La Vita etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
La Vita etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Nisan 2010
Küfür kabul edilen bir kelimeyi ilk ne zaman duyduğumuzu bilemeyiz herhalde ama ağzımızdan çıkışı genellikle ilkokul sıralarına tekabül eder. İlk başlarda, koç, adidas gibi 8. sınıf espri/küfür karışımlarıyla yaparız ısınma turlarını. Lise ve üniversite çağlarına geldikçe de repertuvar genişler. Erkek çocukları doğal olarak at başı önde giderler ama kızlar da pek çaktırmasalar da fena değillerdir. Sonuç olarak zamanla bir noktalama işareti olarak amına koyayım kıvamına geliriz. Daha gitmediğim için doğrulayamıyorum ama askerlikte, bu küfür mevzusunun zirve yaptığı, başka hiçbir yerde duyulamayacak çeşitleriyle karşılaşıldığı söylenir.
Dünya dillerinin hemen hepsinden sözcük sayısı olarak gerideyizdir ama artık atasözü halini almış küfürlerimiz bile olduğunu düşünürsek küfür çeşitliliği açısından sanırım bizimle yarışmaya kalkışabilecek bile yoktur. Gün olur devran dönerin horozlu tavuklu versiyonu veya bahtsız bedevi hikayesi gibi yaratıcı eserlerin karşısına elin oğlunun fuck'la çıkması abesle iştigal olur tabii ki. Yani küfürün bizim kültürümüzde belki haddinden fazla da olsa bir yeri vardır. Aramızda bugüne kadar şöyle bağıra çağıra, ağız dolusu bir küfür etmemiş yoktur herhalde. En terbiyelimiz, en azından on tane okkalı küfür bilir. Küfür bizdendir, candır, bazen bıktırsa da çoğu zaman güldürür. Komedi filmlerinde en çok küfüre güleriz. İnternetten birbirimize yolladığımız ses kayıtları, videolar, animasyonlar büyük çoğunlukla baştan aşağı küfür doludur. Bayılırız! Tekrar tekrar izler veya dinleriz.
Sonra bir gün bir stada gideriz. Dakika bir, gol bir. Hemen bir küfürlü tezahürat başlar ve biz nedense çok şaşırırız. Aaa der yanımızdakini dürteriz. Baksana ya küfür ediyorlar falan...2500 kişilik anketlerin standart kabul edildiği, 70 milyonu yansıttıklarının düşünüldüğü bir ortamda 50000 kişinin toplu halde yaptığı bir işi nedense garipseriz. Sürü psikolojisi, stada girince insanların metamorfoza uğraması gibi salakça bahaneler bulup bu sözde ayıbı örtmeye kalkarız. Ama işte çocuklar falan, kötü etkileniyorlar filan diye de toplumsal kaygımızı ön plana çıkartırız. Kendi çocukluğumuzu, daha ilkokul sıralarında başlayan küfür maceramızı unutarak.
Bıraksak bu işleri!
Ben kendi adıma, ne bir kişinin ne bin kişinin ne de elli bin kişinin küfür etmesinden rahatsız olmam. Ne başkasına ne de bana. Olana da bir anlam veremiyorum. Nedir yani? Küfür duyduğunda isilik olmak tarzı rahatsızlığı olan bir insan yok bildiğim kadarıyla. Küfür, insanların hoşnut olmadıkları durumları, tepkilerini veya hislerini abartılı ve şiddetli bir şekilde dile getirmelerinden fazlası değildir aslında. Alınacak, gocunacak bir şey yok bunda. Ama çocuklar diyenleri duyar gibiyim şu an. Açıkçası bugüne kadar çok küfür duydu diye gelişimini tamamlayamayan, başına fena şeyler gelen bir çocuk görmedim ben. Bilakis, erkek çocuğuysa ve orijinal olanlarından bir iki tane kaparsa, ufak yaşlarda karizma yapar, piç takılır, güzel kızları kapma şansı artar.
Peki bunca şeyi ben niye yazdım? Malum Mehmet Demirkol, bir Beşiktaş taraftarına küfürlü bir şeyler söylemiş. Beşiktaş taraftarları da buna pek alınmış, pek kızmışlar. Akşamına ise bu sefer Beşiktaş taraftarları, tabii ki Demirkol'u da içine katarak neredeyse bütün Türkiye'yi sıradan geçirdiler. İronik mi? Evet. Yanlış mı? Hayır! Bu işin doğrusu yanlışı yok çünkü. Öyle uzun uzun tartışmanın ise hiç lüzumu yok. Demirkol, o an kendini en iyi küfürle ifade edeceğine inanmış, öyle yapmış. Akşam da Beşiktaş taraftarı benzer bir şekilde hislerini bu şekilde anlatma yolunu seçti. Gayet normal. Dediğim gibi küfür candır, bizdendir. Her zaman her yerde edilmiştir, edilecektir de. Bunca meselemiz varken dert edilecek belki de son konudur. O yüzden fanusta büyümüş taklidi yapmanın da hiç lüzumu yoktur.
15 Şubat 2010
Geliri tamamen ALS MNH Derneği'ne bağışlanacak olan bir futbol kitabı projesi...
Anadolu futbolunu yazan bloggerlar olarak en büyük çabamız sesimizi duyurmaksa, sadece ama sadece Anadolu üzerindeki ilgisizliği biraz olsun kırabilmekse; sadece blog satırlarından değil; sahaflardan, kitapçılardan da insanlara seslenmeliyiz. Bunun için birkaç kitap yazıldı Türkiye'de, lakin çok büyük kitlelere ses duyurulamadı, Anadolu içinse hala aynı tas aynı hamam! İlgisizlik had safhada...
Bizler, biliyoruz ki Anadolu'da büyük bir potansiyel, lakin büyük olumsuz koşullar var. Bu olumsuz koşullardan birisi de, bilgisizlik. Madem takımını destekliyorsun, madem kalemine sarılıyorsun; sen de katıl!
Destek ver... Takımına dair yazabileceğin şeyleri, insanların ilgisini çekeceğini düşündüğün yönlerini; geçmişi, bugünü ve yarını harmanlayıp yaz... Sayfa sayısı konusunda bir kısıtlama olmamakla beraber, 10 - 15civarı bir sayfa sayısı olursa iyi olur. Yazı konusu olarak belli bir kıstasımız yok, sadece okuyanın gözünde takımın eskiden bulunduğu ve şimdi içinde olduğu koşullar, futbolun ana şartı taraftar, oyuncular gibi futbol ögeleri canlanmalı. Futbol bizimle güzel, futbolu güzelleştirmek de bizim elimizde!
Yazıları yollamak veya projeye dair bilgiler almak için adres: flagg.a@gmail.com
Twitter:
http://www.twitter.com/alsicinfutbol
FacebookGrubumuz:
http://getir.net/kvo
9 Şubat 2010
Blog olarak Spor İletişimi Sertifika Programı'na katılıyoruz. Hem ben, hem de istikrarsız yazarımız Stiglitz, sınavı geçtik. Geçtiğimiz mayıs ayında bu blogu açtığımızda, tek idealimiz bir gün spor medyasında çalışmaktı. Böylece önemli bir virajı dönmüş ve hedefimize bir adım daha yaklaşmış olduk. Umarım gerisi de gelecek...
9 Ocak 2010
Afrika Uluslar Kupası daha başlamadan olan oldu. Togo Milli Takımı'nın içinde bulunduğu otobüs silahlı saldırıya uğradı. Saldırı'nın yapıldığı yer Cabinda. Haritanın sol üst tarafında kalan ufak bölge. 350000 civarı nüfusu var. Angola'nın diğer topraklarına kara bağlantısı yok. Kongo ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti topraklarının arasında kalıyor. Angola hakimiyetini kabul etmiyor ve bağımsızlık talep ediyorlar. Bölgede, yılda kişi başı 70000$ civarında petrol üretimi yapılsa da fakirlikten kırılıyorlar. Zira petrolün gelirini uluslararası şirketler, vergisini de 1975'de bölgeyi işgal eden Angola alıyor. Afrika'dan bildik, tanıdık manzaralar...
2006'da direnişçilerle Angola arasında bir anlaşma sağlansa da bazı gruplar, bu anlaşmayı tanımıyor ve eylemlerine devam ediyorlar. Hatta bu saldırıyı üstlenen örgüt de, Afrika Futbol Konfederasyonunu bir çok kez, buranın halen savaş halinde bir bölge olduğu konusunda uyardıklarını açıkladı. Üstüne üstlük devamının da geleceğini belirtmişler.
Şimdi, hem haritaya baktığımızda, hem de olayın arka planını incelediğimizde, ortaya bir acayiplik çıkıyor. Cabinda'da maç oynatmanın akıllı işi olmadığı apaçık ortada. Coğrafi olarak da, siyasi olarak da saçmalık. Şu koca haritada başka yer mi yoktu yani? Belli ki Angola hükümeti, burada savaş mavaş kalmadı, Cabinda benim toprağımdır diyerek, kendini kanıtlama çabasına düşmüş. Gerçekten çok iyi düşünmüşler! Birisi de çıkıp, siz ne yapıyorsunuz dememiş. Aferin!
Böylece ortaya hem sayıca fazla, hem de lobi olarak kuvvetli bir grup çıkmış. Doğal olarak, kulüple ilgili bir çok konuda en önemli söz hakkı onların ellerinde. Ancak, en önemli konu tabii ki başkanlık seçimi. Zira liseliler her zaman için kulübü, bir Galatasaray Lisesi mezununun yönetmesini ister.
Bu istek, camianın geri kalanından sıkça tepki çekmiş ve liseliler şovenist bir tutum sergilemekle suçlanmıştır. Burada liseliler doğru yapıyor veya yanlış yapıyor gibi bir iddiada bulunmayacağım ama şahsen onlara hak vermek zorundayım.
Ben de yüzyıldan fazla mazisi ve geleneği olan benzer bir lisenin mezunuyum. Bu tarz liselerin hepsinde durum budur. Gerek okurken, gerek mezun olduktan sonra her konuda, her zaman birbirini savunur ve kollarsın. Üniversite dört yıllık bir zorunlu eğitim halini alır. Çünkü bundan sonra hiçbir üniversitenin, senin lisenin yerini alamayacağına, sana bilgiden başka hiçbir şey veremeyeceğine inanırsın.
Bugün, bir Galatasaray Lisesi mezununun karşısına X lisesinden çıkma, Boğaziçi mezunu, Harvard masterlı birini ve Galatasaray Lisesi'nden sonra öğrenim hayatını kesmiş, üniversite okumamış birini koyun. Çok spesifik konular dışında kendinden olanı seçecektir. Onunla aynı ortamı solumamış olanın, vizyonunun, doluluğun ve sosyal özelliklerinin Galatasaray Lisesi mezunundan daha üst seviyede olacağına ihtimal bile vermez.
Bu yüzden ne olursa olsun, yüz sene de geçse liseliler, her zaman Galatasaray'ı kendilerinden olan birinin yönetmesini isteyecektir. Bu durum hoşunuza gidebilir veya gitmeyebilir ama maalesef değiştirilemez. Her zaman diğerlerine karşı bir önyargıları, acabaları olacaktır. Onlar için Galatasaray Lisesi mezunu olmayan birinin, kulübü kendilerinden daha iyi yönetebilme ihtimali bulunmamaktadır.
31 Aralık 2009
Gün itibariyle büyük beklentilerle girdiğimiz 2000'li senelerin ilk onunu deviriyoruz. Milenyum coşkusu daha dün gibi aklımda. Ne dersiniz? Beklediğimizi bulabildik mi yeni binyılda? Bence fena değiliz be. Çok yükleniyoruz kendimize ama hayal kurmayı çok seviyoruz biz. Ondandır sıkça yaşadığımız hayal kırıklıkları. Yoksa iyiyiz iyi. Çok da karamsar olmamak lazım.
Yeni yıl için havuzlu villa, yılan bir araba, 5250000TL para, şan, şöhret gibi spesifik bir dileğim yok. Herkese mutlu ve huzurlu bir yıl diliyorum. Biliyorum en bayat esprilerden biri ama garip bir şekilde hoşuma giden bir klişeyle kapatmak istiyorum blogun 2009 defterini: Seneye görüşürüz!
25 Aralık 2009
21 Aralık 2009
Sports (Teams, Events, Leagues)
1. Super Bowl
2. Lakers
3. Wimbledon
4. Cavs (Cleveland Cavaliers)
5. Superbowl
6. Chelsea
7. NFL
8. UFC 100
9. Yankees
10. Liverpool
Bir nevi popülarite sıralaması olarak görebileceğimiz listede ilginç sonuçlar var. Örneğin 6 kupa bile Barcelona'dan, Chelsea veya Liverpool kadar bahsedilmesini sağlayamamış.
Bir gün içinde olup biten Super Bowl'un bütün sene boyunca en çok konuşulan konu olması da dikkat çekici. Hatta, hatalı yazılışı da 5. sırada. Pes...
UFC 100'ün diğer dövüş sporları arasından böylesine sivrilmesi benim için şaşırtıcı. Şahsen en az ilgimi çekeni.
Lakers, dünyanın en popüler kulübü gibi görünüyor. Sanırım önceden en rahat tahmin edebileceğim bu olurdu. Sadece Yankees'le aralarında 7 sıralık bir fark olacağını beklemezdim.
Şöyle genel olarak baktığımda olmamış diyesim geliyor da insanlar bunlardan bahsetmiş işte. Nasıl diyeceksin?
Not: Sporcular, kişiler kategorisi altında sıralanmış.
20 Kasım 2009
Cezayir'in Dünya Kupası'na gitmesinin bilançosu:
200'e yakın trafik kazası;
250'nin üzerinde yaralı;
145 kalp krizi vakası;
14 ölü!
Hala reziliz ama artık bu ayar değiliz be. Biraz da olsa yol kat ettik sanki.
16 Kasım 2009
10 Kasım 2009
9 Kasım 2009
Theo Walcott, Cesc Fabregas, Andrey Arshavin ve Bacary Sagna, Great Ormand Street adlı çocuk hastanesine bağış toplamak için kamera karşısına geçmişler. Çekilen film, 28 Kasım'daki Arsenal - Chelsea maçında gösterilecekmiş.
5 Kasım 2009
Dynamo Kiev - Inter
Kiev yönetimi bugüne kadar ülkede 22 kişinin domuz gribinden ölmesi sonucu, tam 20000 maske yaptırarak tüm stada dağıtmış.
4 Kasım 2009
Murat Yorulmaz, Boluspor Çocuk Tribünü'nün fikir babası ve amigosu. Daha doğrusu o genç neferlerin ağabeyi. Aynı zamanda 1965 Boluspor Taraftarlar Derneği'nin kurucu üyesi ve yöneticilerinden. Geçen hafta kendisinden sitem dolu bir mail aldım. Bir yılı aşkın süredir emek emek büyüttükleri projeleriyle tribüne kazandırdıkları çocuklar, daha önceden yazdığım sebebi malum protestolardan maalesef nasiplerini almışlar. Neden mi? Her hafta maçlara gelmelerini sağlayan, onlara kendilerine ait bir tribün açan, hediyeler veren başkan Necip Çarıkcı'ya, büyük başkan el salla dedikleri için. Çarıkcı'ya bu şekilde seslenmelerinin hemen ardından, stadın geri kalanı tarafından sert bir protestoya maruz kalmışlar. Tahmin edersiniz ki, çocuklar neye uğradıklarını şaşırmışlar. Onlar sizin yönetimle olan problemlerinizi, bilet sıkıntınızı falan anlamaz ki. Bu kadar mı gözünüz döndü ki, sizin protestonuza hiçbir yararı veya zararı olamayacak ufacık çocukları yuhalıyorsunuz? İleride İstanbul takımlarını tutmak yerine, sizin gibi o tribünlerde yerini alacak çocukları böyle yıldırmaya, heveslerini kırmaya gerek var mı? Aslında ben ne kadar konuşsam boş. Murat Yorulmaz gönderdiği maile konuyla ilgili basın açıklamasını da eklemiş. Ben yaşananları ondan daha iyi anlatamayacağım için sözü kendisine bırakıyorum. Bu mücadelenin peşini hiçbir zaman bırakmaması ve başarılarının devamı dileğiyle...
Kendi sahamızda geçen sene başlatmış olduğumuz 1965 BOLUSPOR ÇOCUK TRİBÜNÜ 21 maçtır staddaki yerlerini almaktadır. Çocuk tribünlerinin stadlarımızda oluşturulması için TFF tarafından da karalar alınmış fakat kulüpler tarafından dikkate alınmamış, sadece bazı kulüpler tarafından göstermelik olarak 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı haftalarında basit bir uygulama ile geçiştirmişlerdir. 21 hafta önce ilk maçta aldığım bu sorumluluğu gururla devam ettirdim. Stadımızdaki bu tribünün ilk görüntüsünü aşağıda bulabilirsiniz. Son görüntüsünü de aşağıda bulabilirsiniz. Çocuklarımızın bu 21 haftalık süreçte nereden nereye geldiklerini görmeniz açısından çok önemlidir. Boluspor taraftar profilini genişletmek, canlandırmak ve sevdirmek için çok büyük bir emek harcadım. Bu konu için konuşmalarıma ve davranışlarıma dikkat ederek hatta değiştirerek çocukların önünde bir örnek olduğumu hiç unutmadım. Onların sadece amigosu değil ağabeyleri oldum. Onların isteklerine mümkün olduğunca cevap verdim. Boluspor sevgisi taşıyıp cebinde parası olmadığı halde gelen çocuklarımızın paralarını vererek maça aldık.(Para veren çocuklarımıza haksızlık olmasın diye.) Karnı acıkana simit, susayana su alarak hatta ailelerini telefon ile arayarak sahip çıktım. Onlara kötü söz ve hareketleri öğretmedim bilenlere de kesinlikle yaptırmadım. Bu tür davranış ve hareketlere ısrar edenleri de dışarı çıkarttırdım. Benim için sizin çocuklarınız o kadar değerli ki kendi çocuğumla bile tribünde ilgilenmeyi unuttum. Ben yazıyorum anlatıyorum ama bu adam sallıyor diyorsanız sadece araştırın ve diyorum ki buraya gelen çocukların ailelerine sorun. Emniyetimizin değerli çocuk şubesi çalışanlarımıza sorun veya kapalıda 21 hafta boyunca konuşmalarımı dinleyenlere sorun. Ben açık söyleyeyim evladıma taraftarlık anlamında bir şeyler verecek olan bir kişiyi takip ederim. 21 hafta boyunca aldığım olumlu eleştirilerin haricinde iki sefer tepki yazısı okudum. Biri çocukları çok bağırttırıyorsun dedi. Diğeri buraya tahsilli birini getirin dedi. Bu iş tahsilde değil kişinin karşısındakine verdiğindedir. Çocuklarınız az bağırıyoruz diye bana kızıyorlar. Belli ki eksik bilgiye sahipler. Bana eleştiri yapan hiç kimse benimle konuşmadı. Yani bana yardımcı olmadı. Bu konuyu biraz daha genişleteyim Bu yazıyı okuyan herkese soruyorum 1965 BOLUSPOR ÇOCUK TRİBÜNÜ için yani çocuklarımız için siz veya sen ne yaptın. (Maddi Manevi) Kırmızı dediğinde beyaz dedin mi. Parasız kapıda bekleyen 1 çocuğu da sen içeri aldın mı? (1 TL) Bu tribüne giren çocuklardan parası olanlar simit ayran yerken diğerlerinin canının istediği aklına geldi mi? Buraya gelen yeğeninin , kardeşinin veya oğlunun boynuna bir atkı takıp onun Boluspor taraftarı olmasına bir katkıda mı bulundun? Şu ana kadar çocuklarımıza 400 adet bere, 25 adet futbol topu, 2500 adet kitap ve 300 adet atkı dağıtımı yaptık. Özellikle çocuklarımızın kitap okumalarını sağlamak amacıyla kitap okuyarak bu kitabı tribüne getiren çocuklarımıza hediyeler verdik. İlk hafta 3 çocuk kitap okuyarak gelirken bu sayıyı 500 kişiye çıkarttık. Türkiye’de maça gidip elinde kitap ile gelen kaç çocuk tanıyorsunuz. Ben hepsini tanıyorum. Ben bu çocukların her hafta yüzlerini boyayarak maçtan önce maça hazırlanmayı, parası olmayanın eline parayı verip biletini kendi almasını sağlayarak bu stada biletsiz girilmeyeceğini, üzerinde İzzet Baysal resmi bulunan balonlar dağıtarak saygıyı, Türk bayrağı dağıtarak Türk olmanın gururunu, tek ses tek yürek olmayı ve yanındaki arkadaşına saygıyı, defalarca kitap dağıtarak okumaları için teşvik ederek cahilliğin kötü okumanın doğru olduğunu anlatmaya çalıştım. Yaren ne demektir, anlamı nedir bunu öğrettim. Ben sadece tezahürat yaptırmadım. Zaten tezahüratların çoğunda kötü söz bulunması bu konuda da sıkıntı yaratmış ve bu yüzden yeni tezahüratlar yazmama neden olmuştur. Onlar için taraftar olmak çok önemli olduğundan AND içme töreni yapıp taraftarlık sertifikası verdik. Bu andı aslında sadece çocukların değil bence bütün tribünlerin okuması lazım.
Sizlere bir kere daha şunu söylemek istiyorum. Çocuklarımız Türkiye'de tek olma özelliğine sahiptir. Bu tribünün yaptığı tezahüratlar, sosyal aktiviteler ve renkli görüntüler beğenilmekte, maç gözlemcileri tarafından teşekkür edilmektedir. Her kesimden gelen teşekkür ve destekler bu tribünün devamı için bana moral vermekteydi. Sadece reklam için yapanlar ve bu uygulamayı devam ettiremeyenleri gördükçe bizlerin yaptığı çalışmanın ne kadar önemli olduğunun farkındaydık. Bu tribünün hiç kimsenin etkisi altında kalmadan tamamen bağımsız olarak hareket ettiğini, tahriklere kapılmadığını, olayların içerisine girmediğini ve bunun için mücadele edip koşturduğumu anlayamayan ve 21 haftada fark edemeyenlerin dağıtılan kitaplara teşekkür etmek için Boluspor kulübünün başkanının çocuk tribününe sadece el sallamasını kendi kafalarına göre yorumlamışlardır. Beni yargılayanları çok ağır eleştirenleri ve çocukların önünde tartışmama neden olanları kınıyorum. Bu tartışmaların dışarıda da devam etmesi beni çok üzmüştür. Murat Yorulmaz olarak 21 haftadır yanınızda çocuklarla ilgileniyorum. Eğer ben tek bir kötü söz söyletseydim utanır ağzımı açmadan çeker giderdim. Ama bu çocuklar verilen kitaplar, rozetler ve atkılar için Boluspor kulüp başkanının el sallamasında alınan tepkiye anlam veremediler çünkü bizim gittiğimiz yol ile sizlerinkinin farklı olduğunu düşünüyorum. Artık bu konuyu çocuklarınıza sizler evde anlatırsınız. Ben çocuklarınıza gururla kitap dağıtırken dışarıda olan olaylardan alınan kararlardan hiçbir bilgim yoktur. Zaten bana da sorulmamıştır. Çocuklarını bu tür olayların içerisinde görmek isteyenler varsa bu tribüne göndermesinler.
Gaziantep maçında ve sonrasında yaşadığım olaylardan dolayı sadece bilgi eksikliğinden kaynaklanan, 21 haftalık emeğin, sevgiyle yapılan bir işin nasıl bir anda tersine döndüğünü gördüm.
DEMEK Kİ YAPTIKLARIMIZI YA ANLATAMADIK YA DA ANLAYAMADILAR.
MURAT YORULMAZ
2 Kasım 2009
Poster, malum Manchester City'nin Carlos Tevez transferi üzerine United cephesini uyuz etmek adına yaptırdığı dev poster. Unutulmaya yüz tutmuş bir hadiseyken yine hortladı. Tevez, posteri tam 2000£'a satın almış. Evinin oyun odasına asacakmış. Bir tane de Buenos Aires'deki evi için sipariş etmiş. Ne yalan söyleyeyim. Onun yerinde olsam, ben de aynısını yapardım. Böylesi hatıra zor bulunur.
30 Ekim 2009
İki insanın hayata aynı pencereden bakması, geçmişlerinin ve geleceklerinin paralel olması, aynı ideolojilere ve fikirlere sahip olmaları, bugüne kadar hep yan yana, omuz omuza olduklarını bilmeleri, ikisinden biri her düştüğünde diğerinin kardeşim diyerek elini uzatması, ayağa kalkıp aynı şevkle yola devam etmeleri ve el ele verdiklerinde hiçbir şeyin onları durdurmayacağını hissetmeleri... Bütün bunların hepsi bir yere kadarmış. Bu iki kişi iki düşman takımın taraftarı olunca, onca yıllık kardeşlik futbol uğruna yok sayılabiliyormuş. Yaşananlar ve yaşanacaklar bir anda, bir inat ve bir kaç hesapsız sözle unutuluveriyormuş. Yazık ama esasen hayret! Damarlarımızdan futbol akmaya başlamış da haberimiz yokmuş.
27 Ekim 2009
Açılımlar ülkesine dönüştüğümüz şu günlerde, stadlarımızda Atatürk'le ilgili pankart açılması yasaklanmış. Pazar günü oynanan Göztepe - Tepecik Belediyespor maçı için hazırlanan yukardaki pankarta, federasyon tarafından verilen talimatlar uyarınca, emniyet güçleri tarafından stad girişinde, siyaset içerikli denilerek el konulmuş. Hiç kem küm etmenin manası yok. Gayet ağır konuşmak gerekiyor bu durum karşısında. Kepazelikten başka bir şey değil. Bu pankartın stada sokulmasını engellemeye kimin en ufak bir katkısı olduysa, hepsine lanet olsun. Stadlarımızda artık terörist fotoğraflarının kol gezdiği bir ortam varken, bu devletin kurucusunu, devletin polisine yasaklatıyorlar. Reziller...
Tabii ki bu yaşanan, ilk vaka değil. Daha önce de 2006 senesinde, suyun bu sefer öteki tarafında oynanan, Karşıyaka ve Fenerbahçe Ülker arasındaki basketbol maçına, yine benzer bir yasak sonucu, bu pankart ancak gizlice sokulup, açılabilmişti. Emniyet güçleri bu sefer de salonun içinde pankarta el koymaya çalışmış, ancak yoğun tepkiler sonucu vazgeçmek zorunda kalmışlardı. Artık iyice anlaşıldı; sır olmaktan çıktı. Bazıları Atatürk'ten, O'nun izinden gidenlerden rahatsızlık duyuyorlar ve bariz bir mücadele içine girmişler. Hodri meydan! Elinizden geleni ardınıza koymayın. Gün gelecek, hiçbirinizin bu topraklarda yatacak yeri kalmayacak.
3 Ekim 2009
18 Ağustos 2009
28 Temmuz 2009
* Nihayet dualarımız kabul olmuş ve yılın takası gerçekleşmiş. Ibrahimovic'i sonunda Barcelona formasıyla izleyebileceğiz. Konuyla ilgili çok yazdım ve yazıldı; uzatmayacağım. Tek söyleyeceğim, o kadroyu sahada görmek için inanılmaz sabırsızlanıyorum.
* Galatasaray, Tobol'la yaptığı hazırlık maçını kazanmış. Maçtan sonra dondurmacıdan öğrendiğim maç skoru hakkında yazılabilecek tek şey, ters bir sonuç çıkmamasının sevindirici olduğu. Bir sonraki turda başarılar.
* Bank Asya'nın en önemli şampiyonluk adaylarından, transferin hızlı takımı Boluspor, Süper Lig'in 3 sene üst üste şampiyonluk adayı Fenerbahçe'den "5" yemiş. Görünen o ki, iki lig arasındaki kalite farkı gerçekten tüyler ürpertici. Championship'in Turkcell Süper Lig'den daha değerli bir lig olduğunu düşünürsek şaşırmalı mıyız acaba?
* Darius Vassell transferinde imzalar atılmış. Ankaragücü'ne helal olsun. İngilizler istedikleri kadar makara yapsın. Böyle isimli futbolcuların, orta kalite takımlarımızda da oynaması ligin kalitesi için çok önemli. Umarım beklentileri de karşılar ve tadından yenmeyen bir transfer olur.
* Son olarak, Galatasaray morarmış. Olmamış diyor; geçiyorum.
Yazıyı da nacizane bir tavsiyeyle bitirmek istiyorum. Henüz bu yaz için tatil defterini kapatmamışlar ve hiç gitmemişler için Kaş'ı şiddetle tavsiye ediyorum. Nur Otel ve Beach özellikle tercih edilmeli. Otelinde kalmadım ama Beach'ini gördükten sonra, oteline de rahatlıkla kefil olabilirim. Kesinlikle Kaş'taki en ciddi ve samimi işletme.
Yazıyı da nacizane bir tavsiyeyle bitirmek istiyorum. Henüz bu yaz için tatil defterini kapatmamışlar ve hiç gitmemişler için Kaş'ı şiddetle tavsiye ediyorum. Nur Otel ve Beach özellikle tercih edilmeli. Otelinde kalmadım ama Beach'ini gördükten sonra, oteline de rahatlıkla kefil olabilirim. Kesinlikle Kaş'taki en ciddi ve samimi işletme.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















