-->
Basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2011


EuroBasket 2011’de bugün çeyrek finaller başlıyor. Bizim olmadığımız, Üsküplü McCalebb önderliğindeki Makedonya’nın olduğu çeyrek finaller. Ortada bir gariplik olduğu aşikar. Bu garipliğin kimden kaynaklandığı üzerine ise biraz düşünmek gerekiyor. Bizim yaptığımız hataları veya yapamadığımız doğruları, şimdilik yazının ilerleyen bölümlerine öteleyip statü hakkında iki çift laf ederek başlamalı.

Fransa, İspanya, Türkiye, Sırbistan, Litvanya ve Almanya. Açalım... Son şampiyonada tek maç kaybederek 5. olan Fransa, son şampiyon İspanya, dünya ikincisi Türkiye, son finalist ve dünya dördüncüsü Sırbistan, ev sahibi ve dünya üçüncüsü Litvanya ile 2009’da dökülen ama Nowitzki’ye geri kavuşan Almanya. Böyle bir grup, ancak eski şampiyonaların lig usulü oynanan finallerinde görülebilirdi ama bir şekilde 2011’de de çeyrek final öncesinde oluşturmayı başardılar. Hepsi üst sıraları hedefleyen, en azından Olimpiyat hedefi olan takımlar ve her biri en iyi performansını sergilese bile ikisi dışarıda kalacak. Diğer tarafa göz attığımızda ise hasbelkader A veya B gruplarına düşseler belki ikinci tura bile yükselemeyecek performanslar sergileyen Yunanistan ve Slovenya’nın çeyrek finale kaldığını görüyoruz. Makedonya için ise takım olarak belki yürekten başka bir şey sunmadılar ama en azından McCalebb buraları hak etti diyebiliriz. Onun da aslında Makedonyalı olmaması bambaşka bir konu tabii.

Bu bizim dışımızda gelişen bir engeldi. Peki biz, kendi açımızdan nasıl bir süreç yaşadık da Almanya ile birlikte şanssız ikiliden biri haline geldik? ORHUN ENE diye bağıranları duyar gibiyim. Bu yüzden oradan başlayalım. Öncelikle insanların bilmiyormuş ya da unutmuş taklidi yaptığı bir detayı hatırlatmak lazım. Bu takımın Tanjevic’ten sonraki antrenörünün Orhun Ene olacağı 2004 yılından beri belliydi. Orhun hoca, Tanjevic’in yardımcılığına getirildiği gün dendi ki, Tanjevic’in yanında pişecek ve o bıraktığı anda da yerini alacak. Yani eğer Orhun Ene’nin göreve gelmesiyle ilgili bir itirazınız varsa bunu dile getirmek için 7 sene kadar geç kaldınız. O gün, “Harika seçim! Oyunculuk kariyeri malum, insan olarak da şahane, çok başarılı olacaktır” diyip Orhun Ene, 3 Avrupa Şampiyonası ve 2 Dünya Şampiyonası gördükten sonra, “Vay efendim, Banvit’in hocası Milli Takım’ın başına mı geçermiş” derseniz, niyetiniz şüphe uyandırır.

Başarısızlığın sebebi olarak gösterilen bir diğer unsur ise kadro seçimi. Gelin bu sürecin de biraz detayına inelim. Zira Furkan-İzzet-Semih-Doğuş dörtgeninin her bir köşesi hakkında bir şeyler söylemek gerekiyor. Aralarından çekip çıkarması en kolay olan Doğuş’la başlayalım. Bir kere Doğuş’un hiçbir zaman şampiyona kadrosunda düşünülmediğini ve ileriye yatırım olarak, bu süreci yaşaması ve de tabii ki antrenman oyuncusu olması için çağırıldığını artık anlamak gerekiyor. Dört sene boyunca, NCAA’de Texas’ın oynadığı maçları izleyenleri (varsa tabii böyle bir kitle) tenzih ederim ama kim Doğuş’un nesini gördü de kötü performans sergileyen oyun kurucularımıza alternatif olurdu deniliyor anlayamıyorum. Bir kere Doğuş oyunda olduğu anda, direkt olarak 4 oyuncuyla hücum ediyorsunuz. Güvenilir bir sayı katkısı beklemenin imkansız olduğu, şutu Rubio’dan bile kötü bir oyuncu. Penetre eder, ortalığı karıştırırdı derseniz, maalesef o da NCAA’den gelmiş bir oyuncu için Avrupa Şampiyonası’ndaki savunmalara karşı biraz zor. İşin savunma boyutunda ise iyi bir adam adama savunmacısı olmasına rağmen, alan savunmasında nasıl aksadığını da hazırlık maçlarında çokça gördük. Kısacası Doğuş, ileride bu formayı giyme şansı olan bir oyuncu ama üzgünüm, henüz değil.

Gelelim Furkan’ın dışarıda kaldığı, İzzet’in Litvanya’ya gittiği sürece. Öncelikle bütün bu karışıklığın Semih’in başının altından çıktığını bilmek gerekiyor. Kampa ilk katıldığı günden beri sergilediği, sanki Boston Celtics formasını emekliye ayırmış tavırları, antrenmanlardaki isteksiz halleri, sadece teknik heyetin değil, oyuncuların da dikkatinden kaçmadı. Bu da Semih, son dakikada ben yararlı olamayacağım dediğinde itiraz edilmemesine ve mazeretinin memnuniyetle kabul edilmesine yol açtı. Yoksa hafif sakatlıkmış falan dinlenmez, Semih mutlaka şampiyonaya götürülürdü. Bunun üzerine bir hafta önce takımdan çıkarılan Furkan yerine, son haftayı takımla beraber geçiren, son rötuşlarda orada olan İzzet’i tercih etmek gayet mantıklı ama dahası da var. En önemlisi İzzet, hazırlık sürecini Furkan’dan çok daha iyi geçirdi. Kendisinden biten setleri büyük bir yüzdeyle oynadı ve potaya bakmaktan çekinmeyeceğini gösterdi. Aksine Furkan ise direkt olarak kendisi üzerinden oynanacak oyunlarda bomboş kaldığında bile, kenardan “At Furkan, at!” diye bağırılmasına rağmen pasa baktı. Yani, “Ben sizin için ribaunt alırım, pota altında belirli bir etki yaratırım ama fazlasını beklemeyin” mesajı verdi. Bu durumda, 21 yaşında, 2,10 metre boyunda, topu yere vurabilen, bir de üstüne üçlük atabilen İzzet’i bu şampiyonada oynamayacak bile olsa, ilerisi için tecrübe kazanması adına Litvanya’ya götürmek kesinlikle bir hata olarak görülemez. Şu an hala kilo alması ve fiziğini geliştirmesi gerektiği için tam potansiyelini sergileyemese bile, bu saydığım özelliklerin bir araya çok nadiren geldiği malum. Ayrıca İzzet yüzünden rotasyon 11 kişiye indi diyenlerin de şampiyonadaki diğer takımların 11. ve 12. oyuncularına ne kadar süre verdiklerine bir bakmalarını tavsiye ederim. Bunu genel olarak tüm basketbol maçları için de yapabilirler.

Tabii şampiyona öncesinde başlayan anti Orhun Ene kampanyası ve eleştirilen oyuncu tercihleri, takıma ister istemez etki etti. Takımın daimi oyuncularından Hidayet, Ömer Onan, Ömer Aşık, Ersan, Sinan gibi isimlerin ya formsuz geçirdikleri ya da sakatlıklar yaşadıkları bir sezondan çıkmış olmalarının etkisiyle, kafalarında soru işaretleriyle başladıkları sürecin sonunda, kamuoyu da o soru işaretlerinin puntosunu büyütmek için elinden geleni yaptı. Böylece çok kırılgan bir halde Litvanya’ya gitmiş olduk. Bunun ilk yansımasını da daha Litvanya’ya iner inmez Panevezys Pazarı’nda minareye kılıf aranmaya başlanmasıyla gördük. Antrenman saatlerinden memnuniyetsizlik ve aşçı krizi, normalde bu takımın dert edeceği şeyler olmazdı. Çıkar ve oyunumuzu oynardık ama yaratılan başarısızlık kapıda atmosferi, havadan nem kapılmasına neden oldu.

Peki, bu şartlar altında başlanan şampiyonada nasıl bir performans sergiledik. Gelin 8 maç oynadığımızı ve bunlarda skor tutulmadığını düşünelim. Oynanan oyuna konsantre olduğumuzda gördüğümüz tablo, bize daha net bir fikir verecektir. Göze ilk çarpan detay, hücumda yokları oynadık. Büyük bir bölümünü perdeler üzerine kurduğumuz hücum düzenleri, rakipler tarafından çözüldü ve ikincil, üçüncül planlarımızın tüm maç uygulanabilecek derinlikte olmadığı ya da oyuncularımızın gerek fiziksel gerek mental anlamda bu geçişi yapamayacak durumda oldukları görüldü. Savunmada ise tam tersi bir tablo gördük. Her takımı, her oyuncuyu savunabilecek silahlarımızın olduğunu, Sırbistan maçının son anlarında olduğu gibi şok savunmalar yapabildiğimizi, şampiyonanın en uzun ikinci takımı olma avantajımızın farkında ve bunu savunmada avantaja çevirebileceğimizin bilincinde olduğumuzu çeşitli maçlarda gösterdik. Geçen seneyle bu seneyi yan yana koyduğumuzda, bu anlamda belirli bir yere geldiğimizi ve pek geriye gitmeye niyetimiz olmadığı açık. Özetlersek, takım halinde vasat hücum, iyi savunma ve madalya adayı 5 takıma karşı kafaya kafaya bir oyun.

İyi, kötü, çirkin; bir şekilde bu şampiyonayı geride bırakıp önümüze bakmak ve bunu yaptığımızda ne gördüğümüz hakkında konuşmamız gerekiyor artık. Yakın gelecekte bizi bekleyen en majör değişim, Hidayet, Kerem Tunçeri ve Ömer Onan üçlüsünün artık bu takımda yer almayacak olması. Yani kısa rotasyonumuzda yedekte ne var ona bakmalıyız. Kerem’in arkasından gelen seçenekler Ender, Engin ve Doğuş; daha geniş perspektifte ise Erbil, Şafak ve Fırat. Maalesef bunlar içinden ilk beş oyun kurucumuz olabilecek tek isim, basketbola ne zaman döneceği belli olmayan Engin Atsür. Ömer Onan’ın boşluğu için de iyimser şeyler söylemek mevcut şartlarda pek mümkün gözükmüyor. Eldekiler malum, aşağıdan dikkat çeken isimler ise Göksenin, Maxim ve bir alt jenerasyonda da Tayfun. Anayasa değişikliği mi yaparız nasıl çözeriz bilmiyorum ama Sinan’ın acilen süre alacağı bir takıma transfer olmasını sağlamalıyız gibi görünüyor. Kafamızın en rahat olduğu değişim süreci ise Hidayet’te yaşanacak. Neyse ki Emir, şampiyonadaki performansıyla yüreklere su serpti ve bu pozisyon bende mesajını verdi.

Görüldüğü gibi yakın gelecekte bizi kritik bir süreç bekliyor. Elimizdeki jenerasyon uzun uğraşlar sonucunda belirli bir noktaya geldi ve bize bir dünya ikinciliği armağan etti. Ancak artık emeklilik zamanları yaklaşıyor. Şimdi yeniden bir yapılanma içine gireceğiz. Bu süreçte ise anahtar kelime, koca sözlükte Türk halkının en sevmediği kelime olan “sabır” olacak. Tanjevic’e altı yıl sabredildiğini unutmadan, Orhun Ene’ye hak ettiği şansı vermemiz ve kendi kadrosunu oluşturmasına imkan vermemiz lazım. Yukarıda saydığım ve çok da umut bağlayamayacağımızı söylediğim isimleri en iyi tanıyanlardan biri olarak, onları beklentilerin üstüne taşıyabilecek kişi Orhun Ene’dir. Hemen bir sonraki şampiyonada altına koşamayacağımızın bilincinde olarak, Orhun Ene’yi desteklemeli ve daha geniş bir zamanda, kafasındakileri yapabilmesine imkan tanımalıyız. Tabii ki üstünden Tanjevic’in gölgesini de çekerek...

3 Eylül 2011


EuroBasket 2011 öncesi 3 takım favori olarak niteleniyordu: Gasol Biraderler'in İspanya'sı, Parker önderliğindeki Fransa ve son Dünya üçüncüsü, ev sahibi Litvanya. Dünya ikincisi Türkiye'den ise kendimiz bile pek bahsetmedik. Ne var ki şampiyona başladığı gibi, "Biz de varız!" mesajını esaslı bir şekilde verdik. Bu gece ise tökezledik ama yıkılmaya hiç niyetimiz olmadığını da gösterdik.

Litvanya'ya karşı maçın büyük bölümünü istediğimiz tempoyla ve önde götürüp nüanslarla maçı kaybettik. O olsaydı, şu olmasaydı diyebileceğimiz birçok pozisyon var. Ancak şimdi bunları geride bırakıp bu maçı artılarıyla eksilerini tartarak yola devam etme zamanı.

Artı hanesine yazabileceğimiz en önemli unsur, çok kötü geçen bir hazırlık döneminin ardından Ersan'ın nihayet aramıza dönmesi. Bu maçla beraber stabil bir oyuncudan mobilize bir güce dönüşmesi, bu uzun maratonda bizi hayli umutlandıracak bir gelişme. Emir, Ender ve savunmada Cenk olmak üzere, kenardan gelen oyuncularımızın yine önemli katkılar vermesi de yine güzel bir detay. Ömer Aşık'ın her geçen gün artan özgüveni ise artıların en büyüklerinden.

Bu noktada, özellikle ilk bölümde Ömer'i yeterli ölçüde kullanmadığımızı belirterek eksilere geçelim. İhsan Bayülken'in de maç içinde sıkça dile getirdiği gibi periyot sonu konsantrasyonumuz hiç bize yakışacak seviyede değildi. Göze batan maç sonları oluyor ama diğer 3 periyotu da sağlam bitirmek, önlem alınması gereken önemli bir detay. Beni en çok rahatsız eden ise potaya bakmaktaki çekingen tavrımız. Başta Hidayet olmak üzere güvendiğimiz ellerin de kendilerine güvenmeleri gerekiyor. Her pozisyonda feyk atıp daha iyi bir pozisyon arayışı, çoğu zaman dimyat-pirinç-bulgur ekseninde bir sonuç ortaya çıkartıyor. Bunlara ek olarak, savunma prensiplerimize de daha sadık kalmamız gerektiğini düşünüyorum. Perdelerin bir pozisyonda altından, diğerinde üstünden geçmek, Ömer Aşık'ın show-up'a bazen çıkması gibi ayrıntılar tüm savunmayı aksatıyor.

Neyse ki takımımızın bir günlük arada bunları konuşmak için bolca vakti olacak. Sonrasında da en zorlu maçın ardından bize bir gün boşluk veren fikstürün bir başka kıyağı daha olacak ve Polonya'yla ilk iki günkülere benzer, antrenman havasında bir maç oynayacağız. Grubun son maçında da bir gün önce Litvanya'nın yıpratacağı İspanya rakibimiz olacak. Plan belli, senaryo şahane. Bu gruptan nazar boncuğu bir mağlubiyetle çıkma olasılığımız kesinlikle çok yüksek.

2 Eylül 2011



Dün 12 Dev Adam’ın Büyük Britanya’ya karşı oynadığı maç esnasında İhsan Bayülken’in adını andığı bir oyuncu mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Bayülken, Kerem Tunçeri’nin yerini alabilecek bir oyun kurucu aşağıdan gelmiyor sanki, diyen Murat Murathanoğlu’na Kenan Sipahi’yi hatırlatarak nokta atışı yaptı. Gerçekten de 1995 doğumlu 1,94 metrelik Kenan Sipahi, A Milli Takım’ın dümenine geçmek için gün sayıyor.

Öncelikle, tanımayanlar için Kenan hakkında biraz bilgi vermek gerekiyor. Kenan bir Kosova Türk’ü. Uludağ Üniversitesi’nde okuyan abisini ziyaret etmek için geldiği Bursa’da keşfediliyor ve hemen Tofaş altyapısına alınıyor. Nihat İziç, Mustafa Derin ve Erhan Toker gibi hem milli takımlarda hem de Tofaş’ta görev yapan isimler vasıtasıyla milli takıma yataya geçişi de fazla uzun sürmüyor tabii ki. Henüz 16 yaşında olmasına rağmen, geçtiğimiz sezon Tofaş’ın A takım kadrosunda da 5 maçta süre alan Kenan’ın esas tecrübe kazandığı yer de milli takımlar oluyor zaten. Genç yıldız, bugüne kadar oynadığı 3 Avrupa Şampiyonası’nda 2 bronz madalya kazandı. Bu yıl 2 yaş büyüklerine karşı mücadele ettiği Gençler Avrupa Şampiyonası’nda 9,2 sayı, 2,7 asist ve 2,6 ribaund ortalamaları ile Avrupa üçüncüsü olan takımın kilit parçalarından biri oldu ve kendisine duyulan güvenin hiç de haksız olmadığını bir kez daha gösterdi. Kenan’ın bu yaz elde ettiği bir diğer başarı da Türkiye şampiyonluğuna taşıdığı Ali Karasu Lisesi ile Dünya üçüncülüğü yaşamak oldu.

Kenan’ı ilk kez geçtiğimiz sezonun başında Banvit-TÜBAD Turnuvası’nda Tofaş formasıyla izlemiştim. Orada aldığı kısıtlı süre içinde, doğal olarak A takım oyuncularına karşı fiziksel olarak ezilmiş ve yetenekleri konusunda fikir sahibi olmak için biraz daha beklemem gerekmişti. Onu ikinci kez canlı izleme fırsatını ise Gaziantep’te düzenlenen Uluslararası Türk Telekom Turnuvası’nda elde ettim ve tam anlamıyla ağzım açık kaldı. Bir kere, 14 yaşından beri milli formayı giyiyor olmasının yaşıtlarına karşı ona nasıl artılar kazandırdığını sahadaki duruşundan bile anlayabiliyorsunuz. Adeta bir özgüven patlaması yaşıyor ve bunu rakip oyunculardan hakemlere karşı herkese yansıtıyor. Onu savunan ve ne kadar fazla sayıda silahı olduğunu bilen rakiplerinin gözlerindeki tedirginlik gerçekten görülmeye değer.

Peki nedir bu silahlar? En başta boyu ve uzun kolları, Kenan’ı hem hücumda hem de savunmada bir adım öne çıkartıyor. İkinci en önemli artısı ise muazzam oyun zekası. Rakibin savunmadaki dizilimine göre ufak setler üretecek kadar bilgisini ve içgüdülerini geliştirmiş durumda. Dış atışları henüz yeterli seviyede olmasa da cesur penetreleri ve orta mesafe isabetleriyle şu an için bu açığını kapatabiliyor. Arkadaşlarını beslemedeki ustalığını ise anlatmaya bile gerek yok. Ancak ribauntlara yaptığı düzenli katkının altını çizmeden de olmaz.

Abartmıyorsun değil mi, diyecekler için bu noktada bir bilgi daha vermek gerekebilir. Böylesi bir yetenek tabii ki Avrupalı takımların da dikkatini çekiyor ve Barcelona, henüz Ricky Rubio takımdan ayrılmadan önce Kenan için tam 1 milyon dolarlık bir teklif yapıyor. Bu teklif doğal olarak reddedilse de Barcelona’nın ısrarı henüz dinmiş değil. “Peki, Kenan’ı transfer etmeyelim ama gelsin bizimle bir turnuvada oynasın, birkaç antrenman yapıp buradaki havayı solusun” şeklinde yaklaşımlarla transferin yolunu yapma çalışmalarına devam ediyorlar.

Anlayacağınız Avrupa’dan da tescilli, basamakları zıplaya zıplaya çıkan bir yıldız adayımız var. Bir süre önce Yıldız Milli Takım Başantrenörümüz Taner Günay, “Artık Kenan’ın bu takıma vereceği bir şey kalmadı” diyerek onu Genç Milli Takım’a yönlendirmişti. Çok da uzun olmayacağını düşündüğüm bir sürenin ardından ise bu kez Genç Milli Takımımızın teknik patronu Erhan Toker, benzer bir şekilde onu Ümit Milli Takım’a yollayacak ve bir basamak daha geçilmiş olacaktır. Hatta bir bakmışsınız Kenan, Ümit Milli Takım’ı da pas geçmiş ve direkt 12 Dev Adam’ın bir parçası olmuş.

31 Ağustos 2011


Birkaç gündür twitter'da paylaştığım EuroBasket tarihinden notları burada derledim. Kaynak göstermeden kullanan büyük ifşaya maruz kalır şimdiden belirteyim.

Pranas Lubinas, 1939'un şampiyonu Litvanya'nın
hem oyuncusu hem de koçuydu.
* 1935'teki ilk şampiyona, ilk kez 1936'da Olimpiyat takvimine alınan basketbol için bir test etkinliğiydi.

* 1935'te düzenlenen ilk EuroBasket'in final maçı sonucu: Letonya:24 - İspanya: 18

* 1937'de Letonya'nın ev sahibi olduğu 2. şampiyona, basketbol salonuna dönüştürülen eski bir fabrikada oynanmıştı.

* 1939'daki şampiyona tek devreli lig usulüyle oynandı ve ev sahibi Litvanya namağlup şampiyon oldu.

* 2. Dünya Savaşı yüzünden ara verilen şampiyonayı 1946'da Çekoslavakya, İtalya'yı 34-32 yenerek kazandı.

* Tarihte en çok şampiyonluğa sahip olan Sovyetler Birliği, 1947'de ilk kez katıldığı şampiyonayı namağlup kazandı.

* Şampiyona bir yıllık arayla oynanan 1946 ve 1947'den beri kesintisiz olarak 2 yılda bir düzenleniyor.

* Tarihte Avrupa dışından tek şampiyon, 1949'un ev sahibi Mısır oldu. Ulaşım zorluğu yüzünden sadece 7 ülkenin katıldığı 1949, Türkiye'nin yer aldığı ilk şampiyona oldu.

* Fransa 1951, 50'li yıllarda kapalı bir alanda (Vel d’Hiver velodromu) oynanan tek şampiyonaydı.

* 1953'teki şampiyonada Mısır ve Lübnan, İsrail'e karşı olan maçlara çıkmayı reddettiler.

* Sovyetler Birliği'nin 50'li yıllarda kaybettiği yalnızca 2 maçın 2'si de 1955'teki şampiyonada oynandı.

* Bulgaristan 1957'nin Vasil Levski Ulusal Stadı'nda oynanan final maçını tam 48000 kişi izledi.

EuroBasket 1959, Mithatpaşa Stadı'nda oynanmıştı.
* Mithatpaşa Stadı'nda oynanan EuroBasket 1959, açık alanda düzenlenen son şampiyona oldu. FIBA, bu tarihten sonra oynanan şampiyonaların kapalı alanlarda düzenlenmesine dair bir kural koydu. Türkiye, ev sahibi olduğu 1959'u 12. basamakta tamamladı.

* 19 takımla düzenlenen Yugoslavya 1961, dileyen her takımın katıldığı son şampiyona oldu. 1963'ten ititbaren eleme sisteminin uygulanacağı açıklandı.

* 1963 yılından itibaren verilmeye başlanan En Değerli Oyuncu ödülünün ilk sahibi, İspanya'dan Emiliano Rodriguez oldu.

* 1965'te maçlar ilk kez birden fazla şehirde (Moskova ve Tiflis) oynandı.

* Finlandiya 1967, Avrupa çapında televizyondan yayınlanan ilk şampiyona oldu.

* Sovyetler Birliği'nin 59 maçlık galibiyet serisi, 1969 İtalya'da son bulsa da Sovyetler, üst üste 7. kez şampiyon oldu.

* 1971'in En Değerli Oyuncu'su Kresimir Cosic, hala tarihte bu ödülü birden fazla kez kazanan tek isim.

1973 madalya töreni
* 1973 ve 1975'in final maçlarını Avrupa dışından hakem ikilileri yönetti.

* 1977 finali, Yugoslavya'nın Sovyetler Birliği'ni Avrupa Şampiyonaları'nda yenebildiği son maç oldu.

* İsrail'in Yugoslavya'yı da 77-76 yendikleri 1979'daki gümüş madalya macerası, tarihin en büyük sürprizi olarak gösteriliyor.

* 1983 finalinde İspanya'yı 105-96 yenen İtalya, Batı Avrupa'nın çıkardığı ilk şampiyon oldu.

* 1955'ten sonra ilk kez, 1983'teki şampiyonada ne Sovyetler Birliği ne de Yugoslavya finale çıkabildi.

* 1985, üç sayılık atışın ilk kullanıldığı EuroBasket oldu.

1987 şampiyonluğunun ardından Nikos Galis omuzlarda.
* 1987'de 37,6 sayı ortalamayla Yunanistan'ı şampiyon yapan Nikos Galis, kırılması güç bir rekoru elinde bulunduruyor.

* 1989'daki şampiyonadan önce Drazen Petrovic, Yugoslavya'yı ancak yine Yugoslavya'nın yenebileceğini iddia etti. Oynadıkları karşılaşmaları ortalama 22,2 sayı farkla kazandıktan sonra, ne kadar da haklı olduğunu kanıtlamış oldu.

* 1991'de Yugoslavya forması giyen Sloven asıllı Jure Zdovc, Slovenya'nın şampiyona devam ederken bağımsızlığını ilan etmesiyle ülkesine geri çağırıldı. Zdovc, sadece iki maç oynadıktan sonra şampiyonayı yarım bırakmak zorunda kaldı.

* 1993'ün altın madalya sahibi Almanya, ev sahibi olarak şampiyonayı kazanan son ülke konumunda.

* 1995 finalinde hakem kararları yüzünden maçı bırakmak isteyen Litvanyalılar'ı devam etmek için Yugoslavyalı oyuncular ikna etti.

* Yunanistan, 1997'de üst üste 3. kez yarı finale çıkıp 3. şampiyonadan da madalyasız ayrıldı.

* İtalya, 1999'da Bogdan Tanjevic önderliğinde tarihinin 2. şampiyonluğuna ulaştı.

Türkiye, finali kutluyor.
* 2001'de Türkiye 2. kez şampiyonaya ev sahipliği yaptı ve gümüş madalya kazanarak tarihte ilk kez dünya şampiyonası vizesi aldı.

* Eski Sovyet ülkelerinden altın madalya kazanan ilk takım, 2003'te Litvanya oldu.

* Theo Papaloukas 2005'te takımının ilk beşinde yer almamasına rağmen turnuvanın en iyi beşine seçildi.

* 2007'de Rusya'yı şampiyonluğa taşıyan David Blatt, tarihte EuroBasket kazanan ikinci Amerikalı koç oldu.

* 2009'da Türkiye'nin gruplarda yendiği iki takım, Sırbistan ve İspanya final oynarken, Türkiye 8. oldu.

Son şampiyon İspanya.

23 Ağustos 2011



Hoopshype’a verdiği röportajla geçtiğimiz sezonu değerlendiren LeBron James, MVP ödülünü kazanamadığını değil, ödülün kendisine verilmediğini ima etmiş. Olaya, “sınavdan çakmadım, öğretmen bıraktı” edasıyla yaklaşan James, The Desicion sonrası oluşan hava sebebiyle, ağzıyla kuş tutsa da kazanamayacağını ifade etmiş.

Hatırlarsak MVP ödülü, Michael Jordan’dan sonra ilk kez ligi lider bitiren Chicago Bulls’tan Derrick Rose’a gitmişti. Rose ve James arasında istatistiki olarak büyük farklar yoktu ancak takımını ligin tepesine adeta tek başına taşıyan Rose’un ödülü alamaması pek de olacak iş değildi. Rose olmasa tabii ki LeBron ipi göğüsleyen isim olurdu ama ortada, “yok efendim bana haksızlık ettiler, vay bizi hep böyle eziyorlar” şeklinde bir mağduriyet olmadığı gayet açık.

Şahsen LeBron James’i seven ve onun dominant oyunundan keyif alan azınlığa mensup olsam da parkenin dışına çıktığı anda IQ’suyla ilgili problemler baş göstermeye başlayan James’in böylesi açıklamalarına muhtelif yerlerimle gülmekten de kendimi alamıyorum.

Röportajın diğer bölümlerinde ise genellikle, ne şiş yansın ne kebap tarzı bir hava. Örneğin Dream Team ile Redeem Team’i karşılaştırması istenen James, “Onlar, bizden daha uzun ve kalıplıydı, biz ise daha hızlıydık” diyerek daha iyi-daha kötü topunu girmekten itinayla kaçınmış.

Miami Heat tercihinde, Dwyane Wade ve Chris Bosh ile daha önce Olimpiyat takımında birlikte oynamış olmasının bir nebze etkili olduğunu da ifade eden James, diğer birçok NBA yıldızının yaptığı gibi, takımın verdiği kararlarda etkili olmayı isteyip istemediği yönündeki bir soruyu ise, “Pat Riley ne yapıyorsa bizim iyiliğimiz için yapar zaten” sözleriyle Riley’nin işine karışacak kadar delirmedim minvalinde bertaraf ediyor.

LeBron James ayrıca lokavtın biteceğine ve önümüzdeki sezon NBA’in kaldığı yerden devam edeceğine dair inancını da yine ortaya koymuş.

14 Haziran 2010


Sadece iki buçuk ay kaldı. Vuvuzela Kupası yüzünden gündemdeki sırasını kaybetmiş olsa da Türkiye'nin bugüne kadar düzenlediği en büyük spor organizasyonun başlangıcı giderek yaklaşıyor. Peki en son şampiyona günlüğünü yazdığım iki ay öncesinden beri neler oldu? Kısa kısa değinelim...

Bu süreçte yaşanan en önemli gelişmeler tabii ki kadrolarla ilgili olanlar. Sonuçta organizasyon ne kadar kusursuz olursa olsun bundan on sene sonra akıllarda sadece oynanan basketbolun kalitesi veya kalitesizliği kalacak. Bunu belirleyecek birinci faktör de tabii ki şampiyonaya katılacak oyuncular. Maalesef bu hususta sürekli yara almaktayız. Üst üste gelmiyorum açıklamaları yapılıyor. Her ne kadar halen gelecek olan oyuncular da birbirlerinden kaliteli isimler olsa da büyükbaşlardan çok kayıp yaşanması tabloyu karamsarlaştırıyor. Bizim kadroda ise sürpriz yok. Ümit Milli Takım'dan Furkan da kadroya dahil olunca üç aşağı beş yukarı herkesin beklediği isimler bir araya gelmiş olacak. Yabancı oyuncu kontenjanı ise bir sürpriz olmazsa Emir Preldzic ile kullanılacak. Bence son derece yerinde bir seçim.

Can sıkıcı diğer bir konu ise referandum. Şampiyonanın son günü referandumla çakışıyor ve 5-6 maçının seçim yasaklarının yürürlükte olduğu saatlere denk gelmesi söz konusu. Ne YSK ne de FIBA tarih değişikliğine yanaşmadığından yasaklardan muaf olma çözümü üzerinde görüşülüyor. Sorunun bu şekilde çözülmesi bekleniyor.

Bir diğer önemli konu ise tabii ki biletler. Üç gün önce son dönem bilet satışları başladı ve tahmin edildiği gibi çok yoğun taleple karşılaşıldı. Şu an çok sınırlı sayıda bilet kaldı ve onlar da sahaya uzak olan ve mecburiyetten alınacak olanlar. Talep gerçekten inanılmaz ve karşılanması imkansız seviyede. Şu an sponsorlar ve katılımcı federasyonlar dahil hiçbir kişi veya kuruluş istediği sayıda bileti elde edemiyor. Mevcut durumda maçların neredeyse hepsinin dolu tribünler önünde oynanacağını söyleyebiliriz. Şampiyonanın selameti açısından çok önemli bir gelişme.

Bu arada promosyon faaliyetleri kapsamında hazırlanan şampiyona oyunları da açıldı. Bracket, Eşleştir, Süper Koz ve Eş Bayrak isimli oyunları oynayarak çeşitli ödüller kazanma şansına sahipsiniz. Özellikle Bracket'ın birincilik ödülü olan Karayipler, Hong Kong veya Antalya'da çift kişilik tatil çok cazip.

Şampiyona yaklaştıkça sosyal medya da aktif olarak kullanılmaya başlandı. Resmi Facebook ve Twitter sayfalarını takip ederek son gelişmelerin hepsinden haberdar olmak ve çeşitli hediyeler kazanmak mümkün.

Başta salonlar olmak üzere genel olarak hazırlıklar sorunsuz gidiyor. Büyük soru işareti olan Kayseri ve Ankara'da bile tahmin edilenden daha iyi bir durumdayız. Biraz iddialı olacak ama istense, yetişmeyecek denen şampiyonanın ilk hava atışı 28 Ağustos'tan önce bile yapılabilir. Aslında referandum düşünüldüğünde keşke böyle bir şey mümkün olsa bile diyor insan.

10 Mayıs 2010


Hafta sonu TB2L Final Grubu maçlarını izlemek için Sinan Erdem Spor Salonu'ndaydım. Maçların Beko Basketbol Ligi'ne yükselecek takımları belirlemek kadar Dünya Şampiyonası için de önemi vardı. Zira şampiyonanın kalbinin atacağı salon olan Sinan Erdem test edilecekti. Bu yüzden ilk olarak salondan bahsetmek gerekir sanırım.

İçini ilk defa gördüğüm Sinan Erdem Spor Salonu beklediğimden çok daha güzel çıktı. Biz genelde böyle dev yapıları beton yığınına çeviririz ama bu sefer çok şık bir işe imza atılmış. Özellikle orta kattaki localar bambaşka bir hava katmış. Tabii ki bazı eksiklikler var ama genellikle ince iş. Yalnız bir tane çok büyük eksik var. O da tavan skorbordu. Maalesef tavan Abdi İpekçi'dekine benzer bir skorbordu taşıyamıyormuş. Bu yüzden böylesi bir salonda dam üstünde saksağan gibi duran klasik skorbordlarla idare edilecek. Bunun haricinde genel olarak beklediğimize değmiş. Özellikle ulaşım açışından, sapa Abdi İpekçi'ye göre çok rahatlayacağız. Sadece bu bile, bu salonu sevmek için yeterli bir sebep. İlerleyen günlerde burada uluslararası bir özel turnuva da düzenlenecek. O zaman salonun iyi veya kötü yanlarını daha iyi anlayacağız.

Gelelim maçlara. İlk maç, Yozgat ayağının sonucunda büyük avantaj kaybeden iki ekip, Hacettepe Üniversitesi ve Torku Selçuk Üniversitesi arasındaydı. İstanbul'a 3'te 0'la gelen Selçuk için ölüm kalım mücadelesi olduğundan daha stresli olan taraf onlardı. Hacettepe de ilk dakikalarda biraz tutuk görünse de yavaş yavaş oyunun kontrolünü aldılar. Selçuk anlamsız bir şekilde şuta yönelik hücumlar oynadıkça da maç otomatikman Hacettepe'ye geldi. Selçuk'un 33 tane 2 sayılık atış denerken 30 tane 3 sayılık denediğini söylersem ne kadar dengesiz bir hücum organizasyonu sergiledikleri gözünüzün önünde canlanır sanırım.

Bu maçın ardından Trabzonspor - Olin Gençlik mücadelesi vardı. Hafta sonunun kaderini çizecek maç buydu ve önemine yakışır bir şekilde zevkli, mücadeleli ama garip bir maç oldu. Toplam 93 sayı oldu ve yalnızca bir oyuncu çift haneli skor üretebildi. Trabzonspor seyircinin de gazıyla maça 7-0'lık seriyle başladı. Ancak futbola haddinden fazla aşina ama basketbola da bir o kadar uzak olan Trabzon seyircisi takıma desteğin değil kendi şovunun peşine düşünce işler değişti. Olinliler'in açtığı Ultraslan pankartının üstüne bir anda ortalık karıştı. Tabii ki bu tamamen provokasyon amaçlı bir hareketti ama böyle her tahrike kapılırlarsa TBL'de çok ceza yerler. Basketbol kendi özel seyircisini yaratan bir spordur. Umarım bu Trabzon'da da gerçekleşir de böyle manzaraları çok sık görmeyiz. Bu kargaşa sırasında Olin 8-1'lik seri yakalayarak durumu eşitledi.

Trabzon 11-8 önde başladığı 2. çeyrekte ilk basketi 6:17'kala bulabilse de bir anda açılıp farkı 11'e çıkardı. Bunun üzerine mola alan Olin, alan savunmasından vazgeçince yeniden direnç kazandılar ve oyun dengelendi. Ne var ki adeta periyot skoruyla (26-18) biten devrenin ardından, geri kalan bölüm Olin için çok zor geçecekti. Çünkü en çok direnç gösteren oyuncularından biri olan 35'lik Engin Algın devrenin bitişine 24 saniye kala 3. faulünü yaptı. Devre boyunca genel manzara penetreyi zorlayarak bol bol faul kazanan ama bunları sayıya çeviremeyen bir Trabzon ve oyunda kalabildiği sürece topu Engin'e indirmeye çalışan ama o kenara geldiğinde şuta abanan Olin'den ibaretti.

3. çeyrekte ise roller değişti. Trabzon 3 dakikada faul hakkını doldururken Olin'in henüz faulü yoktu. Trabzon'a sadece 6 sayı şansı verdikleri bütün bir çeyrek boyunca iyi savunmayla farkı 3'e kadar indirdiler ve maça yeniden ortak oldular. Bunun moraliyle başladıkları son çeyrekte de 7.14 kala ilk kez öne geçtiler (35-36) ama geçmez olaydık demişlerdir sanırım. Maç boyunca pek ortalıkta gözükmeyen, zaten sadece 10 dakika oynayan Melih Kabakçı'nın üst üste 3 üçlük bulduğu süre zarfında 14-1'lik seri yakalayan Trabzonspor bir anda aldı maçı götürdü.

Böylece daha ilk günden iki takımın kaderi çizilmiş oldu. Trabzonspor, Olin Gençlik'i yenerek çıkmayı, Torku Selçuk Üniversitesi de Hacettepe'ye yenilerek çıkamamayı garantiledi. Bu yüzden de pazar günkü Olin Gençlik - Hacettepe maçına kadarki maçlar formaliteye dönüşmüş oldu. Maalesef bu maçın ancak son periyoduna yetişebildim. Maç boyu Olin kaçmış, Hacettepe kovalamış. Son periyotta da yakaladılar ama nefesleri yetmedi. 65-58'lik skorla galip gelen Olin, TBL'ye çıkan ikinci takım oldu.

Gelelim genel gözlemlere. Açıkçası bu dört takımın dördü de TBL'de ihtiyaç duyulanın yarısı kaliteye bile sahip değiller. Hepsi mücadele ağırlıklı, yeteneğin çok ön plana çıkmadığı basketbol oynadılar. Hakemler de sertliğe gereğinden fazla müsaade edince maçlar kavga dövüş kıvamında geçti. 6 maçta da aynı senaryo yaşandı. Maçların başlarında içeriye top indirmeye çalışan, penetreleri zorlayan oyuncular sonlara doğru sertlikten yılıp sürekli üçlük zorlamaya başladılar. Hatta daha iyi üç atan TBL'ye çıktı bile diyebiliriz. Takımların hiçbirinde genç yetenek diyebileceğimiz bir oyuncuya rastlamamak şaşırtıcı oldu. Biraz ışığı olanların hepsi 87 ve öncesi doğumluydu. Bir tek Trabzonspor'dan 90 doğumlu Volkan İncekara çabukluk sorununu aşabilirse bir yerlere gelebilir gibi görünüyor.

Yani Trabzonspor'un ve Olin'in çok ciddi transferler yapmaları gerekiyor. İki takımdan da en fazla üçer oyuncu TBL'deki kadrolarda bulunabilir. Gerisi gereksiz ağırlık olur. Şahsen özellikle seyirci evrimini gerçekleştirmiş ve her maç salonunu dolduran bir Trabzon'un her zaman bu ligde olmasını isterim. Önümüzdeki sezon için Medical Park'la isim anlaşması da yapmışlar. Mutlaka iyi bir bütçeleri olacaktır. Yalnız baş antrenör Alaeddin Yakan'ın bile basın toplantısında 4 büyük kavramından bahsetmesi endişe verici. Acilen bu futbol kafasından sıyrılmaları gerekiyor. Türkiye'de basketbol ve futbol geceyle gündüz gibidir. Adapte olamazlarsa bu macera bekledikleri kadar güzel geçmez. Neyse uzatmayayım. Bekleyip göreceğiz. Şimdilik iki takımı da tebrik ediyor ve hoşgeldiniz diyorum.

4 Mayıs 2010


Takım sporlarında, Avrupa'da sezonun en büyük sürprizine imza atan, mucizenin -Belgrad hali Partizan’da Final Four hazırlıkları tamam. Pionir’de Maccabi’yi, 20.000 kişilik orduyla deviren Sırplar’ın arkasında bu sefer çok daha fazla insan var. Paris’in Bercy salonunda taraftar desteğini daha az hissedecekler ama mucizenin dayanılmaz hafifliğine kapılan bütün basketbolseverlerin kalbi de onlarla birlikte atacak.

Efes Pilsen’in 2000’de Asvel’le oynadığı, yürek hoplatan serinin ardından Selanik’teki Final Four’a gidişinin üzerinden tam 10 yıl geçti. Efes Pilsen, bir maç sonra Avrupa’nın en büyüğü olacak Panathinaikos’a yarı finalde yenilmesine rağmen üçüncülük maçında Barcelona’yı devirerek teselli bulmuştu. Güzel günlerdi... O zamandan beri ne Efes Pilsen ne de başka bir Türk takımı bu başarıyı tekrarlayamadı. Kronik Türk istikrarsızlığını bile aratacak istikrarlı bir başarısızlık dönemine girdik. Ne var ki bu sefer yalnız değildik. Bu yıla gelene kadar geçen dokuz sezonda yalnızca beş ülke Final Four’a takım gönderebildi: İspanya, İtalya, İsrail, Rusya ve Yunanistan. Basketbolu zekâyla oynama hususunda zirvede bulunan ve hemen her sene dünya basketboluna bir süper yıldız armağan eden Yugoslav ekolü ülkeler bile bize eşlik ettiler. Vaziyetin sebepleri, özellikle bizimle ilgili olanlar bambaşka bir yazının, hatta yazı dizisinin konusu olur. O yüzden bu konuyu şimdilik rafa kaldırıp bu seneki Final Four’un ve onu özel kılan takımın hikâyesine dönelim.

Bu sene Paris’te yer alacak takımların hikâyeleri farklı kalemlerden ve farklı bakış açılarından sayısız kez yazılacak. Birçoğu finalin maç saati sıfırlandığında topu çemberden daha çok geçirmiş olana övgülerle dolu olacak ancak bana göre herkesin hikâyesinde, maçların sonundaki akibetleri ne olursa olsun başrolde yer alması gereken bir takım var: O da tabii ki Partizan. Beş ligin hegemonyasını, mütevazı ve bir o kadar da genç kadrolarına rağmen yıkarak Final Four biletini ceplerine koydular.

Sezon Sancılı Başladı

İmkansız görüneni başaran kadro galibiyet için kenetlenirken.

Dusko Vujosevic yönetimindeki Partizan, yolculuğa okulun pek de popüler olmayan, servis araçlarının ön koltuklarında oturan öğrencileri misali başladı. Sıradan görüntüleriyle kimsenin dikkatini çekmiyorlardı ancak sezon sonunda arkayı dörtleyenlerden biri olduklarında artık herkesin dilindeydiler.

Sezona Efes Pilsen’in de bulunduğu grupta, dört maçta yalnızca bir galibiyetle başladıklarında doğal olarak Top 16’ya bile kalamayacakları düşünülüyordu ancak Olympiacos’a karşı evlerinde oynadıkları beşinci maç kaderlerini yeniden yazdı. 26 Kasım’daki bu maçı da içine alan bir buçuk ayda ilk olarak bir darbe de grup lideri Unicaja Malaga’ya vurdular ve toplamda altı maçta dört galibiyet alarak grubu 3. sırada tamamlamayı başardılar. Bu dönemden bahsederken Aleks Maric için bir parantez açmamak olmaz. Birkaç ay öncesine kadar neredeyse kimsenin haberdar olmadığı, Euroleague’de ilk sezonunu geçiren Sırp asıllı Avustralyalı pivot aralık ayında tozu dumana kattı. İki defa haftanın MVP’si seçildiği ayı, 22 sayı ve 11,6 ribaunt ortalamalarıyla tamamladı. Doğal olarak aralık ayı bittiğinde ayın MVP’sinin karşısında da onun ismi yazıyordu.

Top 16’da Ölüm Grubu

Kecman ve Rasic, Barcelona galibiyetini kutluyor.

Ne var ki ocakta peri masalının sona erme ihtimali belirdi. Barcelona, Panathinaikos ve Maroussi’nin bulunduğu ölüm grubuna düşmüşler ve buralara kadar gelmelerini sağlayan Aleks Maric’i sakatlık yüzünden kaybetmişlerdi. Yunanistan’daki ilk maça, son şampiyonun evine giderlerken akıllarında tek düşünce vardı: İyi savunma yaparsak bir şansımız olabilir. Maçın başında evdeki hesap çarşıya uymadı. Yunan ekibi, Partizan potasına daha ilk yarıdan 42 sayı bıraktı ancak ne olduysa ikinci devrenin başlamasıyla oldu. Sırplar koca bir ikinci yarı yalnızca 17 sayı yediler ve 64-59’luk skorla OAKA’dan sezonun en büyük sürprizine imza atarak ayrıldılar. Maric’in eksikliğini hücumda 13 sayı atan 1990 doğumlu Jan Vesely, savunmada ise 4 blokla oynayan 2.29’luk Slavko Vranes kapatıyordu.

Ama görüp görebileceklerimiz sadece bu maçta yaşananlardan ibaret değildi; dahası da vardı. İkinci maçta rakip, sezonun tek namağlup takımı Barcelona’ydı. Partizan, her baskete gol kadar sevinen, ateşli deyip geçersek ayıp edeceğimiz, en iyisini bir acayip topluluk diyerek tanımlamaya çalışmaktan vazgeçerek yapacağımız taraftarı önünde maça 10-0’la başlıyor ve olacaklar hakkında sağlam ipuçları veriyordu. Kolay teslim olmaya hiç niyeti olmayan Barcelona toparlansa da maçı ancak uzatmaya taşıyabiliyor, sonunda sezonun ilk mağlubiyetine razı oluyordu. Bu iki galibiyetle kapıyı ardına kadar açan Partizan’a kalan maçlarda aldığı tek galibiyet, Barcelona’nın diğer bütün maçlarını kazanmasının da yardımıyla yeterli oldu ve kendilerini son şampiyonu saf dışı etmiş bir şekilde Playoff’ta buldular.

Son Kurban Maccabi

Pionir'de artık klasikleşen maç öncesi şovlardan birisi.

Playoff’ta rakip, bir sene ayrı kaldığı Final Four’a geri dönmek isteyen Maccabi Electra’ydı ancak gafletleri, isteklerine ağır bastı. Evlerinde 21 sayı öne geçtikleri ilk maçı 9’da 7 gibi insanüstü bir üçlük performansı sergileyen, bir zamanlar bu topraklara da uğrayıp aradığını bulamayan Dusan Kecman’ı durduramayarak Partizan’a teslim ettiklerinde ev sahibi avantajından çok daha fazlasını kaybettiler. İkinci maçı 20 sayı farkla kazansalar da Belgrad’da başlarına gelecekleri henüz bilmiyorlardı. 30 Mart ve 1 Nisan tarihlerindeki iki maçta Pionir’e toplanan güruh kadar etkili, istekli ve ne yaptığını bilen taraftar kitlesi basketbol tarihinde daha önce görülmüş müdür ya da bir daha görülür mü? Bu soruya, evet cevabı vermek hayli zor; böylesi bir ortamdan galibiyet çıkarmak daha da zor. Zaten çıkmadı da ve Partizan, 12 yıl sonra Final Four’a döndü. Bu iki maçta öne çıkan isim ise geçen yıl Mersin Büyükşehir Belediyesi’nde forma giyen Bo McCalebb’di (18 ve 19 sayı).

Artık önlerinde yalnızca iki maç var. 1992’de İstanbul’da elde ettikleri Avrupa’nın En Büyüğü unvanına yeniden ulaşma şansına sahipler. 7 Mayıs’taki ilk maç peri masalını başlatan galibiyeti aldıkları Olympiacos’a karşı. Kazanırlarsa finalde Barcelona – CSKA maçının galibi onları bekliyor olacak. Tabii ki Final Four, sıradan grup maçlarına benzemez. Bu sefer işleri çok daha zor. Normal olan, sessiz sedasız dördüncü olup şimdiye kadar yaptıklarıyla hatırlanmaları ama spora romantizm penceresinden bakabilenlerin tek bir arzusu var: Basketbolun gelenek ve kültüre dayandığını, 12 cesur yüreğin milyonlarca dolardan her zaman daha değerli olduğunu, cesaretli ve azimli olursanız ve de en önemlisi bu oyunu sadece oyunun kendisini sevdiğiniz için oynarsanız imkânsızın farazi bir kavrama dönüştüğünü kanıtlayanların şampiyonluğa ve unutulmaz mertebesine ulaşmasına şahit olmak.

28 Nisan 2010


Tam 40 yaşında ama ilk günkü hevesle basketbol oynamaya devam ediyor. Bu yaşına rağmen TBL'de 16, Euroleague'de 20 dakika ortalamayla sahada kalabiliyor. Tabii ki artık gücünün yetmediği, tempoyu kaldıramadığı anlar yaşıyor ama elinden geleni yaptığından bir an bile şüphe edemiyorsunuz.

Damir Mrsic, "Takıma faydam olduğu sürece oynamak istiyorum." diyor. Ne var ki çoğu oyuncu gibi takıma faydalı olamayacağı günleri yan gelip yatarak beklemiyor. Hala A takıma yeni girmeye çalışan bir genç oyuncu gibi, hatta tecrübesinin verdiği olgunlukla daha da ciddi bir şekilde antrenmanlarını yapıyor.

Dün akşam Fenerbahçe'nin şut çalışması ağırlıklı geçen antrenmanının bir bölümünü izledim. Takımın geneline bitse de gitsek havası hakimdi diyebilirim. Ancak bir kişi vardı ki olaya diğerlerine göre bambaşka bir açıdan baktığını hemen anlayabiliyordunuz. Şut atmaya, hiç oyalanmadan herkesten önce başlayan Mrsic, diğerleri duşunu alıp giyindiğinde hala serbest atış çalışıyordu. Serdar Apaydın elinden topu zorla almasa geceye kadar da devam edecek gibi bir havası vardı.

Mrsic bu sezon ligde ve Euroleague'de oynadığı 30 maçta maç başına sadece 1,4 serbest atış kullandı. Yani onun serbest atış performansının bir maçın skorunu etkilemesi çok sık gerçekleşecek bir durum değil ancak ne olur ne olmaz diye de bir şey var işte. O da bunun farkında olarak bu yaşında hala, otomatiğe bağladığı atışları -gözümden kaçan olmadıysa yüze yakın serbest atıştan yalnızca birini kaçırdı- çalışmaya devam ediyor. %40'la serbest atan Vidmar ise Mrsic'ten 20 dakika önce duşa gidip, Mrsic'in esneme hareketleri yaptığı esnada gayet rahat bir şekilde onun yanına laklak yapmaya geliyor. Eh ne demişler? Çalışan kazanır elması kızarır.

20 Nisan 2010


İlk şampiyona günlüğü yazısından beri 15 gün geçmiş. Arada da epey gelişme oldu. En önemlisi, şampiyonayı yakından ilgilendiren NBA'de normal sezon sona erdi. İki temsilcimizin takımları playoff'a kalırken Hidayet'li Raptors playoff'a kalamamak için elinden geleni ardına koymadı ve sonuç olarak Chicago Bulls'a geçilerek 9. sırada kaldılar. Ne yalan söyleyeyim, epey sevindim. Hidayet'in boşu boşuna dört maç daha debelenmesi yerine, aklını toplamak için daha fazla süresi olmasını tercih ederim. Tabii bu süreyi hangi reklamda oynayacağına karar vermek için kullanmaması şartıyla.

Mehmet Okur cephesinde ise maalesef çok kötü bir haber aldık. Uzun zaman sonra ilk kez milli takım için ciddi ciddi hazırlık yapan yıldızımızın aşil tendonu koptu. 8 ay sahalardan uzak kalması bekleniyor. İlk başta bu süre 3-4 ay olarak açıklanmıştı ama anlaşıldı ki Denver'daki doktor yanlış tanı koymuş. Türkiye'deki ve Utah'taki doktorlarının MR sonuçlarını incelemesiyle yırtık olduğu söylenen tendonun koptuğu ortaya çıktı. Gerçekten yazık oldu. Mehmet'ten bu sene, önceki senelerin acısını çıkaracak bir performans bekliyordum.

Ersan'lı Milwaukee ise Atlanta'ya bir boy ufak gelecek gibi görünüyor. Seri 4-0'a giderse şaşmamak lazım. Olup olacağı da 4-1 zaten. Pragmatik tavrım burada da devam ediyor. Şahsen bu sene şampiyonada beklentimiz olan bütün oyuncuların sezonu bir an önce kapatıp konsantrasyonlarını milli takıma yönlendirmelerini diliyorum. Ersan da tabii ki bu sene en fazla katkıyı beklediğimiz yıldızlardan. Bu sezon gösterdiği çıkışı 2010'da da sürdürmesi tek temennimiz.

Bu arada yapımı 17 yıl süren Sinan Erdem Spor Salonu'nun basına tanıtımı yapıldı. Tamamlanması kendisine kısmet olan Kadir Topbaş da gururlu bir edayla tanıtımdaki yerini aldı. Hakkında çokça soru işareti olan salonun beklenenden iyi durumda olması ve hazırlıkların son sürat devam ettiğinin görülmesi yüreklere su serpti. Bana göre finaller sırasında bu salonda kapasitesinin de yardımıyla oldukça görkemli manzaralar ortaya çıkacak.

Bir diğer gelişme ise maskotla ilgiliydi. Yapılan oylamanın sonucunda %62 oy alan Bascat maskotun ismi oldu. Bascat ismi ve hatta direkt maskotun kendisiyle ilgili ciddi eleştiriler hala sürüyor ancak şunu hatırlatmak isterim: Bir şampiyonanın ardından en az akılda kalan şey genellikle maskotudur. Şu an bundan önceki spor organizasyonlarından aklınızda kalan beş tane maskot ve ismini sayın desem eminim çoğunluk zorlanacaktır. Fransa'nın horozu banko; gerisi hikaye. O yüzden çok takılmamak lazım bu konuya.

Son olarak Tab Baldwin'ini de atlamamak lazım. Tecrübeli antrenör Lübnan'ın başına geçti ve gruplarda, şöhreti yakaladığı Yeni Zelanda'ya karşı mücadele edecek. Türkiye'de de iki dönem çalışmış ve önce büyük beğeni toplamış, sonra şaşırtmıştı. Bakalım, şampiyona için en çok heyecanlanan ülkelerden biri olan Lübnan'ın başında neler yapacak? Lübnanlılar resmi siteye açık ara en fazla yorum bırakan millet. Neredeyse şampiyona ile yatıp kalkıyorlar ama bu işler salt heyecan duymakla olmuyor tabii.

4 Nisan 2010


Bugünden itibaren 'belirsiz' aralıklarla, yaklaşan 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası'nın nabzını tutacağım. Şampiyonaya bu kadar az kalmışken farkındalığın pek de yeterli seviyede olmadığını düşünüyorum. Kendi çapımda bu boşluğu doldurmaya çalışacağım.

Geçtiğimiz hafta şampiyona için önemli gelişmeler yaşandı. '150 Days To Go' kapsamında, 'Dev Buluşma' kampanyasının lansmanı yapıldı. Türkiye Spor Yazarları Derneği'nde yapılan basın toplantısında, kampanya için hazırlanan afişler ve reklam filmleri büyük beğeniyle karşılandı. Basın tarafından sadece üç soru sorulması, şampiyonaya bir yıl kala yapılan ve organizasyon komitesinin soru yağmuruna tutulduğu son toplantıdan beri önemli yol kat edildiğinin ve kafalardaki soru işaretlerinin önemli ölçüde yok olduğunun göstergesi gibiydi.

Aynı gün web sitesinin 3. ve son versiyonu da yayına başladı. Önceki versiyona göre görünüş olarak daha şık, içerik açısından da daha doyurucu bir siteyle karşı karşıyayız. İlerleyen günlerde ufak tefek eksikliklerin ve düzeltmelerin de tamamlanmasıyla "oldu bu" kıvamını yakalayacağız gibi görünüyor.

Öte yandan bir de kötü haber aldık. Malum, LeBron James kendi ağzından Türkiye'ye gelmeyebileceğini açıkladı. Haberi daha da kötü hale getiren ise gelmeyecekler listesine kontrat sezonunda olan Dwyane Wade, Chris Bosh ve Amare Stoudemire'ın da eklenme ihtimali. Çünkü bu oyuncuların gelmemeleri değil, gelememeleri söz konusu. Şöyle bir durum var: Sigorta şirketleri bir kontrata sahip olmayan oyuncuları sigortalamaya yanaşmıyorlar. Bu yüzden Amerika kadrosunun kampa gireceği tarihe (temmuz başı) kadar, bir takımla anlaşma imzalamamış oyuncuların isteseler bile şampiyonaya katılmaları çok zor. Hele ki LeBron James'in gideceği takıma karar vermeden önce o takımın diğer transferlerini bekleyeceğini düşünürsek gerçekten Türkiye'ye gelme ihtimali en düşük olan o. Kısacası, içinde benim de bulunduğum, LeBron'u dört gözle bekleyenler güruhunun çok da umutlanmaması gerekiyor.

1 Nisan 2010


Dün CBS Sports'ta çıkan bir habere göre LeBron James, bu yaz Türkiye'ye uğramayacak. Kendisi için çok önemli bir dönemmiş, çok yoğun olacakmış, sakin kafayla oturup kararlar alması gerekiyormuş, miş muş... Kısaca, şu an belirsiz ama büyük ihtimal şampiyonaya katılamayacağım, demiş. ABD basketbolunun direktörü Jerry Colangelo da Türkiye'ye gelmezse, Londra Olimpiyatları'na da gelemez, diyerek gidere gider yapmış.

Bana biraz naz yapıyor gibi geldi. Sanki yalvarılmak istiyor ama orada o kadar adam varken kim LeBron'un peşine takılıp da ağabey lütfen gel, sensiz halimiz nice olur der bilemiyorum tabii. En fazla David Stern veya Colangelo ile hadi abisi topla bavullarını gidiyorsun yoksa şöyle böyle olur şeklinde bir konuşma yaşarlar.

Yalnız olayın yaprak dökümüne dönüşebileceğini işaret eden şöyle de sağlam kaynaklı bir söylenti var: "LeBron kesin, Wade de büyük ihtimalle yok."


Partizan - Maccabi Tel Aviv karşılaşmasını bir kenara bırakırsak, ev sahibi takımlar için gerçekten de çok zorlu bir akşam olacak. Çünkü Asseco Prokom, Caja Laboral ve Real Madrid, seriyi rakip sahaya taşıyabilmek için mücadele edecekler. Bu takımların üçü de serilerde 2-1 gerideler. Maccabi de 2-1 geride ama onların durumuna daha sonra bakacağız.

Prokom, Caja Laboral ve Real Madrid için gerçekten de rakiplerini devirmek ve final four umutlarını sürdürmek hiç de kolay olmayacak. Çünkü Prokom ile Caja Laboral 2-0’dan geldiler ve üçüncü maçlarda çok ciddi efor sarf ettiler. Ben özellikle Caja Laboral’ın bu kadar kolay teslim olmayacağını ve 4.maçı da kazanarak seriyi Rusya’ya taşıtacağını düşünüyorum. Asseco Prokom ise üçüncü maçı kazanmasının dışında serinin ilk maçında da müthiş bir mücadele örneği sergiledi ve görevini de fazlasıyla yaptı.

Regal Barcelona, Real Madrid karşısında öyle bir üçüncü maç oynadı ki “Herşey yalan bu gerçek” tadındaydı. Üç maç geride kaldı ve Regal Barcelona’nın artık oyun dışında psikolojik olarak da çok ciddi avantajı bulunuyor.

Maccabi Tel Aviv’in 20.000’in üzerinde seyircisi olan Partizan karşısında alacağı galibiyet seriyi kendi evine getirmeyi sağlayacak. Ancak okuduğum ve izlediğim kadarıyla Pini Gershon ile oyuncular, işlerinin ne kadar zor olduğunun bilincindeler. Favori Partizan olarak gözükse de Maccabi, yumurta kapıya dayandığı zaman rüzgarı arkasına almayı iyi biliyor. Yine keyifli bir Euroleague gecesi bizleri bekliyor.

31 Mart 2010


Euroleague çeyrek finalinde üçüncü maçlar kalite olarak üst düzeyde olmasa da sonuç bazında şaşırtıcıydı. Regal Barcelona’nın serinin ilk maçında kazandığı Real Madrid mücadelesinde bile bu kadar dominant bir performans sergilememesi dikkat çekiciydi. Kaldı ki Regal Barcelona musluğu sıktığı zaman şartlar ne olursa olsun her rakibe kafa tutabileceğini bir kez daha gösterdi.

Bir diğer İspanyol temsilci Caja Laboral belki de gecenin en dikkat çeken sonuçlarından birine imza attı. Çünkü Moskova’da oynanan her iki maçta da rakibine farklı skorlarla kaybeden İspanyol ekibi, bu kez 13 sayılık galibiyetle kolay teslim olmayacağının sinyallerini verdi.

Asseco Prokom da aynı Caja Laboral gibi son bir atak yaparak Olympiacos’u Polonya’da geçmeyi bildi. Belki de Polonya temsilcisi, serinin ilk maçını hedef olarak seçmiş ve Yunanistan'da rakibini zor duruma sokmuştu. Ancak ben yine de Olympiacos’un rakibine üstünlük sağlayacağını düşünüyorum.

Partizan, beklendiği gibi Maccabi Tel Aviv’i seyircisi ile çok zorladı ve final four yolunda büyük bir adım attı. Her ne kadar Pini Gershon, maç sonu yaptığı basın toplantısında seyirciden etkilenmedik dese de, yapılan top kayıpları ve verilen hücum ribaundları gerçeğin hiç de söylediği gibi olmadığının bir göstergesiydi.

30 Mart 2010


Euroleague çeyrek final karşılaşmaları bu akşam oynanacak. Olympiacos ile CSKA Moskova bu akşamki maçları kazanmaları durumunda Paris’te düzenlenecek olan Final Four’a katılma hakkını elde edecekler. Daha önce Euroleague ile Suproleague’in birbirinden ayrıldığı dönemlerde bu 5 maçlık sistem Euroleague’de denenmiş ve gerçekten de büyük ilgi görmüştü. Şimdi yeniden bu heyecanın yaşanması özellikle Avrupa basketbolunu sevenler için gerçekten büyük nimet. Kimlerin bu akşam daha şanslı olduğunu, kimlerin dişini daha fazla sıkması gerektiğini dün ele almıştık.

Son haberlere baktığımızda da fazla değişen bir şey yok gibi gözüküyor. Spormax ekranlarında bugün 20:30’da Caja Laboral – CSKA Moskova ve 22:45’te de Real Madrid – Regal Barcelona karşılaşmalarını naklen izleyebilirsiniz.

Asseco Prokom – Olympiacos yada Partizan – Maccabi Tel Aviv maçlarını izlemek isteyenler de internetin nimetlerinden, biraz kurcalayarak yararlanabilirler.

29 Mart 2010


Euroleague’de çeyrek final üçüncü maçları yarın oynanacak. Olympiacos ile CSKA Moskova, serilerde 2-0 önde oldukları için diğer dört takıma oranla daha rahat durumdalar. Kaldı ki bu iki takımın rakibi Asseco Prokom ile Caja Laboral’ın maç kazansalar dahi seriyi çevirebilecek güçleri pek yok gibi gözüküyor…

Elbette bu işler belli olmaz ama Real Madrid - Regal Barcelona ile Partizan - Maccabi Tel Aviv serileri büyük heyecana sahne olacak. İki İspanyol ekibinin karşı karşıya geleceği karşılaşma kuşkusuz yine son saniyeye kadar izleyenlere basketbol ziyafeti sunacak. Bu mücadelenin bir diğer önemli özelliği de Messina’nın öğrencilerinin kendi evinde nasıl bir performans sergileyeceği. Açıkçası üçüncü maçta benim favorim Real Madrid. Ama nedense final four’a Regal Barcelona gidecek diye içimde de bir his var. Belki de sezon boyunca Katalan ekibinin göstermiş olduğu performanstan dolayı böyle düşünüyorum ama bir gerçek daha var ki şuan Real Madrid rakibine oranla daha formda gözüküyor…

Yarın oynanacak bir diğer çeyrek final eşleşmesinde Maccabi Tel Aviv, ilk maçta kendi evinde kaybettiği avantajı geri getirmek için Partizan ile karşılaşacak. Okuduğum haberlere göre Partizan’ın 24.000 biletinin tamamı tükenmiş. Yani Maccabi için yarın akşam çok zorlu bir atmosfer söz konusu olacak. Bu konuyla ilgili Başkan Şimon Mizrahi soğukkanlılığını koruyarak havaalanında bir açıklama yapmış; “Oyuncularımız zafer duygusu ile bu maça çıkacaklar. 24.000 seyircinin olacağı söyleniliyor. Şiddet olmadığı sürece biz etkilenmeyeceğiz.”

Bir not daha vermek gerekirse, Maccabi’de asistan coach Sharon Drucker da boş salonda oynamak yerine çılgın taraftarların kendilerini daha fazla motive edeceğini söylemiş…

Partizan zaten Top 16’ya kalarak ve adını çeyrek finale yazdırarak bu yılın en önemli hikayelerinden birini yazdı. Eğer kendi evinde oynayacağı iki maçı da kazanırsa işte o zaman bu hikaye daha evrensel bir boyut kazanır.

26 Mart 2010


Messina’nın olduğu yerde iddia vardır. Messina’nın olduğu yerde başarı vardır. Ve belki de en önemlisi Messina’nın olduğu yerde pes etmek asla yoktur. Real Madrid “El Clasico”’da aslında var olma maçı oynadı dün akşam… Kazanamamaları durumunda havluyu yere bırakacaklardı. Çünkü kim ne derse desin henüz Avrupa’da Barcelona’yı üç maç üst üste yenebilecek takım yok gibi gözüküyor. Messina bu seviyelerde yıllarca takım yönetti. Hatta CSKA Moskova diye öyle bir takım yarattı ki, tabiri caizse şuan ölüsü bile Caja Laboral (afili yazalım TAU Ceramica) karşısında caka sata sata 2-0’a getirdi seriyi… Real Madrid bu galibiyetle henüz bir şey kazanmadı. Ama ilk maçta oynadığı iyi basketbolun karşılığını bu sefer alabildi…

Ey Ruuuh
Caja Laboral ki eski adıyla Tau Ceramica’nın, eski iddiasında olmayan CSKA Moskova karşısında ne yaptığını lütfen biri çıkıp anlatsın. Bir takımın ismi değişti diye ruhu da mı elden gider…

Boya Aktı Gerçek Ortaya Çıktı
Yunanistan’daki ilk maçta Asseco Prokom’un Olympiacos’a kafa tutmasına çoğumuz şaşırmıştık. Ama ikinci karşılaşmada Polonya ekibi üzerindeki yalancı boyayı tamamen döktü ve takke düştü... Seri 2-0 oldu ki artık bu saatten sonra işler mucize ötesi…

Bize Tokat Lazımdı
Pini Gershon dün kazandıkları Partizan maçı sonrasında basın toplantısında ilk bu cümleyi kullandı. Aslında başlığı da bu şekilde atacaktım ama Real Madrid’in galibiyeti sonrası vazgeçtim.

11.500 taraftarın desteklediği Maccabi Tel Aviv, bu kez ikinci periyotta işi bitirdi. İlk maçta da üç periyot boyunca şarkılar söyleyen taraftarlar, dördüncü periyotta “hey orada bir şeyler oluyor” diyene kadar seride 1-0 geri düşmüşlerdi. Partizan istediğini önceden aldığı için sadece ikinci periyota kadar sıktılar kendilerini. Baktılar bu sefer olmuyor, evimizde biz bu işi bağlarız dediler. Bakalım Gershon’un dediği gibi o tokat kendilerine getirecek mi…

25 Mart 2010


Maccabi Tel Aviv hafızalardaki o efsane kadrosunun hem mali nedenlerden hem de tedavülden kalkması sonrası ister istemez yeniden yapılanmaya girmişti. Bir sezonluk hayal kırıklığının ardından çoğu kişinin beklentisi de Nokia Arena’da oynanan ilk Partizan çeyrek final maçının kazanılması üzerineydi. Özellikle de karşılaşmaya inanılmaz bir şekilde başlanılması ve üç çeyrek sonunda da üstünlüğün korunması ağızları sulandırıyordu. Ama son periyotta işler hiç de iyi gitmeyince ve özellikle de Efes Pilsen’den de hatırlayacağımız Dusan Kecman’ın harikalar yaratmasıyla “Genç Partizan” büyük bir sürprize imza attı.

85-77’lik Partizan yenilgisi sonrası beklenmedik bir şekilde sakin olan Maccabi coach’u Pini Gershon soyunma odasında oyuncularına, dört maç daha oynayacaklarını ve kazanan taraf olacaklarına inandığını söylediğinde, belki de hiç de beklemediği bir cevap almıştı: “Merak etme koç. 3 maç sonra Final Four’dayız…”

Euroleague’de ev sahibi takımlardan sadece Maccabi Tel Aviv seride 1-0 geride ki genç Partizan ikinci maçı kaybetse dahi müthiş bir avantajı cebine koyarak Belgrad’a dönecek.

Diğer eşleşmelerde CSKA Moskova, Rusya’da Caja Laboral’ı 86-63 ile farklı bir şekilde geçerek adeta dondururken, bütçesi NBA takımlarıyla eş değer Olympiacos da Polonya ekibi Asseco Prokom’u dişlerini sıkmasına rağmen 83-79 ile geçebildi.

Regal Barcelona - Real Madrid maçı için o kadar avuçlarımızı ovuşturmamıza rağmen, parkede Lionel Messi - Christiano Ronaldo rekabeti bulamadığımız için istediğimiz tadı alamadık. Herhalde o heyecan için 11 Nisan’da Nou Camp’daki futbol maçına kadar beklememiz lazım…

18 Mart 2010


"Mart Çılgınlığı" sebebiyle bugün, NTVSpor.net'te bir NCAA rehberi yayınlandı. Rehber çok güzel, çok hoş da maalesef çalıntı. Hani esinlenme olur, bilgilenme olur tamam da; copy paste yaparken sürekli yakalanan acemi öğrencilerden hiçbir farkları kalmamış. Bir de İsmail Şenol bu sabah canlı yayına çıkıp, editörümüz söyle güzel, böyle şahane bir rehber hazırladı diye açıklama yaptı. Üzüldüm açıkçası. En güvendiğimiz yer bile böyle işlere kalkışıyorsa yanmışız biz. Aslında birebir kopyalanan bölümleri buraya koyup karşılaştırma yapmak istedim ama o kadar çok ki, blogun en uzun postu ortaya çıkabilirdi. İki yazının da linkini veriyorum. İsteyenler inceleyebilir.

Basketbolseverler
NTVSpor

16 Mart 2010


Dün başlayan 3. dalga bilet satışı yoğun ilgiyle karşılaştı. Sınırlı sayıda sunulan 'Şampiyonluk Paketi' ve 'Yarı Final & Final Paketi' seçenekleri tükenmiş durumda. Şu an sadece grup, eleme ve çeyrek final maçlarının biletleri paket halinde alınabiliyor. Tahminim onların da çok az kaldığı yönünde. Maalesef ilerleyen tarihlerde tükenen paketlerin yeniden sunulması beklenmiyor. Şimdilik iki seçenek var gibi görünüyor. Finalleri izlemek isteyenler, ya haziranda çıkacak günlük biletleri bekleyecekler, ya da şampiyonada ilerleyeceğini düşündükleri takımların opsiyon haklarını sadece 20TL karşılığında elde edip kendilerini garantiye alacaklar.

 
Meşale Kokusu