-->

27 Mayıs 2010


Merakla beklenen açıklama geldi ve Gaziantepspor'la nişanı atan Bülent Uygun, Bucaspor'un yeni teknik direktörü oldu. Kafadan söyleyeyim, müthiş hamle. Şu an boşta olan teknik direktörler arasından daha iyi bir seçim yapılamazdı. 2. Lig'den Süper Lig'e aralıksız çıkarak göz alıcı bir ivme yakalayan ve bunu sürdürmek isteyen Bucaspor ve kaybettiği tempoyu geri kazanmak isteyen Bülent Uygun. Kesinlikle ideal bir birliktelik.

Zaten işin bu boyutuna kimsenin itirazı yoktur ama gördüğüm kadarıyla habere gelen ilk tepkiler "la ilahe illallah", Laila ve gavur İzmir ekseninden doğuyor. Bir kere şunu bilmek gerekiyor. Buca pek öyle zihinlerdeki İzmir algısını yansıtan bir ilçe değil. Denizden uzak, genellikle orta-alt kesimin ikamet ettiği ve hayat tarzının İzmir'in genelinden ziyade Bülent Uygun'un sevdiği stile yakın olduğu bir bölgedir Buca. Bu sebeple Bülent Uygun ve İzmir birlikteliği nasıl olacak diye çok da hayıflanmamak lazım.

Bir de Buca'ya duyulan sempati ve Uygun'a duyulan antipati konusu var ki en anlamsız bulduğum da bu. Kimse kusura bakmasın ama bu işler sempatiklikle olmuyor. Zaten lig başladıktan bir kaç hafta sonra Bülent Uygun olmasa bile o sempatiden eser kalmazdı. İş başka arkadaşlık başka demişler. Buca çıkıp da Galatasaray'dan, Fenerbahçe'den falan puan aldığı zaman bu takımların taraftarlarının hala "ay ne sevimliler ya, İzmir'in onca takımı arasından çıkıp Süper Lig hasretini bitirdiler" diyeceğini pek zannetmiyorum.

Diyeceğim odur ki, Bucaspor yönetimi son derece aklı selim bir iş yapmıştır. Süper Lig'de kalıcı olmak için ilk adımı attılar. Bana göre gerisini de Bülent Uygun halleder zaten.

24 Mayıs 2010


Bu 14. sezondu. Karşıyaka'nın en son Süper Lig'de olduğu 1995-1996'dan beri geçen 14. sezon. Aradan geçen 14 yılda 3. ligi bile gördü bu gözler. Daha geçen seneye kadar da Süper Lig'in yanına bile yaklaşılamadı. Son iki sezonda ise en azından playoff'a kalıyoruz ama neye yarıyor derseniz, Altay'ın kader arkadaşı olmaktan başka hiçbir şeye.

Geçen yıla göre daha bir umutluydum aslında. Bu sefer öyle diğerlerinden çok üstün bir takım yoktu dörtlünün içinde. Ne var ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Zulümpiyat'taki zulümden de beter futboldan pek tabii gol sesi çıkmadı ve iki İzmirli daha ilk maçtan birbirinin yoluna taş koymuş oldu. Erdoğan Arıca ile Güvenç Kurtar sanki hangimiz daha korkağız yarışına girmişlerdi. Arada birazcık öne çıkan takımın diğerini şamar oğlanına çevirdiğini ikisi de görmezlikten geldi. Son dakikalarda yaptıkları yalandan değişiklikler ise güldürürken düşündüren cinstendi. Ali Sami Yen'den ise tam dört defa gol haberi geldi ve Konyaspor çoğunluğun favorisi Adanaspor'u 3-1'lik skorla geçerek büyük avantaj yakaladı.

İkinci maç ise Konyapsor'la ölüm kalım maçıydı. Beraberliğin bile çok kötü sonuç olacağı maçta mağlubiyet eve dönüş demekti. Şaşırtıcı bir şekilde baskılı başladık maça. Topu sürekli rakip sahada tutmayı başarabiliyor ama bu sefer de tehlikeli alana taşımakta zorlanıyorduk. Neyse böyle devam etsin de bir tane atarız diyordum ki sahneye Fırat Aydınus çıktı. Topun taca çıktığının uzaydan bile görülebildiği pozisyonda verdiği devam kararı ile Konyaspor'un golünün asistini yapıyor ve bizi 15. sene mücadelesine doğru yolluyordu. İlk maçta da Kuddusi Müftüoğlu, Karşıyaka'ya uğurlu geliyor söylemlerinin altında ezilip iki tane penaltı vermediğinde dur bakalım demiştik ama bu kadarı da fazlaydı artık. Hele ki golden sonra itiraz eden futbolculara karşı takındığı tavır tam çıldırmalıktı. Hep 1. Lig'in en büyük dezavantajlarından birisi maçların alt klasman hakemleri tarafından yönetiliyor olmasıdır derdim ama artık kesinlikle 1. Lig maçlarında üst klasman hakemi görmek istemiyorum. Üst klasman hakemleri, bu maçları aşağılık komplekslerini yenmek için bir fırsat olarak görüyorlar. 1. Lig takımlarında oynayan futbolcuları küçük gördüklerinden sahada onları sanki babalarıymış gibi azarlamaya falan çalışıyorlar. Mecburen de kendini ezdirmeyenler sarı kart görüyor, kaderine razı olanlar da sinirlenip performans düşüklüğü yaşıyorlar. TFF ve MHK'nın bu duruma dikkat etmesini tavsiye ederek maça dönelim. Gol henüz 12. dakikada geldiğinden maçı çevirmek için epey süre vardı ama rakip kulübede oturan adamın adı da Ziya Doğan'dı. Sayesinde 78 dakika boyunca şu manzarayı izledik: Karşıyaka, Çanakkale geçilmezi oynayan Konyaspor'un üzerine topu şişiriyor, karambol sonucu topu alan Konyalılar ilerideki tek adam Eser'i buluyor ve Eser'de topu taşıyabildiği kadar taşıyıp Karşıyakalılar'a geri teslim ediyor. Sonrasında ise her şey yeniden başlıyor. Sevgili Erdoğan Arıca da takımı alışmadığı bir sistemde oynatırken bir de Mutlu'dan iç orta saha yaratmaya çalışmak, Erçağ'ı sağ kanada hapsetmek gibi abuklukların peşine düşünce doğal olarak Karşıyaka da öyle çok zengin hücum varyasyonları falan sergileyemedi. Şişirilen toplar hep Konyalılar'ın önüne düştü ve doğal olarak beklenen gol bir türlü gelmedi. Basiretsizin son düdüğüyle beraber de 14'ün 15'e dönüşümü tamamlanmış oldu.

23 Mayıs 2010


Kralın şehrinde kralcılar ve kral çıplakçılar. Ne final ama! Olmadı maalesef ama yine de Madrid'de en iyi yardımcı senaryo ödülünün kesin favorisi bir karşılaşma vardı bu gece. Usta-çırak veya boynuz-kulak, nasıl benzetirseniz benzetin, gecenin adını Jose Mourinho ile Louis Van Gaal'in gecesinden başka türlü adlandırmak, onlardan rol çalmak pek mümkün değil gibiydi.

Bu maçın favorisi yok diyenleri haklı çıkartırcasına dengede başladı maç. 10'da Robben'in sağdan inişini ve 18'deki Sneijder'in serbest vuruşunu yüreklerin ağıza geldiği nadir pozisyonlar olarak not düşerken finallerden futbol adına çok da umutlu olmamak lazım söylemi içses olarak kulaklarımda çınlamaya başlıyordu. Ne var ki Arjantin'in son gözdesi Diego Milito rol çalmaya aday ilk isim olarak sahneye çıktı. 35'te Julio Cesar'ın 70 metrelik pas degaj karışımıyla başlayan fast-break'te Milito, kontrol, pas, ara pasına koşu ve son vuruş meziyetlerinin hepsinden bir tutam sergileyerek İtalyanlar'ı 1-0 öne geçirdi. Golden sonra Inter'in tavrının ne olacağı geri kalan dakikaların nasıl seyredeceği hakkında en önemli ipucu olacaktı. Mourinho bu golle yetinecek miydi yoksa rüzgarı arkasına alan takımına, öldürücü darbeyi vurmadan bırakmayın mı diyecekti? Portekizli tabii ki ikinci seçeneğin büyüsüne kapıldı ve ilk hedefiniz Akdeniz'dir emrini verdi. 43'te ilk golün asistine imza atan Sneijder skoru 2-0'a getirip maçın portresine son rötuşları işleyebilseydi Mourinho da kenarda "coşmamak elde mi böyle bir akşamda" diye avaz avaz bağırmaya başlardı herhalde ama yine de soyunma odasına ince bir tebessümle ulaşabildi.

İkinci yarıya ise iki takım da hop beyler ne yapıyorsunuz, bir sakin olun ya dedirtmek için çıktı sanki. Üst üste sonuçsuz kalan pozisyonlarla başlayan devre, ister istemez yavaş yavaş catenaccio'nun Mourinho soslu servisiyle bezenmeye başlıyordu ki Diego Milito, kimse kusura bakmasın, bu gecenin başrol oyuncusu benim dedi. 70'de çalımlarla ceza sahasına giren Arjantinli klas bir vuruşla köşeyi bulduğunda Mourinho geç de olsa şarkısını söylemeye başlıyordu. Bayern Munich'in bu geceki rakibi başka hangi takım olursa olsun bir umut ışığından söz edilebilirdi ama Mourinho'nun Inter'inin 20 dakikada değil üç, maçı uzatmaya götürecek iki golü bile yiyebileceğini iddia etmek mahallenin delisi olarak anılmaya başlamak demekti. Nitekim kalan dakikalar kaçınılmaz olanın gerçekleşmesini beklemekle geçti ve Inter, Şampiyonlar Ligi'ni iki farklı takımla kazanan üçüncü teknik adam olarak tarihe geçen Mourinho'nun önderliğinde tam 45 yıllık hasrete son vermiş oldu.

 
Meşale Kokusu