-->

19 Ocak 2010



Michael Jordan
Ronaldinho
Roger Federer
Michael Schumacher
Ronnie O'Sullivan
Colin McRae
Valentino Rossi
Maurice Greene
Haile Gebrselassie
Remy Bonjasky
Mike Tyson
Naim Süleymanoğlu
Michael Phelps

18 Ocak 2010



Şu yazıyı ellerim gitmeye gitmeye yazmıştım. 2000'li yılların tartışmasız en iyi ve benim izleyebildiğim en yetenekli futbolcunun daha otuzuna gelmeden emeklilik kıvamına adım adım yaklaştığını düşünüyordum ki işler bir anda tam tersine döndü. Ronaldinho yeniden futbol oynamaya karar verdi.

Ronaldinho ve Milan son üç aylık periyotta inanılmaz bir yükselişe geçti. Son 12 maçta 10 galibiyet aldılar. Dün oynanan Siena maçıyla da resmen geri döndük dediler. Ronaldinho ise yaptığı hattrick ile yüzlerimize kocaman birer tebessüm yerleştirdi.

Milan'ı günahım kadar sevmem ama at kuyruğun hatırına 'Go Milan' demekten kendimi alamıyorum. Yeter ki Ronaldinho şu fotoğrafın çekildiği 19.11.2005'deki unutulmaz Barça - Real maçındaki kadar formda ve mutlu olsun. Yeter ki Messi mi, Cristiano mu diye soranlara, durun bakalım daha Ronaldinho sahneden çekilmedi diyebilelim.


NK Maribor 2-1 Olimpija Ljubljana
9 Aralık 2009

17 Ocak 2010



Bir yayın ihalesini daha rekor bir meblağ ile geride bıraktık. Artık ortaya çıkan rakam azdır, çoktur diye tartışmak anlamsız. Malum her malın fiyatı piyasada belirlenir. Digiturk bana göre fiyat budur dedi ve ödemeye razı oldu. Demek ki ligimizin değeri buymuş.

Yalnız şimdilik göze pek batmayan önemli bir sıkıntı doğdu. Turkcell Süper Lig ile Bank Asya 1. Lig arasındaki uçurum inanılmaz açıldı. İhale sonucunda iki lig arasında oluşan yayın geliri farkı yaklaşık 8 kat. Tahmini rakamlarla önümüzdeki sezon Süper Lig'den düşen bir takım yaklaşık $15m gelir elde edecekken, 1 Lig'in şampiyonu bile $4-5m civarı bir parayla yetinecek.

Tercüme edersek, Süper Lig'e yükselen takımlar sudan çıkmış balığa dönecek ama 1. Lig'e düşenler otomatikman ligin ağabeyleri olacak. Mevcut şartlarda bile borç harç yüzünden düşmeyen takımlar, kadrolarını biraz korudukları anda otomatikman şampiyonluk adayı oluyorken, yeni sezonlarda asansör takım furyasının başlayacağını öngörmek çok da zor değil. Süper Lig'de elde ettiği geliri har vurup harman savurmayan her takımın, düştüğünün hemen ertesi sezon geri gelme ihtimali çok yüksek.

Önümüzdeki yarım sezon ve gelecek sezon 1. Lig ekipleri için çok kritik. Ondan sonra işin içine zengin Süper Lig'ciler girecek ve ezberler bozulacak. Bu yüzden transfer sezonu bitmeden iddialı hamlelerle karşılaşabiliriz. 2. devrede sürpriz takımları şampiyonluk yarışının içinde görürsek şaşırmamak lazım. Ne de olsa kaz gelecek yerden tavuk esirgenmezmiş. Şu an hiçbir yöneticinin üçün beşin hesabını yapacak pozisyonu kalmadı.

Bu arada TRT 1. Lig'in isim hakkını da aldı. Yani önümüzdeki sezondan itibaren Bank Asya isminin yerini TRT veya başka bir şirket alabilir. Gerçi bu kadar yatırım yaptıktan sonra Bank Asya, bırakmak istemeyecektir ama nihayet istikrara kavuşuyor sandığımız 1. Lig'in isim sponsorluğu yeniden el değiştirebilir.

14 Ocak 2010



Eğer Haldun Üstünel balığa çıkmayı seviyorsa, eminim ki favori yöntemi de çaparidir. Tek hedef için olta atmayı sevmiyor. Sudan her seferinde çok sayıda balık çıkartmak istiyor.

Galatasaraylılar'ın günlerdir süren bekleyişine son veren Lucas Neill transferi de tam bir çapari avı. Denizden geri çıkan oltanın her iğnesi dolu çıktı.

Her şeyden önce Galatasaray, en sıkıntılı bölgesi olan defanstaki eksiğini kapattı ama öyle alelade bir şekilde değil. Herkesin içine sinecek bir şekilde. Belki çoğunluğun beklediği Marquez daha tatmin edici olurdu ama Lucas Neill'in da çok altta kalır bir yanı yok.

Rijkaard'ın kafasındaki planları tam olarak uygulayamamasının en önemli sebebi, elindeki defans oyuncularının teknik yetersizliğiydi. Zira oynanmak istenen total futbolun en önemli şartlarından biri defans oyuncularının ayağa, isabetli oynayabilmesi. Futbolu 25 yaşından sonra öğrenen Servet'in ve hala öğrenme aşamasında olan Gökhan Zan'ın defanstan, isabetli top çıkarmasını beklemek de hayalcilikten öteye gidemiyordu. Bu açıdan mevcut Galatasaray defans kadrosunun belki de toplamından daha teknik olan Neill'ın transferini nokta transfer olarak yorumlamak lazım.

Bu transferin çoğu Galatasaraylı için en anlamlı yanı ise Lucas Neill'ın milliyeti. Stay With Us pankartını gönül rahatlığıyla, uzun bir süre kullanmamak üzere katlayıp bir kenara koyabilirler. Avustralya Milli Takımı'nın kaptanının kadroya dahil edilmesiyle Harry Kewell'ın Galatasaray'dan ayrılma ihtimali de ortadan kalkmış oldu. Yani aslında, bir değil iki transfer yapıldı.

Özetlersek, Galatasaray defansındaki arızayı giderirken, aynı zamanda hücumuna da takviye yapmış oldu. Buna ek olarak hem taraftarın sevgilisi, hem de son dönemin en yararlı futbolcusu olan Kewell'ı kadroda tutmuş oldular. Ara transfer döneminde bundan daha iyisi olamazdı herhalde. Yine, yeni, yeniden bravo Haldun Üstünel. Adamsın!

13 Ocak 2010



Swansea City'nin 2005'te kapatılan stadı, Vetch Field.
Kapattın mı böyle kapatacaksın. Ne giriş var, ne çıkış.

Mancini'nin Vieria hamlesine cevap, Arsene Wenger'den geldi. Bir 35'lik de o kaptı. Çoluk çocukla sahaya çıkıyor eleştirilerine bir nevi cevap vermiş oldu ama biraz abarttı sanki.


Sol Campbell geçtiğimiz sezon sonu Portsmouth'tan ayrıldığında adı Ankaragücü'yle de anılmıştı. Daha sonra ise sürpriz bir şekilde Notts County ile anlaştı. Gelişi kadar gidişi de sürpriz oldu. Campbell bu takımla sadece bir maça çıktı ve daha bavullarını boşaltmadan ayrıldı.

Herhalde artık emekli olur diyorduk ama bir ters köşe daha geldi. Campbell, eski takımı Arsenal'de antrenmanlara başlamıştı ki, dün de rezerv takımla bir maça çıktı ve 45 dakika sahada kaldı. Campbell'ın bu maçta gösterdiği performansın Arsene Wenger'i ikna etmeye yettiği ve anlaşmanın sağlandığı söyleniyor.

Hani büyük konuşmayayım diyorum da, ne alaka şimdi bu transfer demeden edemiyorum. Senelerdir genç oynatacağım ben, benim olayım bu diye, nice şampiyonluklar kaçır. Sonra da git sezon ortasında defansını, 6 aydır top oynamayan bir 35'liğe emanet et. O deli divane olduğun gençler topu atar atar geçerler sağından solundan yalnız. Demedi deme.

12 Ocak 2010



Bir süredir, kalp nakli bekleyen gazeteci Çağatay Çağlar için Karşıyaka ve Göztepe arasında bir dostluk maçı ayarlanmaya çalışılıyor. Göztepe yönetimi maça olumlu bakarken, Karşıyaka cephesi kararsız kalmış durumda.

İZVAK'a göre konuya Karşıyaka'nın Onursal Başkan'ı Selçuk Yaşar da müdahil olmuş ve bu maç için ne gerekiyorsa yapılmasını istemiş.

Şahsen böyle bir maça kesinlikle karşıyım. En büyüğü demek çok iddialı ama Türkiye'nin en vahşi derbisi kesinlikle Karşıyaka - Göztepe maçıdır. Türkiye'de dostluk maçı yapacak en son iki takım bu ikilidir. Maçtan sonraki gün gazetelerde, yakışmadı, bu maçta bile rahat duramadılar tarzı manşetleri görür gibiyim.

İki takım çok uzun süredir karşılaşmadığı için bu derbinin ne anlama geldiğini bir çok kişi unuttu ama hatırlamak için hiç de doğru bir zaman değil. Hafta sonu ligler yeniden başlıyor. İki takım da çok kritik bir döneme giriyor. Özellikle transfer yapamayan Karşıyaka, tüm konsantrasyonunu lige vermek zorunda. Bu maçta yaşanacak en ufak bir olumsuzluğun bile telafisi olmaz.

Karşıyaka - Göztepe maçlarını tabii ki ben de çok özledim ama şu an kesinlikle hiç sırası değil.

9 Ocak 2010



Çarşamba günü oynanacak Fenerbahçe - Tokatspor, Ziraat Türkiye Kupası maçına, Avea sponsorluğunda iki adet Türk Telekom tribünü bileti veriyoruz. Bir bilet bugün. Bir bilet yarın. İlk soru akşam 19.00'da.

Fenerbahçe'nin Tokatlı futbolcusu kimdir?

Cevapları, yorum bölümüne bırakabilirsiniz.

İlk bileti kazanan memduh95 oldu. İletişim bilgilerini göndermesini rica ediyoruz.

İkinci soru da aşağıda:

Tokatspor hangi yıl kurulmuştur ve maçlarını oynadığı stadın adı nedir?

İkinci bileti Ozan Yaman kazanmıştır. Bu arada memduh95 hakkını devrettiği için ilk biletin yeni sahibi theselfish olmuştur. İkisinin de iletişim bilgilerini rica ediyoruz.



Afrika Uluslar Kupası daha başlamadan olan oldu. Togo Milli Takımı'nın içinde bulunduğu otobüs silahlı saldırıya uğradı. Saldırı'nın yapıldığı yer Cabinda. Haritanın sol üst tarafında kalan ufak bölge. 350000 civarı nüfusu var. Angola'nın diğer topraklarına kara bağlantısı yok. Kongo ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti topraklarının arasında kalıyor. Angola hakimiyetini kabul etmiyor ve bağımsızlık talep ediyorlar. Bölgede, yılda kişi başı 70000$ civarında petrol üretimi yapılsa da fakirlikten kırılıyorlar. Zira petrolün gelirini uluslararası şirketler, vergisini de 1975'de bölgeyi işgal eden Angola alıyor. Afrika'dan bildik, tanıdık manzaralar...

2006'da direnişçilerle Angola arasında bir anlaşma sağlansa da bazı gruplar, bu anlaşmayı tanımıyor ve eylemlerine devam ediyorlar. Hatta bu saldırıyı üstlenen örgüt de, Afrika Futbol Konfederasyonunu bir çok kez, buranın halen savaş halinde bir bölge olduğu konusunda uyardıklarını açıkladı. Üstüne üstlük devamının da geleceğini belirtmişler.

Şimdi, hem haritaya baktığımızda, hem de olayın arka planını incelediğimizde, ortaya bir acayiplik çıkıyor. Cabinda'da maç oynatmanın akıllı işi olmadığı apaçık ortada. Coğrafi olarak da, siyasi olarak da saçmalık. Şu koca haritada başka yer mi yoktu yani? Belli ki Angola hükümeti, burada savaş mavaş kalmadı, Cabinda benim toprağımdır diyerek, kendini kanıtlama çabasına düşmüş. Gerçekten çok iyi düşünmüşler! Birisi de çıkıp, siz ne yapıyorsunuz dememiş. Aferin!



Galatasaray camiasının içinde senelerdir gündem olan bir konudur lisecilik. Galatasaray Lisesi mezunları, hem kulübün kökenini oluşturmaları, hem de üyelik ücretlerinin diğer kişilere göre çok daha düşük olması sebebiyle kulüp içerisinde zamanla önemli bir ağırlığa erişmişler.

Böylece ortaya hem sayıca fazla, hem de lobi olarak kuvvetli bir grup çıkmış. Doğal olarak, kulüple ilgili bir çok konuda en önemli söz hakkı onların ellerinde. Ancak, en önemli konu tabii ki başkanlık seçimi. Zira liseliler her zaman için kulübü, bir Galatasaray Lisesi mezununun yönetmesini ister.

Bu istek, camianın geri kalanından sıkça tepki çekmiş ve liseliler şovenist bir tutum sergilemekle suçlanmıştır. Burada liseliler doğru yapıyor veya yanlış yapıyor gibi bir iddiada bulunmayacağım ama şahsen onlara hak vermek zorundayım.

Ben de yüzyıldan fazla mazisi ve geleneği olan benzer bir lisenin mezunuyum. Bu tarz liselerin hepsinde durum budur. Gerek okurken, gerek mezun olduktan sonra her konuda, her zaman birbirini savunur ve kollarsın. Üniversite dört yıllık bir zorunlu eğitim halini alır. Çünkü bundan sonra hiçbir üniversitenin, senin lisenin yerini alamayacağına, sana bilgiden başka hiçbir şey veremeyeceğine inanırsın.

Bugün, bir Galatasaray Lisesi mezununun karşısına X lisesinden çıkma, Boğaziçi mezunu, Harvard masterlı birini ve Galatasaray Lisesi'nden sonra öğrenim hayatını kesmiş, üniversite okumamış birini koyun. Çok spesifik konular dışında kendinden olanı seçecektir. Onunla aynı ortamı solumamış olanın, vizyonunun, doluluğun ve sosyal özelliklerinin Galatasaray Lisesi mezunundan daha üst seviyede olacağına ihtimal bile vermez.

Bu yüzden ne olursa olsun, yüz sene de geçse liseliler, her zaman Galatasaray'ı kendilerinden olan birinin yönetmesini isteyecektir. Bu durum hoşunuza gidebilir veya gitmeyebilir ama maalesef değiştirilemez. Her zaman diğerlerine karşı bir önyargıları, acabaları olacaktır. Onlar için Galatasaray Lisesi mezunu olmayan birinin, kulübü kendilerinden daha iyi yönetebilme ihtimali bulunmamaktadır.

6 Ocak 2010



Empati bu topraklarda en nadir rastlanan duygulardan birisi. Hatta bu sebeple de empati yeteneği adını almıştır. Empati kurabilen az sayıda insan yetenekli olarak adledilmiştir.

Şahsen, rakip takım taraftarlarının, birbirlerinin semtlerine, tuttukları takımı belli edecek en ufak bir simgeyle giremedikleri, girmeye çalışsalar öldüresiye dövülecekleri bir ortamda büyüdüm.

Bu yüzden, İstanbul'a taşındığımda ilk kez Kadıköy'de Galatasaray formalı insanlar gördüğümde çok şaşırmıştım. Zaman içinde kanıksadım tabii ki. İstanbul gibi bir yerde bu kadar çok sayıda insanın zaman içinde grift bir yapıya bürünmesi normaldi.

Ancak bu durum, bazı hassasiyetlerin ortadan kalkmasını gerektirmiyor tabii. Örneğin, maç günü Nazlı'nın önünden geçen bir Galatasaray atkılı, Kazan'da maç izlemeye çalışan Fenerbahçeliler ya da Arda'nın tepki gösterdiği Fenerbahçe marşı. Bunlara tepki göstermemek mümkün mü?

Şu olayda Arda'nın nasıl haksız bulunabildiğini gerçekten anlayamıyorum. Kimse kusura bakmasın ama o pozisyonda bu cep telefonu olayına tepki göstermeyenin Galatasaraylı'lığından şüphe ederim. Bahsi geçen yerin Florya olduğunun farkında değiliz galiba. Ne yapacaktı Arda? Kafasını eğip, duymazlıktan mı gelecekti?

Şu adama huzur verin artık. Bırakın da topunu oynasın. Nefes alsa yanlış aldı diyeceksiniz yakında. Ayıptır...

5 Ocak 2010



İlk devre itibariyle 1. Lig'in ilk altı sırasında İzmir'in tam üç takımı var. Üçte üç... Peki bu üçlüden kaçı Süper Lig'e çıkar? Büyük muamma. İzmir'de her sene bu dönemlerde oynanan tiyatro yine kapalı gişe. Devekuşları kafaları gömdü. Sezon sonunda bu üç takımdan yine hiçbiri çıkamazsa, veryansın edecek, ah şu İzmir futbolu diye nutuk atacak, faturayı taraftarlara, futbolculara, teknik direktörlere kesecek olan ikiyüzlüler saklandılar birer köşeye, gıkları çıkmıyor.

Altay, Bucaspor, Karşıyaka... Üçü de ekonomik olarak bitik durumda. Altay ve Karşıyaka'nın transfer yasağı var. Altay borçların ötelenmesi ihtimaline karşın transfer görüşmelerini sürdürüyor ama alacaklıları ikna etmek çok da kolay olacak gibi görünmüyor.

Karşıyaka'da yaprak kımıldamıyor. Yasağı kaldırmak için en ufak bir girişim yok. Her fırsatta şampiyon olunacağını iddia eden yönetimin, kulübün adıyla rant sağlamak ve daire satmaktan başka bir derdi olmadığı iyice su yüzüne çıktı. İnandırıcılığı sıfıra düşen müteahhit Akif Ersezgin ve tayfasına tek inananın Selçuk Yaşar olması da oldukça acı.

Bucaspor ise bence en kendini kaybetmiş durumda olan kulüp. Mehmet Batdal'ı 500.000TL'ye satmaya çalışıyolar. Anlıyorum nakit sıkıntınız büyük ama Mehmet Batdal gibi bir oyuncuyu, bu kadar azmış bir piyasada şu parayı verene yollayacaksınız, bırakın yükselmeyi, bu ligde olmayı bile hak etmiyorsunuz demektir.

Yerine de Kazakistan'dan Zhambyl Kukeyev'i alacaklarmış. Resmi siteden milli golcü olarak lanse etmişler de orta saha oyuncusu olduğunu öğrendiklerinde tepkileri ne olacak çok merak ediyorum.

Tepkim, kulüplere değil aslında; çok bilmiş İzmir kamuoyuna. Rakipler bir bir transferlere başlarken, bir kişi de çıkıp, şu kulüplere sahip çıkalım, yardım edelim, geride kalmasınlar demiyor. Geçen sezon ilk yarıyı 3. bitiren ve yine transfer yapamayan Karşıyaka'nın akıbetini, final maçında bir Erhan Küçük'e teslim oluşunu bu kadar çabuk mu unuttuk?

Bence mevcut kadrolarla üç takımın da ilk iki şansı bulunmuyor. İlk altı bile zor. Altay, orta sahaya ve hatta son sakatlık haberlerinden sonra forvete, Karşıyaka ve Bucaspor da defansa kesinlikle takviye yapmak zorunda.

Eğer bu transferler yapılmaz ve sezon sonunda bu üç takım da 1. Lig'de kalırsa, bir tane İzmirli iş adamı çıkıp da, işte her sene aynı, böyle olmuyor, kökten değişim lazım, birleşme düşünülmeli tarzı şeyler söylerse bu sefer kızılcık sopasıyla kovalarım.

4 Ocak 2010



İşte böyle zamanlarda anlıyoruz üç büyük mü var, beş büyük mü var? Ya da büyük müyük yok da herkes küçük hesapların peşinde mi?

Şu Semih'in çektiğini kimse çekmedi. Tesbihe merakı olsa, memlekette oltu taşı kalmazdı. Kim bilir Saraçoğlu'nda kaç koltuk eskitti; kaç farklı kulübe gördü? Lüle lüle saçları vardı, yedekti. Keli çıktı hala yedek.

Ara sıra içerlendi tabii ama hiç isyan bayrağını çekmedi. Her zaman görev verilmesini bekledi. Hatta gol kralı bile oldu. Peki karşılığında ne kazandı Semih? Onun yürekten Fenerli olduğunu anlatan, Genç Fenerli Semih lakabından başka hiçbir şey.

Ama öküz öldü ortaklık bozuldu. Semih ilk kez, son derece haklı bir şekilde isyan etti ve ona bugüne kadar bu formayı çok görenler, lakabını da çok görmeye başladı. Genç Fenerli Semih oldu hain Semih. Neymiş, Semih para kazandırmadan kulüpten ayrılacakmış.

Yahu bu adam 10 senedir gıkını çıkarmadan, gönülden hizmetini vermedi mi bu külübe? Her türlü haksızlığa rağmen çıkıp gollerini atmadı mı? Acayip acayip adamlara milyonlar saçılırken, onların yarısından da az para alıp, iki katı iş yapmadı mı? Hala ne kazandırsın ki bu külübe?

Hani 20 yaşında oyuncu olur da, daha iki sezon oynamıştır. Aman aman bir katkısı olmamıştır takıma. Bari para kazandırsın dersin. Bazıları farkında değil galiba ama 27 yaşına geldi Semih. Bugün Raul, Real Madrid'den ayrılsa, onun da mı para kazandırması lazım?

Algıda problem var sanırsam. Semih'i hala genç zannetme paranoyasından oluyor bunlar. Daha bu yaşında, para kazandırmadan nereye bakalım değil mi? Bazı insanların bu kadar sık akıl tutulmasına uğramalarına hayret ediyorum.

Diyeceğim odur ki, Semih'in bugüne kadar Fenerbahçe'ye kattıklarını, hizmetini göz ardı edip, hala sırtından para kazanma umuduyla onu hain ilan edenler, gerçek hainlerdir. Gerisi laf-ü güzaftır.

31 Aralık 2009



Hayatımın en yoğun iki haftası geride kaldı. Dün gece tam yedi saat uyudum! İkişer, üçer saatlik uykularla geçen günlerden sonra büyük gelişme. Neyse ki kurtuldum. Özgürüm! Bu aralar yazmak için bol bol vaktim olacak. Kafamda biriken konular var. Umarım hepsini yazabilirim.

Gün itibariyle büyük beklentilerle girdiğimiz 2000'li senelerin ilk onunu deviriyoruz. Milenyum coşkusu daha dün gibi aklımda. Ne dersiniz? Beklediğimizi bulabildik mi yeni binyılda? Bence fena değiliz be. Çok yükleniyoruz kendimize ama hayal kurmayı çok seviyoruz biz. Ondandır sıkça yaşadığımız hayal kırıklıkları. Yoksa iyiyiz iyi. Çok da karamsar olmamak lazım.

Yeni yıl için havuzlu villa, yılan bir araba, 5250000TL para, şan, şöhret gibi spesifik bir dileğim yok. Herkese mutlu ve huzurlu bir yıl diliyorum. Biliyorum en bayat esprilerden biri ama garip bir şekilde hoşuma giden bir klişeyle kapatmak istiyorum blogun 2009 defterini: Seneye görüşürüz!

 
Meşale Kokusu