-->

16 Haziran 2010

14 Haziran 2010


Sadece iki buçuk ay kaldı. Vuvuzela Kupası yüzünden gündemdeki sırasını kaybetmiş olsa da Türkiye'nin bugüne kadar düzenlediği en büyük spor organizasyonun başlangıcı giderek yaklaşıyor. Peki en son şampiyona günlüğünü yazdığım iki ay öncesinden beri neler oldu? Kısa kısa değinelim...

Bu süreçte yaşanan en önemli gelişmeler tabii ki kadrolarla ilgili olanlar. Sonuçta organizasyon ne kadar kusursuz olursa olsun bundan on sene sonra akıllarda sadece oynanan basketbolun kalitesi veya kalitesizliği kalacak. Bunu belirleyecek birinci faktör de tabii ki şampiyonaya katılacak oyuncular. Maalesef bu hususta sürekli yara almaktayız. Üst üste gelmiyorum açıklamaları yapılıyor. Her ne kadar halen gelecek olan oyuncular da birbirlerinden kaliteli isimler olsa da büyükbaşlardan çok kayıp yaşanması tabloyu karamsarlaştırıyor. Bizim kadroda ise sürpriz yok. Ümit Milli Takım'dan Furkan da kadroya dahil olunca üç aşağı beş yukarı herkesin beklediği isimler bir araya gelmiş olacak. Yabancı oyuncu kontenjanı ise bir sürpriz olmazsa Emir Preldzic ile kullanılacak. Bence son derece yerinde bir seçim.

Can sıkıcı diğer bir konu ise referandum. Şampiyonanın son günü referandumla çakışıyor ve 5-6 maçının seçim yasaklarının yürürlükte olduğu saatlere denk gelmesi söz konusu. Ne YSK ne de FIBA tarih değişikliğine yanaşmadığından yasaklardan muaf olma çözümü üzerinde görüşülüyor. Sorunun bu şekilde çözülmesi bekleniyor.

Bir diğer önemli konu ise tabii ki biletler. Üç gün önce son dönem bilet satışları başladı ve tahmin edildiği gibi çok yoğun taleple karşılaşıldı. Şu an çok sınırlı sayıda bilet kaldı ve onlar da sahaya uzak olan ve mecburiyetten alınacak olanlar. Talep gerçekten inanılmaz ve karşılanması imkansız seviyede. Şu an sponsorlar ve katılımcı federasyonlar dahil hiçbir kişi veya kuruluş istediği sayıda bileti elde edemiyor. Mevcut durumda maçların neredeyse hepsinin dolu tribünler önünde oynanacağını söyleyebiliriz. Şampiyonanın selameti açısından çok önemli bir gelişme.

Bu arada promosyon faaliyetleri kapsamında hazırlanan şampiyona oyunları da açıldı. Bracket, Eşleştir, Süper Koz ve Eş Bayrak isimli oyunları oynayarak çeşitli ödüller kazanma şansına sahipsiniz. Özellikle Bracket'ın birincilik ödülü olan Karayipler, Hong Kong veya Antalya'da çift kişilik tatil çok cazip.

Şampiyona yaklaştıkça sosyal medya da aktif olarak kullanılmaya başlandı. Resmi Facebook ve Twitter sayfalarını takip ederek son gelişmelerin hepsinden haberdar olmak ve çeşitli hediyeler kazanmak mümkün.

Başta salonlar olmak üzere genel olarak hazırlıklar sorunsuz gidiyor. Büyük soru işareti olan Kayseri ve Ankara'da bile tahmin edilenden daha iyi bir durumdayız. Biraz iddialı olacak ama istense, yetişmeyecek denen şampiyonanın ilk hava atışı 28 Ağustos'tan önce bile yapılabilir. Aslında referandum düşünüldüğünde keşke böyle bir şey mümkün olsa bile diyor insan.

30 Mayıs 2010


Bugün Spor İletişim ekibiyle beraber Pazar Ligi All Star organizasyonundaydık. Şut, penaltı ve yetenek yarışmalarıyla başlayan etkinlikler, 1. lig ve 2. lig karmalarının maçıyla devam etti. Günün heyecanla beklenen olayı ise Pazar Ligi Karması ile Ayazma'nın maçıydı. Yazarlar ve sanatçılardan oluşan Ayazma ile ilgili detayları şuradan öğrenebilirsiniz. Bağış Erten'in kaptanlığında, Ender Özkahraman, Gökhan Tümkaya, Can Öz, Cansel Elçin, Harun Tekin, Doğu Yücel, Serkan Öz, Alpay Erdem, Emre Cingöz, Baran Yağmurlu ve bugün kadroda olmayan Hayko Cepkin'den oluşan ekip bir ay kadar önce Almanya'da dünya yazarlarına karşı bizi gururlandıran sonuçlara imza atmıştı ama bugün Pazar Ligi'nin formda oyuncularına karşı en hafif tabiriyle perişan oldular. İlk yarısı 6-1 biten maçta, ikinci yarı biraz toparlanan Ayazma tarihi farkı biraz da olsa engelledi ve sahadan 8-3'lük mağlubiyetle ayrıldı. Kaptanın maçtan sonra yaptığı, "Bu taraftara yazık. Formanın hakkını vermeyen oyuncular var. Büyük revizyona gideceğiz" sözleri büyük yankı uyandıracak gibi. Maçtan önce Bağış Erten'in vekil teknik direktörlük görevinde başarısız olduğunu söyleyen Hayko Cepkin'in topun ağzında olan ilk isim olduğu söyleniyor.

Şaka bir yana çok keyifli bir gündü. Mükemmel organizasyon, Ayazma'nın da katılımıyla çok renkli bir hal aldı. Pazar Ligi de her kesimden destek görmeyi hak eden bir oluşum olduğunu kanıtladı. Zaten elli tane takıma lisanslı spor yapma fırsatı sunmaları bile çok büyük bir olayken bir de ellerindeki kısıtla imkanlarla, yaptıkları işi sürekli taçlandırmaya çalışmaları oldukça takdire şayan. Umarım yeni sezona kadar bilinirlikleri iyice artar ve takım sayısını katlayarak yollarına devam ederler. Tebrikler ve başarılar Pazar Ligi. Geçmiş olsun Ayazma!


Yıkıldım! Bu sefer olur diyordum ama yine olmadı. Torpil ve rüşvet gibi konuların neredeyse okullarda seçmeli ders olarak okutulacağı ülkemiz, ironik bir şekilde masa başındaki bir mücadeleden daha yenik kalktı. Şu lobicilik işinin kursuna mı yazılacağız ne yapacağız bilmiyorum ama artık öğrenmemiz gerekenlerin başında geliyor. UEFA'nın Fransız başkanı, ülkesine "ufak" bir kıyak yaptı ve hayallerimizi en az dört bahar daha erteledi. Bu sefer ciddi ciddi sorun bende değil sende deme hakkımız var. Şenes Erzik bile çileden çıkmışsa bu işte bir iş vardır demekten kendini alıkoyamıyor insan. Yine de şapkamızı önümüze alıp düşünmemiz gereken konular var. En önemlisi de şu ulaşım hikayesi. Bu devirde hala ulaşım problemlerimiz olması, Trabzon gibi bir şehri bu sebeple şampiyonanın dışında bırakmak zorunda kalmamız kabul edilebilir bir durum değil. Öte yandan stadlarımızın çoğu hazır olsaydı ya da en azından mevcut olanlar bu kadar virane olmasaydı önümüzde lobi falan duramazdı bence. Bu yüzden bundan sonra sanki şampiyonayı kazanmış gibi hareket etmemiz lazım. Planlanan yatırımlar yapılsın, eminim ki kapımız çalınır gelin şu şampiyonaları size verelim diye ki o saatten sonra vermeseler de bir şey değişmez. Yaptıklarımız yanımıza kar kalır en azından. Şampiyonanın turizm dışında kazandıracağı her şeyi kendi kendimize hediye etmiş oluruz.

27 Mayıs 2010


Merakla beklenen açıklama geldi ve Gaziantepspor'la nişanı atan Bülent Uygun, Bucaspor'un yeni teknik direktörü oldu. Kafadan söyleyeyim, müthiş hamle. Şu an boşta olan teknik direktörler arasından daha iyi bir seçim yapılamazdı. 2. Lig'den Süper Lig'e aralıksız çıkarak göz alıcı bir ivme yakalayan ve bunu sürdürmek isteyen Bucaspor ve kaybettiği tempoyu geri kazanmak isteyen Bülent Uygun. Kesinlikle ideal bir birliktelik.

Zaten işin bu boyutuna kimsenin itirazı yoktur ama gördüğüm kadarıyla habere gelen ilk tepkiler "la ilahe illallah", Laila ve gavur İzmir ekseninden doğuyor. Bir kere şunu bilmek gerekiyor. Buca pek öyle zihinlerdeki İzmir algısını yansıtan bir ilçe değil. Denizden uzak, genellikle orta-alt kesimin ikamet ettiği ve hayat tarzının İzmir'in genelinden ziyade Bülent Uygun'un sevdiği stile yakın olduğu bir bölgedir Buca. Bu sebeple Bülent Uygun ve İzmir birlikteliği nasıl olacak diye çok da hayıflanmamak lazım.

Bir de Buca'ya duyulan sempati ve Uygun'a duyulan antipati konusu var ki en anlamsız bulduğum da bu. Kimse kusura bakmasın ama bu işler sempatiklikle olmuyor. Zaten lig başladıktan bir kaç hafta sonra Bülent Uygun olmasa bile o sempatiden eser kalmazdı. İş başka arkadaşlık başka demişler. Buca çıkıp da Galatasaray'dan, Fenerbahçe'den falan puan aldığı zaman bu takımların taraftarlarının hala "ay ne sevimliler ya, İzmir'in onca takımı arasından çıkıp Süper Lig hasretini bitirdiler" diyeceğini pek zannetmiyorum.

Diyeceğim odur ki, Bucaspor yönetimi son derece aklı selim bir iş yapmıştır. Süper Lig'de kalıcı olmak için ilk adımı attılar. Bana göre gerisini de Bülent Uygun halleder zaten.

24 Mayıs 2010


Bu 14. sezondu. Karşıyaka'nın en son Süper Lig'de olduğu 1995-1996'dan beri geçen 14. sezon. Aradan geçen 14 yılda 3. ligi bile gördü bu gözler. Daha geçen seneye kadar da Süper Lig'in yanına bile yaklaşılamadı. Son iki sezonda ise en azından playoff'a kalıyoruz ama neye yarıyor derseniz, Altay'ın kader arkadaşı olmaktan başka hiçbir şeye.

Geçen yıla göre daha bir umutluydum aslında. Bu sefer öyle diğerlerinden çok üstün bir takım yoktu dörtlünün içinde. Ne var ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Zulümpiyat'taki zulümden de beter futboldan pek tabii gol sesi çıkmadı ve iki İzmirli daha ilk maçtan birbirinin yoluna taş koymuş oldu. Erdoğan Arıca ile Güvenç Kurtar sanki hangimiz daha korkağız yarışına girmişlerdi. Arada birazcık öne çıkan takımın diğerini şamar oğlanına çevirdiğini ikisi de görmezlikten geldi. Son dakikalarda yaptıkları yalandan değişiklikler ise güldürürken düşündüren cinstendi. Ali Sami Yen'den ise tam dört defa gol haberi geldi ve Konyaspor çoğunluğun favorisi Adanaspor'u 3-1'lik skorla geçerek büyük avantaj yakaladı.

İkinci maç ise Konyapsor'la ölüm kalım maçıydı. Beraberliğin bile çok kötü sonuç olacağı maçta mağlubiyet eve dönüş demekti. Şaşırtıcı bir şekilde baskılı başladık maça. Topu sürekli rakip sahada tutmayı başarabiliyor ama bu sefer de tehlikeli alana taşımakta zorlanıyorduk. Neyse böyle devam etsin de bir tane atarız diyordum ki sahneye Fırat Aydınus çıktı. Topun taca çıktığının uzaydan bile görülebildiği pozisyonda verdiği devam kararı ile Konyaspor'un golünün asistini yapıyor ve bizi 15. sene mücadelesine doğru yolluyordu. İlk maçta da Kuddusi Müftüoğlu, Karşıyaka'ya uğurlu geliyor söylemlerinin altında ezilip iki tane penaltı vermediğinde dur bakalım demiştik ama bu kadarı da fazlaydı artık. Hele ki golden sonra itiraz eden futbolculara karşı takındığı tavır tam çıldırmalıktı. Hep 1. Lig'in en büyük dezavantajlarından birisi maçların alt klasman hakemleri tarafından yönetiliyor olmasıdır derdim ama artık kesinlikle 1. Lig maçlarında üst klasman hakemi görmek istemiyorum. Üst klasman hakemleri, bu maçları aşağılık komplekslerini yenmek için bir fırsat olarak görüyorlar. 1. Lig takımlarında oynayan futbolcuları küçük gördüklerinden sahada onları sanki babalarıymış gibi azarlamaya falan çalışıyorlar. Mecburen de kendini ezdirmeyenler sarı kart görüyor, kaderine razı olanlar da sinirlenip performans düşüklüğü yaşıyorlar. TFF ve MHK'nın bu duruma dikkat etmesini tavsiye ederek maça dönelim. Gol henüz 12. dakikada geldiğinden maçı çevirmek için epey süre vardı ama rakip kulübede oturan adamın adı da Ziya Doğan'dı. Sayesinde 78 dakika boyunca şu manzarayı izledik: Karşıyaka, Çanakkale geçilmezi oynayan Konyaspor'un üzerine topu şişiriyor, karambol sonucu topu alan Konyalılar ilerideki tek adam Eser'i buluyor ve Eser'de topu taşıyabildiği kadar taşıyıp Karşıyakalılar'a geri teslim ediyor. Sonrasında ise her şey yeniden başlıyor. Sevgili Erdoğan Arıca da takımı alışmadığı bir sistemde oynatırken bir de Mutlu'dan iç orta saha yaratmaya çalışmak, Erçağ'ı sağ kanada hapsetmek gibi abuklukların peşine düşünce doğal olarak Karşıyaka da öyle çok zengin hücum varyasyonları falan sergileyemedi. Şişirilen toplar hep Konyalılar'ın önüne düştü ve doğal olarak beklenen gol bir türlü gelmedi. Basiretsizin son düdüğüyle beraber de 14'ün 15'e dönüşümü tamamlanmış oldu.

23 Mayıs 2010


Kralın şehrinde kralcılar ve kral çıplakçılar. Ne final ama! Olmadı maalesef ama yine de Madrid'de en iyi yardımcı senaryo ödülünün kesin favorisi bir karşılaşma vardı bu gece. Usta-çırak veya boynuz-kulak, nasıl benzetirseniz benzetin, gecenin adını Jose Mourinho ile Louis Van Gaal'in gecesinden başka türlü adlandırmak, onlardan rol çalmak pek mümkün değil gibiydi.

Bu maçın favorisi yok diyenleri haklı çıkartırcasına dengede başladı maç. 10'da Robben'in sağdan inişini ve 18'deki Sneijder'in serbest vuruşunu yüreklerin ağıza geldiği nadir pozisyonlar olarak not düşerken finallerden futbol adına çok da umutlu olmamak lazım söylemi içses olarak kulaklarımda çınlamaya başlıyordu. Ne var ki Arjantin'in son gözdesi Diego Milito rol çalmaya aday ilk isim olarak sahneye çıktı. 35'te Julio Cesar'ın 70 metrelik pas degaj karışımıyla başlayan fast-break'te Milito, kontrol, pas, ara pasına koşu ve son vuruş meziyetlerinin hepsinden bir tutam sergileyerek İtalyanlar'ı 1-0 öne geçirdi. Golden sonra Inter'in tavrının ne olacağı geri kalan dakikaların nasıl seyredeceği hakkında en önemli ipucu olacaktı. Mourinho bu golle yetinecek miydi yoksa rüzgarı arkasına alan takımına, öldürücü darbeyi vurmadan bırakmayın mı diyecekti? Portekizli tabii ki ikinci seçeneğin büyüsüne kapıldı ve ilk hedefiniz Akdeniz'dir emrini verdi. 43'te ilk golün asistine imza atan Sneijder skoru 2-0'a getirip maçın portresine son rötuşları işleyebilseydi Mourinho da kenarda "coşmamak elde mi böyle bir akşamda" diye avaz avaz bağırmaya başlardı herhalde ama yine de soyunma odasına ince bir tebessümle ulaşabildi.

İkinci yarıya ise iki takım da hop beyler ne yapıyorsunuz, bir sakin olun ya dedirtmek için çıktı sanki. Üst üste sonuçsuz kalan pozisyonlarla başlayan devre, ister istemez yavaş yavaş catenaccio'nun Mourinho soslu servisiyle bezenmeye başlıyordu ki Diego Milito, kimse kusura bakmasın, bu gecenin başrol oyuncusu benim dedi. 70'de çalımlarla ceza sahasına giren Arjantinli klas bir vuruşla köşeyi bulduğunda Mourinho geç de olsa şarkısını söylemeye başlıyordu. Bayern Munich'in bu geceki rakibi başka hangi takım olursa olsun bir umut ışığından söz edilebilirdi ama Mourinho'nun Inter'inin 20 dakikada değil üç, maçı uzatmaya götürecek iki golü bile yiyebileceğini iddia etmek mahallenin delisi olarak anılmaya başlamak demekti. Nitekim kalan dakikalar kaçınılmaz olanın gerçekleşmesini beklemekle geçti ve Inter, Şampiyonlar Ligi'ni iki farklı takımla kazanan üçüncü teknik adam olarak tarihe geçen Mourinho'nun önderliğinde tam 45 yıllık hasrete son vermiş oldu.

21 Mayıs 2010

Daha önce Spor İletişimi Sertifika Programı'ndan bahsetmiştim. Yaklaşık dört aydır devam eden kurs, bir süre önce ilk meyvesini verdi. Kursun öğrencileri olarak kendi aramızda pdf formatında bir dergi çıkartmaya başladık. İçinde çok değerli yazılar olduğunu düşünüyorum. Benim Bank Asya playoff yazısının da bulunduğu ikinci sayıyı yukarıdan inceleyebilirsiniz. Biliyorum, yorum yazmak bu blogun takipçilerinin pek adeti değil ama bu dergi hakkındaki olumlu-olumsuz yorumlarınızı iletirseniz çok sevinirim.

19 Mayıs 2010

Biraz geç bir yazı oldu biliyorum. İlk maçlar oynandı bile ama ancak bitirebildim maalesef. Çevreye gösterdiğimiz umursamaz tavır için özür dileriz. Maçlar hakkında da tek tek yazamayacağım. Maçların stresi aşırı fazla olduğu için pek yazabilecek gözle izleyemiyorum. Playoff'un sonunda genel bir izlenim yazmayı düşünüyorum.

Bank Asya 1. Lig'de oynanan son hafta mücadelelerinin ardından 2009-2010 sezonu 14 takım için sona erdi ama 4 tanesi, üçer tane daha maç yapmak zorunda. 17-23 Mayıs tarihleri arasında İstanbul’da toplanacak olan Adanaspor, Altay, Karşıyaka ve Konyaspor, Süper Lig’e yükselen üçüncü ve son takım olmak için mücadele edecekler. Peki bu takımlar buraya gelene kadar nasıl bir sezon geçirdiler?

Adanaspor

Adanaspor’un sezonu 7. haftada başladı demek hiç de yanlış olmaz. Dört kırmızı kartın çıktığı olaylı Boluspor maçının ardından istifa eden Ekrem Al’ın yerine gelen Kemal Kılıç’la birlikte çıkışa geçen Turuncu Beyazlılar kalan maçlarda 1. Lig’in sihirli formülü olan maç başına 2 puan ortalamasını tuttursalar da averajla Bucaspor’un arkasında kaldılar ve ligi 3. tamamladılar.

Adanaspor’un bu sezon oynadığı futbolu tanımlamak için en uygun kelime hırçın olacaktır. Sezonu 95 sarı ve 8 kırmızı kartla tamamlayarak sertlik konusunda kontrolsüz bir görüntü çizen Adanalı futbolcular ironik olarak aslında bir o kadar da temkinliydiler. Zira Adanaspor ligi en az gol yiyen 2. ekip olarak tamamlarken aynı zamanda az gol atan takımlardan da birisi oldular.

Kaleci Tolgahan’ın önünde duran Recep ve Ersan ikilisiyle birlikte işin savunma kısmını sağlama alan Adanaspor aynı uyumu ileri uçta yakalayamadı. Sık sık sakatlıklarla ve cezalarla da boğuşan genç kadro bir türlü istediği ikiliyi oluşturamadı. Eğer Fevzi’nin orta sahadan sağladığı katkı olmasa Emre Aktaş ve Mbilla ikilisinin vasatı aşamayan performanslarıyla Adana’nın buralalara kadar gelmesi mucize olurdu.

Adanaspor’da sezonun en büyük hayal kırıklığı ise hiç şüphesiz İlyas’tı. Kaptan saha içinde takımına bir türlü beklenen katkıyı veremedi ama saha dışında çok iyi çalıştı. Yaptığı açıklamalar ve ağabeylik ile takımın moralini hep üst seviyede tuttu ve adeta Kemal Kılıç’ın sağ kolu oldu.

Adana için sezonun belki de en önemli kazanımı ise 17 yaşındaki Okan Salmaz oldu. Özellikle ikinci devredeki maçlarda bol bol oynama şansı bulan genç oyuncu, orta sahadaki sağlam oyunuyla ilerisi için umut verdi. Onun yanı sıra 21 yaşındaki Talha Mayhoş da son haftalarda takımda yer bulmaya başlayan ve beğeni toplayan bir diğer genç isim oldu.

Her ne kadar son anda kaçan ikincilik üzücü olsa da Adanaspor için bu sezon elde ettikleri derece son derece iyi bir sonuç. Bu kadar genç bir kadroyla takımı buralara kadar taşıyan Kemal Kılıç’ı tebrik etmek gerekir. Playoff’ların ardından sonuç ne olursa olsun bu nüveyi korurlarsa ileride Adanaspor ismini çok daha sık ve iyi yerlerde duyarız.

Altay

Her ne kadar bu ligde istikrarlı olmak görece kötü bir şey olsa da Altay açık ara 1. Lig’in en istikrarlı takımı. Başkan da, teknik direktör de, oyuncular da değişse lig sonunda bulundukları sıra çok fazla değişmiyor. Hatta bu istikrarı sezon içerisinde de gösterdiler. İlk haftalardaki inişli çıkışlı periyodu saymazsak Altay’ın galibiyetleri hep seri halinde geldi. Sadece 28. haftadaki Samsunspor galibiyetinden sonraki hafta galip gelemediler. Tam dört defa üç haftalık seri yakalamalarına rağmen bu serileri hiç dört maça çıkaramadılar.

Açıkçası bu sezon Altay’dan büyük düşüş bekliyordum. Geçen sezona göre çok daha zayıf bir kadroları vardı ancak onlar, en iyi yaptıkları işi yine başardılar ve gençlerle tecrübelileri kaynaştırarak uyumlu bir ekip yarattılar. Altay adına bu sezon en dikkat çekici isim şüphesiz, ara transferde Galatasaray’a gideceği kesinleşen ama sezon sonuna kadar Altay’da kalan Musa Çağıran oldu. 19 yaşındaki genç orta saha oyuncusu bu sezon hem sağlam fiziği ve kesiciliğiyle hem de gol yollarındaki etkinliğiyle ön plan çıktı. Transfer olduktan sonra kendini nadasa bırakmayıp kora kor mücadeleye devam etmesi ise ekstradan alkış almasını sağladı. Onun haricinde bir diğer orta saha oyuncusu Musa Sinan, 8 golle takımının gol yükünü paylaşan Burak Çalık ve geçen sene sakatlıklarla boğuşmasına rağmen iyi bir performans sergileyen ve bu sene de kaldığı yerden devam eden Brezilyalı Tiago, Altay’ın dikkat çeken diğer genç oyuncularıydı.

Altay için sezonun en güzel sürprizi ise 15’lik Okay Yokuşlu oldu. Henüz ikinci maçında, 88. dakikada attığı golle hem takımına beraberliği getiren hem de 1. Lig’in tarihinde en genç gol atan oyuncu olan Okay, bir de galibiyet golü attığı ilerleyen haftalarda ciddi süreler alarak çok önemli tecrübe elde etti.

Tabii ki beklentileri karşılayamayan isimler de oldu. Transfer yasağı yüzünden yerlerine başkalarının gelmesi ihtimali olmamasına rağmen devre arasında takımdan gönderilen Okan Koç, Serkan Dökme ve Levent Kartop bu isimlerin başında geliyor. Özellikle bir dönemin en popüler futbolcularından Okan Koç’un istenmeyen adam haline gelmesi ibretlikti.

Teknik direktör konusuna da değinmeden geçmemek lazım. Sezona Fuat Yaman yönetiminde başlayan Altay, hocanın 2-0’lık Karşıyaka yenilgisi sonrası istifa etmesinin ardından koltuğu camianın sevilen isimlerinden Zagor lakaplı Zafer Bilgetay’a emanet etti. Bilgetay yönetiminde fena bir performans sergilemeyen ve son beş maçtır yenilmeyen Altay 4. olarak playoff’a kaldı ama Bilgetay playoff vizesini alamadı. Yönetim, final niteliğindeki bu maçlar için kendisi iyi tanınan ama takımı pek tanımayan Güvenç Kurtar’ı görevlendirdi. Böylesi riskli bir kararın Altay’ın kaderini ne yönde etkileyeceğini bekleyip göreceğiz ama camianın genel kanısı, son dakikada yapılan bu değişikliğin çok da hayırlı olmayacağı yönünde.

Karşıyaka

Beş maçlık seyircisiz oynama cezası, dört farklı teknik direktör, bütün sezon süren sürtüşmeler sonucu istifa eden bir yönetim, kadro dışı bırakılan oyuncular, kaptanlık değişiklikleri ve sezon sonunda beşincilik. Bu ortamda bundan daha fazlası da beklenemezdi herhalde.

Karşıyaka, sezona bir önceki yıl finalde kaybedilen şampiyonluğun sendromuyla başladı. Aradan aylar geçmiş ancak camia hala kendine gelememişti. Tam 22 futbolcu transfer edilip çekirdek de bozulunca ilk haftalarda bol bol puan kaybı yaşandı ve 11. haftadaki 3-0’lık Karabükspor mağlubiyeti ile 11. sıraya kadar gerilediler. Bu maç, sonsuz kredisi var diye düşünülen Reha Kapsal’ın sonu oldu. Kulübe son yıllardaki en iyi sezonunu yaşatan hocanın kovulması camiayı ikiye böldü. Yönetim uzun süre protesto edildi. Kriz ancak Onursal Başkan Selçuk Yaşar’ın araya girmesiyle çözülebildi. Böylesi bir ortamda Reha Kapsal’ın ardından göreve gelen Ümit Turmuş beklentilerin üzerinde bir performans sergileyerek takımı ilk altıya soksa da beklenmedik bir şekilde onun da görevine 10 hafta sonunda son verildi. Yerine idareten geçen Hakan Kayalar – Nihat Umut ikilisinin ardından da 28. haftada Karşıyaka, nihai teknik direktörü Erdoğan Arıca’ya kavuştu. Arıca döneminde tam 15 hafta sonra ilk altının dışına çıkarak playoff’u zora sokan Yeşil Kırmızılılar son bir atakla üç haftalık galibiyet serisi yakaladılar ve ligi beşinci sırada tamamlamayı başardılar.

Karşıyaka adına bu sezon en öne çıkan isim tecrübeli forvet Okan Öztürk oldu. Ligi 13 golle tamamlayan Okan, hem saha içinde hem de saha dışında takımın lideriydi. Bu sebeple daha ilk sezonunda kaptanlık görevine de getirildi. Onun dışında genç Taha da bu sezon çalışkanlığıyla övgü alan isimlerin başında geldi. Birçok futbolcunun adı bir sporcuya yakışmayacak olaylarla anılırken o profesyonelliği ile ağabeylerine örnek oldu. Orta sahadaki bitmek bilmeyen enerjisiyle de çoğu maçta takımın ayakta kalmasını sağladı.

En büyük hayal kırıklığı ise hiç şüphesiz defans hattıydı. Daha önce birlikte oynamış ve birbirini iyi tanıyan Fuat – Ufuk ikilisinin bir araya getirilmesiyle beklentiler hayli yükselmişti ama özellikle Ufuk bu beklentileri karşılamaktan çok uzaktı. Geçtiğimiz sezon gol krallığını 3. sırada tamamlayan Emrah Bozkurt ve daha önce bu ligde şampiyonluk yaşayan Serdar Sinik de hayal kırıklığı yaşatan diğer futbolculardı.

Genel itibariyle Karşıyaka pozitif futbol oynamaya çalışan ama sık teknik direktör değişiklikleri yüzünden idealini bir türlü bulamayan ve bu yüzden ne yapacağı kestirilemeyen bir ekip görüntüsü çizdi. Özellikle ilk 11’in şablonunun bir türlü oturmaması belki de Karşıyaka’nın ligi çok daha iyi bir pozisyonda bitirmesini engelledi.

Konyaspor

Konyaspor 2009-2010 sezonunun açık ara en dramatik takımıydı. Süper Lig’den yeni düşmenin kazandırdığı kadro avantajıyla hemen öne çıkıp liderliği aldılar. Artık herkes Konyaspor’un kesin şampiyon olacağını söylüyor ve ikincilik yarışı hakkında konuşuluyordu. 15. haftanın sonuna kadar da bu pozisyonlarını korudular ancak ne olduysa bundan sonra oldu. Giresunspor mağlubiyetiyle girilen fetret devrinden bir daha çıkış mümkün olmadı.

Büyük umutlarla ama transfer yapılamadan girilen ikinci yarı da mağlubiyetle başladı. Teknik direktör Hüsnü Özkara sürekli umut dolu açıklamalar yapsa da tünelin ucundaki ışık giderek azalıyordu ki kaçınılmaz olan gerçekleşti. 22. haftanın sonunda Özkara’nın işine son veren yönetim, yerine Altay’dan ayrılan Fuat Yaman’ı getirdi. Ne var ki bu değişim de düşüşe ilaç olmadı. Fuat Yaman’ın görevde kalabildiği beş haftada Konyaspor hiç kazanamadı. Üç mağlubiyet ve iki beraberliğin ardından Fuat Yaman da gönderildi ve yerini Ziya Doğan aldı.

Takımın ardı ardına tökezlemesi yetmezmiş gibi bu süreçte bir de şike skandalı patlak verdi. Takımın birinci kalecisi Recep Öztürk, Bochum Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında tutuklandı. Buna rağmen Konyasporlu futbolcular, aynı zamanda Ziya Doğan’ın ilk maçı olan sıradaki Kocaelispor mücadelesini kazanıp az da olsa moral bulmuşken çok daha üzücü bir olay meydana geldi. Takımın en önemli oyuncusu Branimir Poljac vahim bir trafik kazası geçirdi. Bir süre hayati tehlikesi devam eden Norveçli oyuncunun bundan sonraki hayatına felçli olarak devam edeceği açıklandı. Bu olayın üzüntüsüyle çıkılan Hacettepe maçı kaybedilse de Konyaspor, bundan sonraki haftalarda toparlanma sürecine girdi. Playoff’u garantilemiş olarak çıktıkları son haftadaki Altay maçına kadar bir daha hiç yenilmediler.

Şimdi önlerinde sadece üç tane maç var. Playoff oynayacak dört takım arasında en moralsiz olan onlar ama kadrolarının kalitesi ve Ziya Doğan faktörü hiç de yabana atılmamalarını gerektiriyor.

17 Mayıs 2010


Saat 21:45'e yaklaşırken Beşiktaş'ta, normalde maç izlemeye pek de müsait olmayan bir mekanda televizyonun başındaydım. Kaderin bir cilvesi olarak Bursaspor'u destekleyen Beşiktaşlılar'la birlikte Fenerbahçe - Trabzonspor maçını izliyorum. Dakikalar ilerledikçe sebebinin soğuk olmadığını düşündüğüm bir titreme gelmeye başladı. Öyle bir konsantre olmuşum ki sanki Fenerbahçe'nin dalga dalga gelen ataklarında toplara kaleci Onur'la beraber uçuyorum. Bir Karşıyakalı olarak en büyük ikinci düşmanımın şampiyon olması için uğraşıyorum.

Sonunda bitmek bilmeyen dakikalar tükendi ve kendimi yüzümde aptal bir gülümsemeyle sanki benim takımım şampiyon olmuş gibi sevinirken buldum, ellerim havada Anadolu diye bağırırken. Anlayacağınız kimin şampiyon olamadığıyla hiçbir ilgisi yoktu bu halimin. Sadece Anadolu'dan bir şampiyon çıkmasıydı derdim. Haftalardır Bursa'yı destekliyorum diye bana kızan arkadaşlarıma hep şunu dedim: İsterse Göztepe şampiyon olsun ama artık Anadolu'dan bir şampiyon çıksın. Bu düzen bozulsun. Diğer takımlar da olabiliyormuş diyebilsin.

Ve sonunda oldu. Önümüzdeki sezon son şampiyonun Anadolu'dan olduğu bir lig oynanacak. Artık model belli. Eski düzene dönülüp dönülmeyeceğini Bursaspor ve diğer takımlar belirleyecek. Bundan sonra ipler İstanbul'un elinde değil. Umuyorum devamı gelecek ve her geçen gün daha adil, daha rekabetçi bir düzenin oturmasıyla bir gün büyük takım - küçük takım diye bir şey kalmayacak. Uzatmayayım. Bu sezon o formayı terletip, bileğinin hakkıyla şampiyon olan bütün Bursaspor'lu futbolcuları gözlerinden öpüyorum. Hepinize helal olsun.

Şampiyon Bursaspor! Şampiyon Anadolu.

10 Mayıs 2010


Hafta sonu TB2L Final Grubu maçlarını izlemek için Sinan Erdem Spor Salonu'ndaydım. Maçların Beko Basketbol Ligi'ne yükselecek takımları belirlemek kadar Dünya Şampiyonası için de önemi vardı. Zira şampiyonanın kalbinin atacağı salon olan Sinan Erdem test edilecekti. Bu yüzden ilk olarak salondan bahsetmek gerekir sanırım.

İçini ilk defa gördüğüm Sinan Erdem Spor Salonu beklediğimden çok daha güzel çıktı. Biz genelde böyle dev yapıları beton yığınına çeviririz ama bu sefer çok şık bir işe imza atılmış. Özellikle orta kattaki localar bambaşka bir hava katmış. Tabii ki bazı eksiklikler var ama genellikle ince iş. Yalnız bir tane çok büyük eksik var. O da tavan skorbordu. Maalesef tavan Abdi İpekçi'dekine benzer bir skorbordu taşıyamıyormuş. Bu yüzden böylesi bir salonda dam üstünde saksağan gibi duran klasik skorbordlarla idare edilecek. Bunun haricinde genel olarak beklediğimize değmiş. Özellikle ulaşım açışından, sapa Abdi İpekçi'ye göre çok rahatlayacağız. Sadece bu bile, bu salonu sevmek için yeterli bir sebep. İlerleyen günlerde burada uluslararası bir özel turnuva da düzenlenecek. O zaman salonun iyi veya kötü yanlarını daha iyi anlayacağız.

Gelelim maçlara. İlk maç, Yozgat ayağının sonucunda büyük avantaj kaybeden iki ekip, Hacettepe Üniversitesi ve Torku Selçuk Üniversitesi arasındaydı. İstanbul'a 3'te 0'la gelen Selçuk için ölüm kalım mücadelesi olduğundan daha stresli olan taraf onlardı. Hacettepe de ilk dakikalarda biraz tutuk görünse de yavaş yavaş oyunun kontrolünü aldılar. Selçuk anlamsız bir şekilde şuta yönelik hücumlar oynadıkça da maç otomatikman Hacettepe'ye geldi. Selçuk'un 33 tane 2 sayılık atış denerken 30 tane 3 sayılık denediğini söylersem ne kadar dengesiz bir hücum organizasyonu sergiledikleri gözünüzün önünde canlanır sanırım.

Bu maçın ardından Trabzonspor - Olin Gençlik mücadelesi vardı. Hafta sonunun kaderini çizecek maç buydu ve önemine yakışır bir şekilde zevkli, mücadeleli ama garip bir maç oldu. Toplam 93 sayı oldu ve yalnızca bir oyuncu çift haneli skor üretebildi. Trabzonspor seyircinin de gazıyla maça 7-0'lık seriyle başladı. Ancak futbola haddinden fazla aşina ama basketbola da bir o kadar uzak olan Trabzon seyircisi takıma desteğin değil kendi şovunun peşine düşünce işler değişti. Olinliler'in açtığı Ultraslan pankartının üstüne bir anda ortalık karıştı. Tabii ki bu tamamen provokasyon amaçlı bir hareketti ama böyle her tahrike kapılırlarsa TBL'de çok ceza yerler. Basketbol kendi özel seyircisini yaratan bir spordur. Umarım bu Trabzon'da da gerçekleşir de böyle manzaraları çok sık görmeyiz. Bu kargaşa sırasında Olin 8-1'lik seri yakalayarak durumu eşitledi.

Trabzon 11-8 önde başladığı 2. çeyrekte ilk basketi 6:17'kala bulabilse de bir anda açılıp farkı 11'e çıkardı. Bunun üzerine mola alan Olin, alan savunmasından vazgeçince yeniden direnç kazandılar ve oyun dengelendi. Ne var ki adeta periyot skoruyla (26-18) biten devrenin ardından, geri kalan bölüm Olin için çok zor geçecekti. Çünkü en çok direnç gösteren oyuncularından biri olan 35'lik Engin Algın devrenin bitişine 24 saniye kala 3. faulünü yaptı. Devre boyunca genel manzara penetreyi zorlayarak bol bol faul kazanan ama bunları sayıya çeviremeyen bir Trabzon ve oyunda kalabildiği sürece topu Engin'e indirmeye çalışan ama o kenara geldiğinde şuta abanan Olin'den ibaretti.

3. çeyrekte ise roller değişti. Trabzon 3 dakikada faul hakkını doldururken Olin'in henüz faulü yoktu. Trabzon'a sadece 6 sayı şansı verdikleri bütün bir çeyrek boyunca iyi savunmayla farkı 3'e kadar indirdiler ve maça yeniden ortak oldular. Bunun moraliyle başladıkları son çeyrekte de 7.14 kala ilk kez öne geçtiler (35-36) ama geçmez olaydık demişlerdir sanırım. Maç boyunca pek ortalıkta gözükmeyen, zaten sadece 10 dakika oynayan Melih Kabakçı'nın üst üste 3 üçlük bulduğu süre zarfında 14-1'lik seri yakalayan Trabzonspor bir anda aldı maçı götürdü.

Böylece daha ilk günden iki takımın kaderi çizilmiş oldu. Trabzonspor, Olin Gençlik'i yenerek çıkmayı, Torku Selçuk Üniversitesi de Hacettepe'ye yenilerek çıkamamayı garantiledi. Bu yüzden de pazar günkü Olin Gençlik - Hacettepe maçına kadarki maçlar formaliteye dönüşmüş oldu. Maalesef bu maçın ancak son periyoduna yetişebildim. Maç boyu Olin kaçmış, Hacettepe kovalamış. Son periyotta da yakaladılar ama nefesleri yetmedi. 65-58'lik skorla galip gelen Olin, TBL'ye çıkan ikinci takım oldu.

Gelelim genel gözlemlere. Açıkçası bu dört takımın dördü de TBL'de ihtiyaç duyulanın yarısı kaliteye bile sahip değiller. Hepsi mücadele ağırlıklı, yeteneğin çok ön plana çıkmadığı basketbol oynadılar. Hakemler de sertliğe gereğinden fazla müsaade edince maçlar kavga dövüş kıvamında geçti. 6 maçta da aynı senaryo yaşandı. Maçların başlarında içeriye top indirmeye çalışan, penetreleri zorlayan oyuncular sonlara doğru sertlikten yılıp sürekli üçlük zorlamaya başladılar. Hatta daha iyi üç atan TBL'ye çıktı bile diyebiliriz. Takımların hiçbirinde genç yetenek diyebileceğimiz bir oyuncuya rastlamamak şaşırtıcı oldu. Biraz ışığı olanların hepsi 87 ve öncesi doğumluydu. Bir tek Trabzonspor'dan 90 doğumlu Volkan İncekara çabukluk sorununu aşabilirse bir yerlere gelebilir gibi görünüyor.

Yani Trabzonspor'un ve Olin'in çok ciddi transferler yapmaları gerekiyor. İki takımdan da en fazla üçer oyuncu TBL'deki kadrolarda bulunabilir. Gerisi gereksiz ağırlık olur. Şahsen özellikle seyirci evrimini gerçekleştirmiş ve her maç salonunu dolduran bir Trabzon'un her zaman bu ligde olmasını isterim. Önümüzdeki sezon için Medical Park'la isim anlaşması da yapmışlar. Mutlaka iyi bir bütçeleri olacaktır. Yalnız baş antrenör Alaeddin Yakan'ın bile basın toplantısında 4 büyük kavramından bahsetmesi endişe verici. Acilen bu futbol kafasından sıyrılmaları gerekiyor. Türkiye'de basketbol ve futbol geceyle gündüz gibidir. Adapte olamazlarsa bu macera bekledikleri kadar güzel geçmez. Neyse uzatmayayım. Bekleyip göreceğiz. Şimdilik iki takımı da tebrik ediyor ve hoşgeldiniz diyorum.

6 Mayıs 2010


Geçen sene Yenikent'te, 5 maç ceza almamızla sonuçlanan olaylar hala hatırlarda. Bütün sezon biriken sinir, stres Playoff finalinin kaybedilmesiyle açığa çıkmış ve büyük bir facianın eşiğinden dönülmüştü. O gün ciddi bir yaralanma hatta ölüm yaşanmaması büyük şanstı.

O gün sahada mücadele eden kulüplerden Kasımpaşa şimdi Süper Lig'de. Karşıyaka ise Süper Lig şansını bir daha denemek için bu sene de Playoff oynayacak. Playofflar'ın yeri uzun süredir biliniyordu ancak stadlar tartışma konusuydu. Beklenti Ali Sami Yen ve İnönü'ydü. O yüzden bugün açıklanan karar büyük şaşkınlık yarattı. Maçlar 17, 20 ve 23 Mayıs tarihlerinde Ali Sami Yen ve Kasımpaşa stadlarında oynanacakmış.

Bu kararın üstüne elden gelen tek şey buyur buradan yak demek. Bu yapılan yangına körükle gitmekten başka bir şey değildir. Geçen sene Ankara'da 10000'e yakın Karşıyakalı vardı. Bu sene ulaşım ve konaklama imkanlarının zenginliği ve Karagümrüklüler'in de katılımıyla bu sayının 15000'in üzerine çıkması bekleniyor. Bu kadar yoğun katılımın beklendiği maçlar nasıl 10000 kişilik bir stada verilir? Hadi bu göz önüne alınmadı diyelim. Kasımpaşa'nın göbeğindeki stadın etrafında, Kasımpaşalılar ve Karşıyakalılar hatta Kasımpaşalılar ve Karagümrüklüler arasında olaylar çıkmasının kesin olduğu bilinmiyor mu? Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır? Sonra da çıkacak ve vay efendim Karşıyakalılar şöyle böyle, her yerde olay çıkarıyorlar diyecekler. Yok öyle yağma. Bu stad değişmediği sürece çıkacak olayların bir numaralı sorumlusu Federasyon'dur. Skandal bir kararla insanları ateşe attılar.

Buradan Türkiye Futbol Federasyonu'na sesleniyorum. İstanbul'da onca stad var. Acilen girdiğiniz bu yoldan dönmeniz lazım. Bu kararın altında kalırsınız. Kendinizden başka kimseyi de suçlayamazsınız. Çıkabilecek değil çıkacak olaylardan bahsediyoruz. Orada bir kişinin kılına zarar gelse vebali sizin olur.


Şehir uzak, hava sıcak, gün çarşamba, saat 15:45. Bir tek, atletizm pistini saymazsak stad güzel ama yetmiyor işte ahvali düzeltmeye. Hali hazırda büyük maçlarda iyi futbol beklenmez diye yalandan bir avuntumuz da varken, minimum beklentilerle geçtim ekranın başına.

İstekli ama yorgun, bitkin, halsiz ve en önemlisi stresli. Fenerbahçe'nin maçın özellikle başındaki ve daha sonra genelindeki görüntüsünü bu şekilde özetlemek mümkün. Aksine Trabzonspor ise isteğin yanına enerjiyi de eklemiş bir toplulukla dizilmişti sahaya.

Vederson'un 11'de olduğu maçlarda ekranın soluna bir şerit çekmek lazım. Zira o olduğunda sol taraftan bir halt olmayacağı bariz. Bu durumda gözler Emre'ye ve Gökhan Gönül'e kayıyor ama bu maça onlar da çok farklı başlamadı. Trabzonspor ise göbeğe yığdığı Colman, Alanzinho ve Engin'le eşeğe basar gibi bastı ve hemen her baskıda topu kaparak direkt kaleye yöneldi. Bu şekilde gelişen bir atakta, daha 5. dakikada Umut pozisyonu ziyan etmese maç daha başlamadan bitmiş olacaktı. İlk yarı boyunca tekrar tekrar bu senaryoyu izledik. Trabzonspor yalandan hazırlık pası bile yaptırmadı Fenerbahçe'ye. Öyle ki 31. dakikada Alex 1. bölgeye kadar gelmek zorunda kaldı topu çıkartabilmek için. Dün sahada bildiğimiz, tanıdığımız Umut yerine, 2010'un başında hepimizi şaşkına çeviren Umut olsa maç tarihi farka gidebilirdi. Fenerbahçe'den intikam almaktan başka hiçbir şey düşünmeyen, kupayı falan zerre umursamayan Burak'ın saçmalıklarına ise denecek bir şey yok.

55. dakikada gelen Alex'in golü yanlış hatırlamıyorsam Fenerbahçe'nin kaleye ilk şutuydu. Şapka çıkartılacak bir gol olduğunu söylemeden geçmemek lazım ama kupayı getiren gol olmadığı da belliydi. Fenerbahçe'nin bu oyunla 35 dakika daha gol yememesi imkansızdı ki bir değil tam üç tane yediler. Skoru eşitleyen golde Umut'u bomboş bırakan Bilica bu haliyle bizim halı saha kadrosuna giremez. Engin'in golünde Fenerbahçe adına o ana kadar sahanın en iyisi olan Lugano'nun yaptığı gölge savunma da görülesiydi! 80. dakikada gelen bu golden sonra Fenerbahçe'nin maçı bırakması, Ömer Üründül'ün bile görebildiğini Daum'un görememesi falan olacak işler değil. Eh böyle olunca da Colman da geldi 90'da kaymağını koydu. Tam süper oldu.

Stratejik, jeopolitik, konjonktürel vs. her türlü önemi üst düzeyde bir maçtı. 27 yıllık hasret, Şenol Güneş sonrası dönemde oynadığı futbolla her şeyin en güzelini hak eden Trabzonspor'un, sezonu en azından kupayla kapatma ihtimali ve de iki hafta sonraki esas finalin provası...

Sonuç? 27 oldu 28. Trabzonspor hak ettiğini aldı. Provada da başrol oyuncusunu değiştirtti. 2 hafta sonraki maç için dünü baz alacaksak ağır favori Trabzonspor'dur. Tabii bu Fenerbahçe bu hafta Ankaragücü'nü geçip de kendini son haftaya sallayabilir mi? Orası da meçhul.

4 Mayıs 2010


Takım sporlarında, Avrupa'da sezonun en büyük sürprizine imza atan, mucizenin -Belgrad hali Partizan’da Final Four hazırlıkları tamam. Pionir’de Maccabi’yi, 20.000 kişilik orduyla deviren Sırplar’ın arkasında bu sefer çok daha fazla insan var. Paris’in Bercy salonunda taraftar desteğini daha az hissedecekler ama mucizenin dayanılmaz hafifliğine kapılan bütün basketbolseverlerin kalbi de onlarla birlikte atacak.

Efes Pilsen’in 2000’de Asvel’le oynadığı, yürek hoplatan serinin ardından Selanik’teki Final Four’a gidişinin üzerinden tam 10 yıl geçti. Efes Pilsen, bir maç sonra Avrupa’nın en büyüğü olacak Panathinaikos’a yarı finalde yenilmesine rağmen üçüncülük maçında Barcelona’yı devirerek teselli bulmuştu. Güzel günlerdi... O zamandan beri ne Efes Pilsen ne de başka bir Türk takımı bu başarıyı tekrarlayamadı. Kronik Türk istikrarsızlığını bile aratacak istikrarlı bir başarısızlık dönemine girdik. Ne var ki bu sefer yalnız değildik. Bu yıla gelene kadar geçen dokuz sezonda yalnızca beş ülke Final Four’a takım gönderebildi: İspanya, İtalya, İsrail, Rusya ve Yunanistan. Basketbolu zekâyla oynama hususunda zirvede bulunan ve hemen her sene dünya basketboluna bir süper yıldız armağan eden Yugoslav ekolü ülkeler bile bize eşlik ettiler. Vaziyetin sebepleri, özellikle bizimle ilgili olanlar bambaşka bir yazının, hatta yazı dizisinin konusu olur. O yüzden bu konuyu şimdilik rafa kaldırıp bu seneki Final Four’un ve onu özel kılan takımın hikâyesine dönelim.

Bu sene Paris’te yer alacak takımların hikâyeleri farklı kalemlerden ve farklı bakış açılarından sayısız kez yazılacak. Birçoğu finalin maç saati sıfırlandığında topu çemberden daha çok geçirmiş olana övgülerle dolu olacak ancak bana göre herkesin hikâyesinde, maçların sonundaki akibetleri ne olursa olsun başrolde yer alması gereken bir takım var: O da tabii ki Partizan. Beş ligin hegemonyasını, mütevazı ve bir o kadar da genç kadrolarına rağmen yıkarak Final Four biletini ceplerine koydular.

Sezon Sancılı Başladı

İmkansız görüneni başaran kadro galibiyet için kenetlenirken.

Dusko Vujosevic yönetimindeki Partizan, yolculuğa okulun pek de popüler olmayan, servis araçlarının ön koltuklarında oturan öğrencileri misali başladı. Sıradan görüntüleriyle kimsenin dikkatini çekmiyorlardı ancak sezon sonunda arkayı dörtleyenlerden biri olduklarında artık herkesin dilindeydiler.

Sezona Efes Pilsen’in de bulunduğu grupta, dört maçta yalnızca bir galibiyetle başladıklarında doğal olarak Top 16’ya bile kalamayacakları düşünülüyordu ancak Olympiacos’a karşı evlerinde oynadıkları beşinci maç kaderlerini yeniden yazdı. 26 Kasım’daki bu maçı da içine alan bir buçuk ayda ilk olarak bir darbe de grup lideri Unicaja Malaga’ya vurdular ve toplamda altı maçta dört galibiyet alarak grubu 3. sırada tamamlamayı başardılar. Bu dönemden bahsederken Aleks Maric için bir parantez açmamak olmaz. Birkaç ay öncesine kadar neredeyse kimsenin haberdar olmadığı, Euroleague’de ilk sezonunu geçiren Sırp asıllı Avustralyalı pivot aralık ayında tozu dumana kattı. İki defa haftanın MVP’si seçildiği ayı, 22 sayı ve 11,6 ribaunt ortalamalarıyla tamamladı. Doğal olarak aralık ayı bittiğinde ayın MVP’sinin karşısında da onun ismi yazıyordu.

Top 16’da Ölüm Grubu

Kecman ve Rasic, Barcelona galibiyetini kutluyor.

Ne var ki ocakta peri masalının sona erme ihtimali belirdi. Barcelona, Panathinaikos ve Maroussi’nin bulunduğu ölüm grubuna düşmüşler ve buralara kadar gelmelerini sağlayan Aleks Maric’i sakatlık yüzünden kaybetmişlerdi. Yunanistan’daki ilk maça, son şampiyonun evine giderlerken akıllarında tek düşünce vardı: İyi savunma yaparsak bir şansımız olabilir. Maçın başında evdeki hesap çarşıya uymadı. Yunan ekibi, Partizan potasına daha ilk yarıdan 42 sayı bıraktı ancak ne olduysa ikinci devrenin başlamasıyla oldu. Sırplar koca bir ikinci yarı yalnızca 17 sayı yediler ve 64-59’luk skorla OAKA’dan sezonun en büyük sürprizine imza atarak ayrıldılar. Maric’in eksikliğini hücumda 13 sayı atan 1990 doğumlu Jan Vesely, savunmada ise 4 blokla oynayan 2.29’luk Slavko Vranes kapatıyordu.

Ama görüp görebileceklerimiz sadece bu maçta yaşananlardan ibaret değildi; dahası da vardı. İkinci maçta rakip, sezonun tek namağlup takımı Barcelona’ydı. Partizan, her baskete gol kadar sevinen, ateşli deyip geçersek ayıp edeceğimiz, en iyisini bir acayip topluluk diyerek tanımlamaya çalışmaktan vazgeçerek yapacağımız taraftarı önünde maça 10-0’la başlıyor ve olacaklar hakkında sağlam ipuçları veriyordu. Kolay teslim olmaya hiç niyeti olmayan Barcelona toparlansa da maçı ancak uzatmaya taşıyabiliyor, sonunda sezonun ilk mağlubiyetine razı oluyordu. Bu iki galibiyetle kapıyı ardına kadar açan Partizan’a kalan maçlarda aldığı tek galibiyet, Barcelona’nın diğer bütün maçlarını kazanmasının da yardımıyla yeterli oldu ve kendilerini son şampiyonu saf dışı etmiş bir şekilde Playoff’ta buldular.

Son Kurban Maccabi

Pionir'de artık klasikleşen maç öncesi şovlardan birisi.

Playoff’ta rakip, bir sene ayrı kaldığı Final Four’a geri dönmek isteyen Maccabi Electra’ydı ancak gafletleri, isteklerine ağır bastı. Evlerinde 21 sayı öne geçtikleri ilk maçı 9’da 7 gibi insanüstü bir üçlük performansı sergileyen, bir zamanlar bu topraklara da uğrayıp aradığını bulamayan Dusan Kecman’ı durduramayarak Partizan’a teslim ettiklerinde ev sahibi avantajından çok daha fazlasını kaybettiler. İkinci maçı 20 sayı farkla kazansalar da Belgrad’da başlarına gelecekleri henüz bilmiyorlardı. 30 Mart ve 1 Nisan tarihlerindeki iki maçta Pionir’e toplanan güruh kadar etkili, istekli ve ne yaptığını bilen taraftar kitlesi basketbol tarihinde daha önce görülmüş müdür ya da bir daha görülür mü? Bu soruya, evet cevabı vermek hayli zor; böylesi bir ortamdan galibiyet çıkarmak daha da zor. Zaten çıkmadı da ve Partizan, 12 yıl sonra Final Four’a döndü. Bu iki maçta öne çıkan isim ise geçen yıl Mersin Büyükşehir Belediyesi’nde forma giyen Bo McCalebb’di (18 ve 19 sayı).

Artık önlerinde yalnızca iki maç var. 1992’de İstanbul’da elde ettikleri Avrupa’nın En Büyüğü unvanına yeniden ulaşma şansına sahipler. 7 Mayıs’taki ilk maç peri masalını başlatan galibiyeti aldıkları Olympiacos’a karşı. Kazanırlarsa finalde Barcelona – CSKA maçının galibi onları bekliyor olacak. Tabii ki Final Four, sıradan grup maçlarına benzemez. Bu sefer işleri çok daha zor. Normal olan, sessiz sedasız dördüncü olup şimdiye kadar yaptıklarıyla hatırlanmaları ama spora romantizm penceresinden bakabilenlerin tek bir arzusu var: Basketbolun gelenek ve kültüre dayandığını, 12 cesur yüreğin milyonlarca dolardan her zaman daha değerli olduğunu, cesaretli ve azimli olursanız ve de en önemlisi bu oyunu sadece oyunun kendisini sevdiğiniz için oynarsanız imkânsızın farazi bir kavrama dönüştüğünü kanıtlayanların şampiyonluğa ve unutulmaz mertebesine ulaşmasına şahit olmak.

28 Nisan 2010


Tam 40 yaşında ama ilk günkü hevesle basketbol oynamaya devam ediyor. Bu yaşına rağmen TBL'de 16, Euroleague'de 20 dakika ortalamayla sahada kalabiliyor. Tabii ki artık gücünün yetmediği, tempoyu kaldıramadığı anlar yaşıyor ama elinden geleni yaptığından bir an bile şüphe edemiyorsunuz.

Damir Mrsic, "Takıma faydam olduğu sürece oynamak istiyorum." diyor. Ne var ki çoğu oyuncu gibi takıma faydalı olamayacağı günleri yan gelip yatarak beklemiyor. Hala A takıma yeni girmeye çalışan bir genç oyuncu gibi, hatta tecrübesinin verdiği olgunlukla daha da ciddi bir şekilde antrenmanlarını yapıyor.

Dün akşam Fenerbahçe'nin şut çalışması ağırlıklı geçen antrenmanının bir bölümünü izledim. Takımın geneline bitse de gitsek havası hakimdi diyebilirim. Ancak bir kişi vardı ki olaya diğerlerine göre bambaşka bir açıdan baktığını hemen anlayabiliyordunuz. Şut atmaya, hiç oyalanmadan herkesten önce başlayan Mrsic, diğerleri duşunu alıp giyindiğinde hala serbest atış çalışıyordu. Serdar Apaydın elinden topu zorla almasa geceye kadar da devam edecek gibi bir havası vardı.

Mrsic bu sezon ligde ve Euroleague'de oynadığı 30 maçta maç başına sadece 1,4 serbest atış kullandı. Yani onun serbest atış performansının bir maçın skorunu etkilemesi çok sık gerçekleşecek bir durum değil ancak ne olur ne olmaz diye de bir şey var işte. O da bunun farkında olarak bu yaşında hala, otomatiğe bağladığı atışları -gözümden kaçan olmadıysa yüze yakın serbest atıştan yalnızca birini kaçırdı- çalışmaya devam ediyor. %40'la serbest atan Vidmar ise Mrsic'ten 20 dakika önce duşa gidip, Mrsic'in esneme hareketleri yaptığı esnada gayet rahat bir şekilde onun yanına laklak yapmaya geliyor. Eh ne demişler? Çalışan kazanır elması kızarır.

27 Nisan 2010


1. Lig'de bugünkü 18 takımlı formata geçildiğinden beri, 8 sezonda 46 farklı takım mücadele etti. Yani ligden şimdi buralarda olmayan 28 takım gelmiş geçmiş. Debisi yüksek bir lig diyebiliriz sanırım. Peki bu lige yeni düşenler veya çıkanlar, yani ligin çaylakları bu debiye ne kadar kapılmış acaba?

Lige çıkarak gelenlerle başlayalım. Geçtiğimiz 7 sezonda bekleme yapmadan kendini Süper Lig'e atan yalnızca üç takım var. Bu takımlar Erciyesspor (2003/2004), eski adıyla Gençlerbirliği Oftaşspor yeni adıyla Hacettepe (2006/2007) ve Kasımpaşa (2006/2007). Görüldüğü üzere 2006/2007 yeni çıkan takımların sezonu olmuş. 3 sezondur bunu başaran çıkmadı. Geri kalan iki haftada Bucaspor yerini koruyabilirse bunu başaran 4. takım olacak.

Bir de çıktığı gibi düşenler var tabii ama bunların da sayısı yine sadece 3 ve aynı çıkanlarda olduğu gibi iki tanesi aynı sezondan: 2004/2005 sezonunda Sarıyer ve Fatih Karagümrük, 2008/2009'da Güngören Belediyespor. Ne var ki bu takımların sayısının dörde çıkması an meselesi, beşe çıkması ise ihtimal dahilinde. Şu an 17. sırada bulunan Dardanelspor ve 14. sırada bulunan Mersin İdmanyurdu düşme korkusunu oldukça yakından hissediyorlar.

Lige düşerek gelenlerin Süper Lig'e yükselme oranı ise doğal olarak biraz daha fazla. Bugüne kadar 1. Lig'e düşen 21 takımın 5'i ilk sezondan yukarı dönmeyi başarmış. 2002/2003'de Çaykur Rizespor, 2005/2006'da Sakaryaspor (playoff), 2007/2008'de Antalyaspor ve 2008/2009'da iki takım birden; Manisaspor ve Kasımpaşa (playoff). Aralarından şampiyon olabilen tek takım ise Manisaspor. Bu sezon bu başarıyı göstermeye aday tek takım Konyaspor. Aslında ligin başında açık ara lider giden ama ilerleyen haftalarda inanılmaz bir düşüşe geçen Konyaspor'un hala playoff'tan yükselme şansı bulunuyor.

Geldiği gibi, ben burayı da beğenmedim, zaten paraşütümü evde unutmuşum diyen takım sayısı ise yalnızca iki. 2003/2004'te Göztepe ve 2004/2005'te Adanaspor. İkisinin de maddi sorunlar yüzünden bu kötü durumu yaşadıklarını hatırlatmak lazım. Bu sezon benzer sıkıntılar yaşayan Kocaelispor'un da bu takımların arasına katılması garantilendi. Ligin başından beri son sıraya demir atan Yeşil Siyahlılar'ı önümüzdeki sene 2. Lig'de izleyeceğiz. Düşme hattındaki bir diğer takım olan Hacettepe de kendini kurtaramazsa paraşütsüz düşenlerin sayısı bir anda 2'den 4'e çıkacak. Bu iki takımı bir kenara bırakırsak, son dört senede hiç iki sezon üst üste düşen takım olmamasına rağmen, 4 tane düştüğü gibi geri çıkan takım olması gösteriyor ki, 1. Lig ile Süper Lig'in arası giderek açılıyor. İki lig arasındaki gelir uçurumu yüzünden, düşerek gelen takımlar çok daha üstün kadrolarla yeni sezona başlıyorlar ve diğer takımları kolaylıkla sürklase edebiliyorlar. Özellikle son yayın ihalesinin ardından bu tablonun daha da vahim hale gelmesini bekliyorum. Önümüzdeki sezondan sonra yani 2011/2012'den itibaren Süper Lig'e yükselmek muhtemelen iyice zorlaşacak ve her sene 1-2 takım düştüğü gibi geri dönecektir.

25 Nisan 2010


Küfür kabul edilen bir kelimeyi ilk ne zaman duyduğumuzu bilemeyiz herhalde ama ağzımızdan çıkışı genellikle ilkokul sıralarına tekabül eder. İlk başlarda, koç, adidas gibi 8. sınıf espri/küfür karışımlarıyla yaparız ısınma turlarını. Lise ve üniversite çağlarına geldikçe de repertuvar genişler. Erkek çocukları doğal olarak at başı önde giderler ama kızlar da pek çaktırmasalar da fena değillerdir. Sonuç olarak zamanla bir noktalama işareti olarak amına koyayım kıvamına geliriz. Daha gitmediğim için doğrulayamıyorum ama askerlikte, bu küfür mevzusunun zirve yaptığı, başka hiçbir yerde duyulamayacak çeşitleriyle karşılaşıldığı söylenir.

Dünya dillerinin hemen hepsinden sözcük sayısı olarak gerideyizdir ama artık atasözü halini almış küfürlerimiz bile olduğunu düşünürsek küfür çeşitliliği açısından sanırım bizimle yarışmaya kalkışabilecek bile yoktur. Gün olur devran dönerin horozlu tavuklu versiyonu veya bahtsız bedevi hikayesi gibi yaratıcı eserlerin karşısına elin oğlunun fuck'la çıkması abesle iştigal olur tabii ki. Yani küfürün bizim kültürümüzde belki haddinden fazla da olsa bir yeri vardır. Aramızda bugüne kadar şöyle bağıra çağıra, ağız dolusu bir küfür etmemiş yoktur herhalde. En terbiyelimiz, en azından on tane okkalı küfür bilir. Küfür bizdendir, candır, bazen bıktırsa da çoğu zaman güldürür. Komedi filmlerinde en çok küfüre güleriz. İnternetten birbirimize yolladığımız ses kayıtları, videolar, animasyonlar büyük çoğunlukla baştan aşağı küfür doludur. Bayılırız! Tekrar tekrar izler veya dinleriz.

Sonra bir gün bir stada gideriz. Dakika bir, gol bir. Hemen bir küfürlü tezahürat başlar ve biz nedense çok şaşırırız. Aaa der yanımızdakini dürteriz. Baksana ya küfür ediyorlar falan...2500 kişilik anketlerin standart kabul edildiği, 70 milyonu yansıttıklarının düşünüldüğü bir ortamda 50000 kişinin toplu halde yaptığı bir işi nedense garipseriz. Sürü psikolojisi, stada girince insanların metamorfoza uğraması gibi salakça bahaneler bulup bu sözde ayıbı örtmeye kalkarız. Ama işte çocuklar falan, kötü etkileniyorlar filan diye de toplumsal kaygımızı ön plana çıkartırız. Kendi çocukluğumuzu, daha ilkokul sıralarında başlayan küfür maceramızı unutarak.

Bıraksak bu işleri!

Ben kendi adıma, ne bir kişinin ne bin kişinin ne de elli bin kişinin küfür etmesinden rahatsız olmam. Ne başkasına ne de bana. Olana da bir anlam veremiyorum. Nedir yani? Küfür duyduğunda isilik olmak tarzı rahatsızlığı olan bir insan yok bildiğim kadarıyla. Küfür, insanların hoşnut olmadıkları durumları, tepkilerini veya hislerini abartılı ve şiddetli bir şekilde dile getirmelerinden fazlası değildir aslında. Alınacak, gocunacak bir şey yok bunda. Ama çocuklar diyenleri duyar gibiyim şu an. Açıkçası bugüne kadar çok küfür duydu diye gelişimini tamamlayamayan, başına fena şeyler gelen bir çocuk görmedim ben. Bilakis, erkek çocuğuysa ve orijinal olanlarından bir iki tane kaparsa, ufak yaşlarda karizma yapar, piç takılır, güzel kızları kapma şansı artar.

Peki bunca şeyi ben niye yazdım? Malum Mehmet Demirkol, bir Beşiktaş taraftarına küfürlü bir şeyler söylemiş. Beşiktaş taraftarları da buna pek alınmış, pek kızmışlar. Akşamına ise bu sefer Beşiktaş taraftarları, tabii ki Demirkol'u da içine katarak neredeyse bütün Türkiye'yi sıradan geçirdiler. İronik mi? Evet. Yanlış mı? Hayır! Bu işin doğrusu yanlışı yok çünkü. Öyle uzun uzun tartışmanın ise hiç lüzumu yok. Demirkol, o an kendini en iyi küfürle ifade edeceğine inanmış, öyle yapmış. Akşam da Beşiktaş taraftarı benzer bir şekilde hislerini bu şekilde anlatma yolunu seçti. Gayet normal. Dediğim gibi küfür candır, bizdendir. Her zaman her yerde edilmiştir, edilecektir de. Bunca meselemiz varken dert edilecek belki de son konudur. O yüzden fanusta büyümüş taklidi yapmanın da hiç lüzumu yoktur.

23 Nisan 2010

Varlığından, çoğu kişinin ironik bir şekilde, kuralsızlığın tek kural olduğu futbol programları sayesinde haberdar olduğu Kural Kitabı'nı çok duyduk; Çakar ve Toroğlu gibilerin biz aslında o kadar da boş adamlar değiliz intibası vermek için, bakın kural kitabında şöyle böyle yazar dediğine birçok kez şahit olduk ama bugüne kadar sanırım pek kimse bu kitabı görmemiştir.

Buraya tıklayarak 134 sayfalık futbolun anayasası da diyebileceğim bu kitabı inceleyebilir/okuyabilirsiniz. Ben üşenirim diyenlerin işini kolaylaştırayım. Meşhur 10 kusurlu hareket sayfa 32'de. Sarı ve kırmızı kartlık hareketler sayfa 34 ve 35'de. Çok tartışılan bariz gol şansı ile ilgili açıklamalar ise 122. sayfada.

Benim ilgimi çekenler veya yuh bunu nasıl bilmiyormuşum dediklerim şunlar oldu: Bir maçı, yerel olduğu sürece 90'a 90, yani kare bir sahada oynatmak kağıt üstünde mümkünmüş. Gol sevincinde, formayı sadece çıkartmak değil, kafaya geçirmek de sarı kartmış. Para atışını kazanan takımın topu seçme hakkı yokmuş. Yani soru, top mu kale mi değil, hangi kaleymiş. Seri penaltı atışları öncesinde kale seçimi para atışıyla değil, hakemin insiyatifiyle yapılırmış.

20 Nisan 2010


İlk şampiyona günlüğü yazısından beri 15 gün geçmiş. Arada da epey gelişme oldu. En önemlisi, şampiyonayı yakından ilgilendiren NBA'de normal sezon sona erdi. İki temsilcimizin takımları playoff'a kalırken Hidayet'li Raptors playoff'a kalamamak için elinden geleni ardına koymadı ve sonuç olarak Chicago Bulls'a geçilerek 9. sırada kaldılar. Ne yalan söyleyeyim, epey sevindim. Hidayet'in boşu boşuna dört maç daha debelenmesi yerine, aklını toplamak için daha fazla süresi olmasını tercih ederim. Tabii bu süreyi hangi reklamda oynayacağına karar vermek için kullanmaması şartıyla.

Mehmet Okur cephesinde ise maalesef çok kötü bir haber aldık. Uzun zaman sonra ilk kez milli takım için ciddi ciddi hazırlık yapan yıldızımızın aşil tendonu koptu. 8 ay sahalardan uzak kalması bekleniyor. İlk başta bu süre 3-4 ay olarak açıklanmıştı ama anlaşıldı ki Denver'daki doktor yanlış tanı koymuş. Türkiye'deki ve Utah'taki doktorlarının MR sonuçlarını incelemesiyle yırtık olduğu söylenen tendonun koptuğu ortaya çıktı. Gerçekten yazık oldu. Mehmet'ten bu sene, önceki senelerin acısını çıkaracak bir performans bekliyordum.

Ersan'lı Milwaukee ise Atlanta'ya bir boy ufak gelecek gibi görünüyor. Seri 4-0'a giderse şaşmamak lazım. Olup olacağı da 4-1 zaten. Pragmatik tavrım burada da devam ediyor. Şahsen bu sene şampiyonada beklentimiz olan bütün oyuncuların sezonu bir an önce kapatıp konsantrasyonlarını milli takıma yönlendirmelerini diliyorum. Ersan da tabii ki bu sene en fazla katkıyı beklediğimiz yıldızlardan. Bu sezon gösterdiği çıkışı 2010'da da sürdürmesi tek temennimiz.

Bu arada yapımı 17 yıl süren Sinan Erdem Spor Salonu'nun basına tanıtımı yapıldı. Tamamlanması kendisine kısmet olan Kadir Topbaş da gururlu bir edayla tanıtımdaki yerini aldı. Hakkında çokça soru işareti olan salonun beklenenden iyi durumda olması ve hazırlıkların son sürat devam ettiğinin görülmesi yüreklere su serpti. Bana göre finaller sırasında bu salonda kapasitesinin de yardımıyla oldukça görkemli manzaralar ortaya çıkacak.

Bir diğer gelişme ise maskotla ilgiliydi. Yapılan oylamanın sonucunda %62 oy alan Bascat maskotun ismi oldu. Bascat ismi ve hatta direkt maskotun kendisiyle ilgili ciddi eleştiriler hala sürüyor ancak şunu hatırlatmak isterim: Bir şampiyonanın ardından en az akılda kalan şey genellikle maskotudur. Şu an bundan önceki spor organizasyonlarından aklınızda kalan beş tane maskot ve ismini sayın desem eminim çoğunluk zorlanacaktır. Fransa'nın horozu banko; gerisi hikaye. O yüzden çok takılmamak lazım bu konuya.

Son olarak Tab Baldwin'ini de atlamamak lazım. Tecrübeli antrenör Lübnan'ın başına geçti ve gruplarda, şöhreti yakaladığı Yeni Zelanda'ya karşı mücadele edecek. Türkiye'de de iki dönem çalışmış ve önce büyük beğeni toplamış, sonra şaşırtmıştı. Bakalım, şampiyona için en çok heyecanlanan ülkelerden biri olan Lübnan'ın başında neler yapacak? Lübnanlılar resmi siteye açık ara en fazla yorum bırakan millet. Neredeyse şampiyona ile yatıp kalkıyorlar ama bu işler salt heyecan duymakla olmuyor tabii.

15 Nisan 2010

video

Bir alttaki yazıda bahsettiğim, Dünya Kupası'nın satılmayan bilet probleminin sebebi ortaya çıktı. Hadisenin ilgisizlik veya satın alma gücüyle pek de alakası yokmuş. Adamların tek derdi internetlerinin olmamasıymış. Trajikomik!


Dünya Kupası'na yaklaşıldığı tarihlerde Sepp Blatter'i Johannesburg pazarında tişörtünün üstünden takılmış bir sütyenle, tezgahın üstünde gel vatandaş diye bağırırken görürsem hiç şaşırmayacağım. Malum biletler satılamıyor. 2 aydan az süre kalmasına rağmen elde daha 500.000 bilet var. Dile kolay, tüketmeye zor.

FIFA bugüne kadar sadece internet kanalından satış yaptı ancak görüldü ki internet ve kredi kartı kavramlarına Güney Afrika halkı pek de aşina değilmiş. Daha önce bittiği açıklanan final maçı biletlerinin bile mevcut olduğu ortaya çıktı. Sonuç olarak tribünlerin boş kalma tehlikesini bertaraf etmek için biletler mecburen tezgaha düşürüldü. Bugünden itibaren biletler süpermarketlerde satılacak. Bu da tutmazsa, bizdeki marketlerin yılbaşında uyguladığı belli miktardaki alışverişin üstüne Milli Piyango bileti dağıtma kampanyasını denerler mi acaba?

Güney Afrika'da yıllık kişi başına milli gelir 4500$ civarı. Tabii ki beyaz halkın sayıca az olmalarına rağmen bu ortalamayı oldukça yükselttiği unutulmamalı. Ülkede normal bir futbol maçının bileti ortalama 2$. Yerel seyircilere ayırılan kale arkası tribünlerinin Dünya Kupası grup maçları için belirlenen ücreti ise 19$. Açılış maçı da 67$. Ücretler bizim için epey uygun tabii ama on katlık artış, alışmamış popoda sıkıntı yaratıyor.

Aslında bu durum gayet normal. Böyle olacağı; bu olmasa başka sorunların yaşanacağı çok önceden belliydi. İşte, esas sorun da bu zaten. Dünyanın en büyük ikinci spor organizasyonunda, bile bile lades demek kabul edilebilir bir durum değil. Sepp Blatter'in sayesinde seçildi Afrikalı delegelere bu şekilde diyet ödemesine göz yumulmamalıydı.

Tabii bu saatten sonra ne desek boş. Sadece başka aksilik çıkmamasını, özellikle de güvenlik konusunda bir zaafiyet yaşanmamasını dilemek gelir elimizden. Şöyle bir anektodla bitireyim: Güney Afrika'nın üzerindeki spor ambargosunun 1993'te kaldırılmasına istinaden FIFA'dan iki kişilik bir heyet, gerçekten uluslararası organizasyonlara katılmaya uygunlar mı diye kontrol etmek için Afrika'ya gider. Burada pek güzel ağırlanırlar; yedirilir, içirilirler ve işte o dönem Avrupa'ya, gördüklerinden çok hoşnut olarak dönen ikiliden, beş yıl sonra Afrikalı delegelerin büyük desteğiyle dünya futbolunun patronu olacak olan kişi Sepp Blatter'in ta kendisidir..

14 Nisan 2010

Tam 21 maçtır yenilmiyorlar. Kendi evlerindeki yenilmezlik serileri ise 2009 şubatından beri, yani bir yılı aşkın süredir devam ediyor. Geçen sezonun ikinci yarısında 31 puan toplayarak ikinci yarının en çok puan toplayan 3. takımı olmuşlardı ama ilk yarı yalnızca 18 puan alabildikleri için play off'un dışında kalmışlardı. 1. Lig'deki ikinci sezonlarında ise işi başından sıkı tuttular ve ligin bitimine dört hafta kala Süper Lig'e çıkmaya hak kazandılar.

Geçen sezonun rüzgarıyla girdikleri sezon öncesi kampında hiç yenilgiye uğramamaları birkaç ay sonra gelecek başarının habercisiydi aslında. Bugün kimsenin dilinden düşmeyen Emenike'nin yancısı Wasswa ile birlikte takıma çok çabuk uyum sağlamaları ve daha hazırlık maçlarından takımın hücumdaki vitesini yükseltmeleri bu süreçte çok önemliydi ve şampiyonlukta kilit rolleri üstleneceklerinin sinyaliydi adeta.

Karabükspor'un bu sezonki 11'ine geçen sezonki kadrodan beş futbolcuyu (Bülent Ataman, Bülent Bal, Şenol Akın, Hakan Söyler, Burak Akdiş) sokması, onları diğer takımlardan ayıran faktörlerden belki de en önemlisiydi. Bilindiği üzere 1. Lig'deki takımlar her sezon sıfırdan 11 kurmaya per meraklıdırlar. Bu isimlerin üzerine yapılan Yasin Avcı, Sertan Vardar ve Ömer Ateş gibi transferler de hep 11'e yönelikti. Yani alalım da bulunsun mantığıyla hareket etmediler. Sadece teknik direktör değişikliği yaşamaları düşündürücüydü ancak gördük ki Yücel İldiz'le kulübün dokusu tam uyuştu.

Sezon başlarken ligdeki takımların genelinin aksine hedefimiz şampiyonluk demediler ve ilk altıyı işaret ettiler. Gerçekten de ilk haftalardaki performansları, sene sonunda kendilerine ancak ilk altıda yer bulabilirmiş intibası verdi. Ne var ki özellikle 10. haftadan sonra inanılmaz bir yükseliş trendine girdiler. 10. ve 15. haftalar arasındaki 6 maçta 24 gol bulmaları o dönemde Türkiye'nin Barcelona'sı olarak anılmalarını sağladı. Ardından gelen haftalarda da performanslarını hiç düşürmemeyi başardılar ve 16. haftada ele geçirdikleri liderliğe sıkı sıkı sarılarak bugüne kadar geldiler. Bu başarıda emeği geçenlerin hepsini canı gönülden tebrik etmek gerekiyor. Sonuna kadar hak ederek müthiş bir işe imza attılar. Onca kaşarlanmış takımın arasından güzel futbol oynayarak, eze eze, daha ikinci sezondan nasıl Süper Lig'e çıkılacağının dersini verdiler.

Şimdi önlerinde çok daha zorlu bir hedef var: Süper Lig'de kalıcı olmak. Şüphesiz çok büyük dezavantajları var. Onların ayrı olduğu dönemde Süper Lig çok değişti ve çok gelişti. Uyum sağlamaları zaman alacaktır. Kadrolarının ne kadar yeterli olduğu veya hangi oyuncuları elde tutabilecekleri en önemli soru işaretleri. Ayrıca 6500 kişi kapasiteli stadlarıyla da tesis olarak ligin en zayıf ekibi olacaklar. Tribün desteğinde ve gelirinde neredeyse bütün takımları geriden takip edecekler. Şu an görünen tek avantajları ise özlem. Çok özledikleri Süper Lig'e şehir olarak sonuna kadar asılacaklardır. Umarım hayal kırıklığı yaşamazlar. Bulunduğu yeri hak etmeyen o kadar takım var ki; yazık olur.

Tebrikler ve başarılar Karabük.

13 Nisan 2010


Gördük ki şikayetimizi Star TV'ye iletmenin bize bir faydası olmayacak. Bu yüzden işi bir adım ileriye taşımak gerektiğini düşünüyorum. Aşağıda direkt olarak UEFA'ya ilettiğim şikayetimi bulabilirsiniz. Desteklemek isteyenler aşağıdaki veya kendi düşüncelerini ileten bir metini info@uefa.com adresine gönderebilirler.

To whom it may concern;

I am a football fan from Turkey. As you may presume, the ultimate club competition, UEFA Champions Leauge is one of the most important joys of my life. Taking my place in front of TV on Tuesdays and Wednesdays to witness top class football for two hours beginning with the classic and rousing theme song has been a tradition for me since my childhood. However, this season I haven't been able to watch many matches because our local broadcaster decided to use UEFA Champions League as a promotional tool.

For many years, matches had been broadcasted by Star TV in Turkey. A while ago, owner of this channel set up a pay TV system called D Smart which is a terrible failure that hardly generates income. So they began to apply constraining measures and therefore have been broadcasting especially the important matches on this new platform's channels to encourage people to buy their receiver. The situation creates inconvenience for the vast majority of Turkish people who haven't bought and probably never will buy the poor quality they are trying to sell. For example, only a little portion of Turkish football fans were able to watch the spectacular Barcelona - Arsenal match.

What they are trying to do may not be against the laws or rules but it is for sure that they decrease the value of the most valuable asset you own by using it as a toy. Furthermore, their acts are against your policy to spread football through the Europe and the world by limiting the audience who are able to watch the matches.

Consequently, I humbly ask you to keep an eye on what's going on here in Turkey and take measures if you eventually agree with me. If you don't do so, they will probably soon be out of control due to their phenomenal greed.

Kind regards


Gelen talep üzerine metinin Türkçe'sini de ekliyorum:

İlgili kişiye,

Ben Türkiye’den bir futbolseverim. Tahmin edebileceğiniz gibi kulüpler seviyesindeki en büyük mücadele olan UEFA Şampiyonlar Ligi, hayatımın en önemli eğlencelerinden birisi. Çocukluğumdan beri salı ve çarşamba günleri, o heyecan verici ve klasikleşmiş şarkıyla başlayan iki saatlik üst düzey futbola şahit olmak için ekran başına geçmek benim için bir gelenek halini almıştır. Ne var ki, bu sezon maçların çoğunu izleyemedim çünkü yerel yayıncımız UEFA Şampiyonlar Ligi’ni bir promosyon aracı olarak kullanmaya karar verdi.

Yıllardan beri Türkiye’de maçları Star TV yayınlar. Bir süre önce bu kanalın sahibi D Smart isimli bir ücretli yayın sistemi kurdu ancak bu girişim tam bir başarısızlığa dönüştü ve kar edemez hale geldi. Bu yüzden zorlayıcı önlemler almaya ve bu amaçla en önemli maçları bu platformdan yayınlayarak insanları satın almaya özendirmeye çalışmaya başladılar. Bu durum kendilerinin sunduğu kalitesiz hizmeti satın almayan ve muhtemelen hiçbir zaman almayacak olan Türk halkının büyük çoğunluğunu zor durumda bırakmaktadır. Örneğin muhteşem Barcelona – Arsenal maçını Türk futbolseverlerin sadece çok ufak bir kısmı izleyebildi.

Yapmaya çalıştıkları şey, yasalara veya kurallara aykırı olmayabilir ancak elinizdeki en kıymetli ürünü oyuncak olarak kullanarak değerini düşürdükleri kesin. Ayrıca maçları izleyebilen seyirci sayısını kısıtlayarak da futbolu Avrupa’ya ve dünyaya yayma politikanızla çelişiyorlar.

Sonuç olarak, sizden Türkiye’de olan biteni takip etmenizi ve benimle aynı kanıya varmanız halinde bazı önlemler almanızı rica ediyorum. Eğer bunu yapmazsanız inanılmaz açgözlülükleri yüzünden muhtemelen yakında kontrolden çıkacaklar.

Saygılarımla

12 Nisan 2010


Portsmouth'un ahval ve şeraiti herkesin malumu. Aylardır sığınacak bir liman arıyorlar ama her yanaştıkları da Tuzla tersanelerinden farksız çıktı. Bu karabasanın arasında her sene Avrupa'nın en az bir liginde görmeye alıştığımız ama bizim topraklarda 'dahiyane' bir aklın ürünü statü yüzünden pek gerçekleşemeyen kupa sürprizini gerçekleştirdiler ve tarihin en eski kupası FA Cup'ta finale çıktılar.

Finalde rakip Chelsea. Hem iyi hem de kötü şans. Kötü çünkü kazanma şansları takdir edersiniz ki çok az. İyi tarafı ise Chelsea'nin Şampiyonlar Ligi'ne gidecek olmasından ötürü Portsmouth'un finalist kontenjanından Avrupa Ligi'ne gidişinin garantilenmesi. Ancak işin aslı böyle değil. Portsmouth'un önümüzdeki sene mücadele edebileceği yegane kupalar yine yerel olanlar olacak. Çünkü son başvuru tarihi 1 Mart olan UEFA Lisansı'na haklı olarak Avrupa'yla falan işleri olmayacağını düşündüklerinden başvurmadılar. Maalesef bu lisansa sahip olmayan takımların da hiçbir şekilde uluslararası şampiyonalara katılmaları mümkün değil.

İçinde bulunduğumuz sezonda aynı dertten muzdarip olan altı takım var. Bunlar İsrail'den Beitar Jerusalem (kupa şampiyonu), Letonya'dan Daugava Daugavpils (kupa şampiyonu), Bosna Hersek'ten Sloboda Tuzla ve Borac Banja Luka, Estonya'dan TVMK Tallinn ve Ermenistan'dan Ararat Yerevan. Seneye böyle bir liste yapıldığında aralarında Portsmouth da olacak ve listedeki takımların liglerini göz önünde bulundurursak bir İngiliz takımı olarak haliyle aralarında epey sırıtacak. Sanırım liglerinin marka değerini her şeyin üzerinde tutan İngilizler bugünlerde bu konuya epey kafa yoruyorlardır; nasıl oldu da böyle bir şey oldu diye.

Onlar ve fotoğraftaki 'abi' kadar olmasa da ben de üzüldüm bu duruma. Özel sempatim olan takımlardan birisidir 'Pompey'. Keşke sonları böyle olmasaydı. En çok da bu zor şartlarda gurur mücadelesi vererek Avrupa bileti alan futbolculara yazık oldu. Ne diyeyim? Umarım en kısa sürede toparlanıp geri dönerler.

11 Nisan 2010


Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği'nin yayınladığı "Türk Futbol Kulüpleri Yönetim Rehberi" adlı kitaptan bir pasaj:

"Ülke, Avrupa'nın gelişmiş ligleri içinde hem lisanslama hem de kurumsal yönetim uygulamalarında geride gözükmektedir. Halka açık olan firmaların takip etmek zorunda oldukları zorunlu kurumsal yönetim ilkeleri dışında, diğer kulüpler için hiçbir uygulama yoktur.

Ülke çapında lisanslama kriterleri de oldukça zayıftır; icra ve denetimde kuvvetler ayrılığı uygulanmamaktadır. Zorunlu lisanslama kriterlerinde mali ilkeler ve dolayısıyla şeffaflık uygulaması yoktur. Federasyona kayıt, hissedarların isimlerinin bildirilmesi, yöneticilerin isimlerinin bildirilmesi gibi bazı işlemler mevcut olmakla birlikte, bunun dışında federasyon kulüplerle düzenleyici bir ilişkide değildir."

Hangi ülkeden bahsedildiğini tahmin etmek güç değil. Mevzu bahis ülke tabii ki, Avrupa'nın asi ve aykırı çocuğu, eski kıtanın bize en çok benzeyeni İtalya. Biz çoğu zaman bu benzerliği, kusurlarımızı ve ayıplarımızı örtmek için, ne var canım İtalya da bizim gibi işte diyerek kullanırız. Ne var ki biraz gözümüzü açsak fena olmayacak.

Çok yakın bir tarihe kadar, uluslararası arenada, hem milli takımıyla hem de kulüp takımlarıyla kupa üstüne kupa kaldırmaya alışmış ve de Avrupa'nın üç büyük liginden biri olduğu konusunda herkesin hemfikir olduğu İtalya için o günler mazi olmak üzere. Diğer liglerde gerçekleşen yeniden yapılanma ve atılımları, ısrarla uzaktan seyretmeyi tercih ettiklerinden bugün, liglerin gerçek sıralamasını gösteren ülke puanı sıralamasında Almanya'nın gerisine düşmek üzereler. Bu gerçekleştikten sonra da bir daha ilk üçe ne zaman dönebilecekleri meçhul.

İşte bu noktada bizim de en az onlar kadar bir durup düşünmeye, kendimize çeki düzen vermeye ihtiyacımız var. Yarın hazır ulusal rejime başlama günümüz pazartesi olduğundan hemen Premier Lig olma çalışmalarına başlayalım demiyorum ama en azından artık kendisine Türkiye'de bile yayıncı bulmakta zorlanan İtalya olmamaya, onlarla olan benzerliklerimizi ortadan kaldırmaya çalışsak bile yeter bence.

7 Nisan 2010


Bazı haberleri okumak, bana blog yazma sebebimi hatırlatıyor. Spor basınının istisna isimler haricindeki karaktersiz, haysiyetsiz ve satılık tavırlarıyla yüzleştikçe devam diyorum kendime. Durmak yok, yazmaya devam.

Bugün, sizler için planları ele geçirdik, ajan gibi çalıştık, yakılıp çöpe atılmış kağıdı son anda kurtarıp çok önemli bilgilere ulaştık tarzında sunulan ama aslında masa başında, ya büyük bir hayal gücüyle ya da sinsi Türk teknik direktörler lobisinin ricasıyla yazılan Neeskens gidecek, Türk yardımcı gelecek haberini okuyunca resmen midem kalktı.

Anladılar ki Rijkaard'ın kuyusunu kazmak mümkün değil, güçleri yetmiyor. Kendilerine, görece daha kolay bir hedef seçtiler. Çoban matı tutmadı, hele bir veziri alalım da şaha bakarız taktiğine geçtiler. Yazıklar olsun! Böyleleri için tek dileğim var: Umarım bir gün birileri de böyle haberleri yazarak veya yazdırarak insanların kariyerleriyle ve ekmekleriyle oynayanlara aynılarını yapar. Bunların kendi kendilerine düzelmeye niyeti yok çünkü. İlla ki tokat yemek istiyorlar kendilerine gelebilmek için.


Bugün birisi çıkıp da size, Barcelona'yı yenmenin formülünü buldum, şu kadara da satarım derse hiç çekinmeden meşe odununu beline beline verin. Yok çünkü öyle bir formül. Ancak çok şanslı gününüzde olacaksınız, top sizi isteyecek, rüzgar deniz tarafındaki kaleden esecek, kabotaj bayramının verdiği şevkle falan oynayacaksınız ki hasbelkader yenesiniz. Yoksa formül falan hikaye oğlu hikaye. Kuantum fiziğinden ilham alsanız bile Messi çıkıp 4 tane salladığında ne yapabilirsiniz ki?

Arsenal, Barcelona'ya en yakın futbolu oynayan takım dedik, belki kafa tutarlar dedik ama nafile. Ne de olsa en iyi iki diye bir şey yok bu hayatta. İşimize gelmediği zamanlarda itiraf edemesek de her konuda sadece bir en iyi var. En iyinin karşısına, en iyi olduğu konuda kafa tutmaya çalışarak çıkmak da öngörülenin aksine avantaj değil dezavantajmış.

FourFourTwo'nun bu ayki sayısında Gerard Pique'nin şöyle bir açıklaması var: "Savunmadayken ya da hücumdayken sürekli topla oynuyoruz. Real Madridliler ise topu kazanabilmek için çaba harcıyorlar." İşte Barcelona'yla salt Real Madrid değil, bütün diğer takımlar arasındaki farkı anlatan cümle budur. İsteseniz bile topa onlar gibi hakim olamazsınız.

En önemli özelliği topa "Barcelona gibi" hakim olmak olan bir takımın da bu şartlar altında başka türlü şeyler denemesi gerekiyordu ancak Fabregas, Arshavin, Gallas ve Van Persie gibi eksikleri varken Arsenal'in çok da bir opsiyonu yoktu. Bütün umutlarını hamlesi yavaş bir santraforun sırtına yükleyip Camp Nou'ya çıkmak zorunda kaldılar. Sonuç hüsran oldu tabii.

Frank Lampard, 2008'de Saraçoğlu'nda, 3-2 biten çeyrek final ilk maçından sonra bu skor Stamford Bridge'de hiçbir takıma yetmez demişti. O zamanın Chelsea'si için oldukça doğru bir önermeydi ve haklı da çıkmıştı. Günümüzde ise böyle bir iddiayı savunabilecek tek takım Barcelona bence. Hatta üçe, bir avans ekleyip dört bile diyebilirler. Şu aralar iki maçlı eliminasyon sisteminde, bir takımın Barcelona'yı elemesi mucizelere bağlı. Açıkçası "Special One" önderliğindeki Inter'in bile bu mucizeyi gerçekleştirebileceğine pek ihtimal vermiyorum. 20 Nisan'da çok zorlu bir 90 dakika bekliyor Mourinho'yu. Takımının karşısında, maçın son düdüğü çaldığında Giuseppe Meazza'yı balkabağına dönüştürmeye niyetli 11 bölüm sonu canavarı olacak.

Düzeltme: Dalgınlıkla 2-1'lik maç sonucunu 3-2 olarak hatırlamışım. Düzeltme için barkinturan'a teşekkürler.

5 Nisan 2010


Geçen sezon bozkırın ortasındaki Yenikent Stadı'nda, çevre dağlardan yankılanan tezahüratları bıçak gibi kesen ve Süper Lig'in kapılarını suratımıza kapatan gol tesadüf müydü? Tabii ki hayır! Bizden çok daha iyi bir takıma karşı ancak 90 dakika dayanabilmiş ve uzatmada acı gerçekle yüzleşmek zorunda kalmıştık.

Peki Süper Lig'den ayrı geçen 14. sezonda, "İzmirli Biladerler"in en küçüğüne yenilip 15 hafta sonra ilk altının dışına çıkarken, onları daha ilk sezondan Süper Lig'e uğurlamamız tesadüf mü? Bu da değil. Zaten bir takım 14 sene boyunca yegane hedefini gerçekleştiremiyorsa tesadüften daha farklı bir şeyler öne sürmek gerekir. Hele ki düne kadar İzmir takımı dendiğinde kimsenin aklına gelmeyen, tarihinde hiç Süper Lig'e çıkmamış Bucaspor, daha 1. Lig'deki ilk sezonunda Süper Lig'e yükselmek üzereyken.

Bir de şunu sormak lazım o zaman. Bucaspor'un bu başarısı tesadüf mü? Bu soruya cevap vermek için İzmir'in diğer kulüplerinin yaptıklarıyla Bucaspor'un yaptıklarını karşılaştırmak lazım. Bucaspor farklı bir gelir kaynağı yarattı mı? Hayır! Çok üstün bir kadro kurdu mu? Ona da hayır! Altyapıya önem verdi mi? Kısmen! Tesisleşme gibi faaliyetlerde bulundu mu? Avantaj olarak sayılamayacak 6200 kişilik bir "saha" yaptı.

Şimdiye kadar pek bir fark yok. Demek ki yapmadıklarına bakmamız lazım. Bucaspor ne yapmadı? Öncelikle geçen sezonun şampiyon kadrosunu bozmadı. Milyarlık eşekleri takıma toparlayıp takım içinde dengesizlik yaratmadı. Don değiştirir gibi hoca değiştirmedi. Taraftarı düşman bellemedi. Kısacası hata yapmadı. Her yanlışın bir doğruyu götürdüğü ortamda belki çok fazla doğru iş yapmadı ama kendini, diğer İzmir kulüplerinin yıllardır inatla yaptığı yanlışlardan sakınmayı iyi bildi. O zaman bu başarıya da tesadüf diyemeyiz. Dersek ayıp ederiz.

Görünen o ki, "İzmir'in Süper Lig Hasreti" bu sezonun sonunda bitiyor. Kaderin cilvesine bakın ki İzmirliler'den çok futbol romantiklerini sevindirecek şekilde yaşanacak bu kavuşma. Artık sağda solda, ya koskoca İzmir'in bir takımı olmaz mı ligde lakırdısını duymayacağız belki ama İzmir sevinçten sokaklara da dökülmeyecek. Kısacası, Karşıyaka veya Göztepe çıksa yaşanacak cümbüşün belki de onda biri bile yaşanmayacak ama İzmir'in Süper Lig'de takımı olacak. Ne güzel değil mi? Bravo Karşıyaka! Bravo Göztepe!

4 Nisan 2010


Bugünden itibaren 'belirsiz' aralıklarla, yaklaşan 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası'nın nabzını tutacağım. Şampiyonaya bu kadar az kalmışken farkındalığın pek de yeterli seviyede olmadığını düşünüyorum. Kendi çapımda bu boşluğu doldurmaya çalışacağım.

Geçtiğimiz hafta şampiyona için önemli gelişmeler yaşandı. '150 Days To Go' kapsamında, 'Dev Buluşma' kampanyasının lansmanı yapıldı. Türkiye Spor Yazarları Derneği'nde yapılan basın toplantısında, kampanya için hazırlanan afişler ve reklam filmleri büyük beğeniyle karşılandı. Basın tarafından sadece üç soru sorulması, şampiyonaya bir yıl kala yapılan ve organizasyon komitesinin soru yağmuruna tutulduğu son toplantıdan beri önemli yol kat edildiğinin ve kafalardaki soru işaretlerinin önemli ölçüde yok olduğunun göstergesi gibiydi.

Aynı gün web sitesinin 3. ve son versiyonu da yayına başladı. Önceki versiyona göre görünüş olarak daha şık, içerik açısından da daha doyurucu bir siteyle karşı karşıyayız. İlerleyen günlerde ufak tefek eksikliklerin ve düzeltmelerin de tamamlanmasıyla "oldu bu" kıvamını yakalayacağız gibi görünüyor.

Öte yandan bir de kötü haber aldık. Malum, LeBron James kendi ağzından Türkiye'ye gelmeyebileceğini açıkladı. Haberi daha da kötü hale getiren ise gelmeyecekler listesine kontrat sezonunda olan Dwyane Wade, Chris Bosh ve Amare Stoudemire'ın da eklenme ihtimali. Çünkü bu oyuncuların gelmemeleri değil, gelememeleri söz konusu. Şöyle bir durum var: Sigorta şirketleri bir kontrata sahip olmayan oyuncuları sigortalamaya yanaşmıyorlar. Bu yüzden Amerika kadrosunun kampa gireceği tarihe (temmuz başı) kadar, bir takımla anlaşma imzalamamış oyuncuların isteseler bile şampiyonaya katılmaları çok zor. Hele ki LeBron James'in gideceği takıma karar vermeden önce o takımın diğer transferlerini bekleyeceğini düşünürsek gerçekten Türkiye'ye gelme ihtimali en düşük olan o. Kısacası, içinde benim de bulunduğum, LeBron'u dört gözle bekleyenler güruhunun çok da umutlanmaması gerekiyor.

 
Meşale Kokusu