-->

20 Kasım 2009



Umutluyum ama bizden ötürü değil; Fenerbahçe'den ötürü demiştim. Tam da beklediğim senaryo gerçekleşti. Bugün 3. çeyrek haricinde uyuyan, hatta horlayan bir Fenerbahçe vardı sahada. Karşıyaka da fırsatı kaçırmadı. Daha ilk yarı bittiğinde skor 33-54'tü! Fenerbahçe özellikle savunma adına kılını bile kıpırdatmayınca anormal yüzdelerle şut atma imkanı bulduk: %70 2'lik, %50 3'lük.

İkinci devrede ise Fenerbahçe, bir anda ayağa kalktı. Fark bire kadar indi. İbre terse dönüyor gibiydi ama moralsiz Fener'in nefesi yetmedi. Son periyotta Karşıyaka tekrar dirildi. Fark yeniden çift hanelere çıktı ve maç koptu. Böylesi bir geri dönüşe cevap verebilmek, o momentumu kırmak bence çok önemliydi. İlerisi için umut verici bir sahneydi. Bu maçı ölçü kabul etmiyorum, ancak bu takım sanki benim beklediğimin biraz üstünde bir performans sergileyecek.

Stiglitz'e geçmiş olsun dilekleriyle bitirmek isterim. Blogun ilk derbisini biz kazanmış olduk ama onlar da geleceği kazanmış olabilirler. Aziz Yıldırım, salonda bizzat şahit olduğu bu manzaradan sonra Tanjevic'i hala göndermezse, peygamber sabrına sahip demektir. Ne var ki sabrın sonu her zaman selamet değildir.



Cezayir'in Dünya Kupası'na gitmesinin bilançosu:

200'e yakın trafik kazası;
250'nin üzerinde yaralı;
145 kalp krizi vakası;
14 ölü!

Hala reziliz ama artık bu ayar değiliz be. Biraz da olsa yol kat ettik sanki.

19 Kasım 2009


Son üç maçı kaybettikten sonra, bu maç bizim için çok önemli bir hale geldi. Açıkçası yenileceğimizi düşünmüyorum. Eğer yenilirsek de çok büyük sürpriz olur. Siena maçının kaybedilmesi hakemin üstüne yıkıldı. Galatasaray maçında uzatma devresinin öncesinde yaşanan olaylar sayesinde bu mağlubiyet de unutturulmaya çalışıldı. Bir haftadır yok Cemal Nalga, yok olaylar... Tabii bunlar da önemli de Tanjevic'in hiç mi suçu yok? Yönetim biraz da bu konuyla ilgilense sorunlar kesin çözüme ulaşır. Maça dönersek kaybedilen bu üç maçın ihalesi, Karşıyaka'ya kalacak gibi geliyor bana. Kaf Kaf da bizimkiler bu kadar formsuzken sürpriz yapmak için elinden geleni yapacaktır ama kadroların kalite farkı buna ne kadar izin verecek göreceğiz. Bu arada maçın seyircisiz olması da iyi oldu aslında. Karşılıklı küfürleri dinleyip, birbirimize uyuz olmayacağız. Blogun selameti açısından isabet oldu.

18 Kasım 2009



Yarın potada, Fenerbahçe - Karşıyaka maçı, bir başka deyişle bizim blogun derbisi var. Malum biz 14 sezondur Süper Lig'e hasret olduğumuz için, Stiglitz'le aramızdaki rekabeti ancak basketbolda yaşatabiliyoruz.

Maalesef de basketbolda bize en ters gelen takım Fenerbahçe. En iyi olduğumuz dönemlerde bile çoğunlukla yenilmişizdir. Hele ki şu, hedef küçülttüğümüz son bir kaç sezonda büyük üstünlükleri var. Özellikle geçen sene Karşıyaka'da oynanan maç, kara leke kıvamındaydı.

Ne var ki, bu sefer umutluyum ama bu umut bizden kaynaklanmıyor tabii. Zira bizde hedefler yine aynı: 7.'lik, 8.'lik. Ucuza mucize yabancılar bulup sezonları öylesine geçirme politikamız aynen devam ediyor. Bu yüzden beni umutlandıran tek şey Fenerbahçe'nin içinde bulunduğu buhran hali. Tanjevic sağolsun takımın temellerine yüzlerce dinamit yerleştirdi. Bir kıvılcım çakmamız yeterli olacak. Böyle bir fırsatı tepmemek lazım. Tanjevic uyuzunun fişini çeken biz olursak da tadından yenmez açıkçası.

16 Kasım 2009



BİR YIL OLDU ANASININ CİĞERİ YANALI
BİR YIL OLDU ACININ ADI ÖZGÜR OLALI.



Dünkü Galatasaray - Fenerbahçe parodisinin ardından gözaltına alınan 11 kişi tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmış. Peki hangi suçtan yargılanacaklar dersiniz? Görevli memura mukavemet ve darp... Tek kelimeyle inanılmaz. İşte maalesef Türk polisinin zihniyeti budur. Dün orada polisin korumakla yükümlü olduğu sporcuların sağlığına kast edildi ama onların umurunda olan tek şey kendileri. Onlara göre suç teşkil eden tek şey kendilerine yapılan hareketler. Hep söylemişimdir spor müsabakalarında yaşanan olayların sebebi çoğunlukla polisin kışkırtması veya orantısız müdahalesidir. Bir maçta ne zaman bir sıkıntı baş gösterse, şunları bir temiz dövelim de akıllansınlar mantığıyla hemen copları çıkartıp çatışma pozisyonu alırlar. Taraftarın üzerine oynamayı, germeyi ve bu sayede olayların daha da büyümesini her seferinde çok iyi başarırlar. Önleyici bir çaba içine girdiklerini görmek çoğunlukla imkansızdır.

Örneğin dün, daha olayların başındayken direkt taraftara yönelmek yerine, yirmi tane polis Fenerbahçe bençinin önünü sarsa ve oraya kimseyi yaklaştırmasa yaşananlar büyük ölçüde engellenmez miydi? Ama işte o sırada asli görevlerini, orada sporcuları korumak için bulunduklarını bir anda unutuyorlar. Sanki üçüncü bir taraftar grubuymuş gibi davranıyorlar. Bakıyoruz bençin önü bomboş. Galatasaraylılar kafalarına göre bençe saldırabiliyor. Kinsey karşı saldırıya geçiyor, hatta bir taraftara da yumruk atıyor. Bu sırada kameralara dört polisin bir kişiyi tartaklayarak gözaltına alma çabası yansıyor. Yahu bırak o adamı da gel sporcuları koru. Nasıl olsa kameradan falan bir şekilde tespit edip, daha sonra bulacaksın onu. Önce bir olayları kontrol altına al bakalım. Olmaz tabii. Adrenalin bağımlısı polisimiz hemen kendini olayların baş aktörü yapmak zorunda. Olayları önce büyütüp sonra bastırmak daha zevkli oluyor herhalde. Ama işte papaz her zaman pilav yemiyor. Kantarın topuzu kaçtığı vakit zevk mevk kalmıyor ortada. Gerçi tek suçlu taraftar değil mi? Onları günah keçisi yaptın mı herkes ikna oluyor nasıl olsa. Ne diyeyim? Aynen devam...

15 Kasım 2009



Fenerbahçe'de üst üste kaybedilen üç önemli maçın tek sorumlusunun Tanjeviç olduğunu tartışmaya gerek olmadığı ortada. Kafa kafaya giden üç maçın da kaybedilmesini engelleyememesi Tanjeviç döneminin umarım sonu olur artık. İki uzatmaya giden maça, uzatma devreleri de dahil olumlu anlamda bir müdahele et be kardeşim. Bu kalitede bir takımın şu üç maçtan en az birini kazanmasını sağla. Efes Pilsen ve Siena maçlarını görmezden gelen yönetimin, bugunkü mağlubiyet umarım sabrını taşırır da bu duruma müdahele ederler artık.

İlk önce ligdeki en önemli rakibine, sonra Euroleague'de yenmen gereken diğer rakibine, en sonunda da ezeli rakibine yeniliyorsan kimi yeneceksin ki? Bütün maçlar kafa kafaya gidiyor sonuna kadar. Sonunda oyuna ağırlık koyacak oyuncu lazım ama o oyuncu yok takımda. Vardı da işte sağolsun o oyuncuyu da(SOLOMON) takımdan kovdurttu bu kendini koç zanneden basiretsiz. Giricek mevzuunda yaşananlar da aynı. İlk beşte oyuna başlatıyorsun. Sonra yine yanına hapsediyorsun. Artık klasikleşen serbest atış krizlerine de hala bi çare bulamıyorsun. Son top sana kalıyor sanşına. Ona da hücüm çizemiyorsun. Son hücumu detaylı anlatmadan olmaz heralde. Çıkın kafanıza göre oynayın dedi ya da gerçekten hiçbir şey çizemedi.Son hücümda ya 2 ya da 3 sayı lazım ve sen hala o şutu sokabilecek adamları yanında oturtuyorsun. Greer'a topu verip salla kafana göre diyorsun. Gordan Giricek o anda bile oyunda olmayacaksa, onun yerine Oğuz oyundaysa, bu adama neden bu kadar para ödeniyor? Bu sistemde onun yeri yoksa bu adam neden alındı? Bençte oturup Fenerbahçe'nin paraları çöpe gitsin diye mi?

Gelelim maçta yaşanan olaylara. Galatasaray yöneticisi Efes maçında yaşananlar daha büyüktü diyor. Sonra Fenerbahçe yöneticisi böyle bir olay daha önce yaşanmadı diyor. Kimi kandırıyorsunuz ki siz? Birinin özürü kabahatinden beter. Öbürü de bizi balık hafızalı zanediyor heralde. Unutmadan Galatasaray seyircisinin futboldaki Fenerbahçe mağlubiyetlerinin kinini kusmaktan maçı bile kutlayamamasını anlamak mümkün değil. Yenmişsin artık. Hala niye sahaya bir şeyler atıyorsun ki? Takımın iyi ama sen takımına beş maç ceza aldırmak için elinden geleni yapıyorsun. Beş maç dememin sebebi, aynı olayların benzerinin yaşandığı final serisini göze alarak yapılan bi tahmin.

Tanjevic konusunda da bir kaç şey daha ilave etmeden bitirmek olmaz heralde. Fenerbahçe'nin hedeflerini yakalamasını saglayacak koçun sen olmadığı artık çok açık ortada. 2010/2011 sezonunda yeni salona geçilmesiyle final four hedefine ulaşmanın seninle imkansız olduğunu umarım yönetim de bu maçtan sonra anlamıştır ve hemen yeni koç arayışına başlamıştır.



Bu sene TFF 2. Lig 2. Grup'ta mücadele eden Göztepe, sezon başında Şadi Çolak ve Hüseyin Kartal'ı aldığında bir hayli şaşırmıştım. Her ne kadar geçmişte beş defa A Milli olan Hüseyin'in kariyeri belirgin bir düşüş içinde olsa da, Şadi'nin en azından Bank Asya 1. Lig'de rahatlıkla oynayabileceğini düşünüyordum. Hüseyin geçtiğimiz sezon Kasımpaşa'da yalnızca iki gol attı ama bunlardan biri play-off finalinin uzatma dakikalarında gelince on gole bedel olmuştu. Bu golle takımını Süper Lig'e uğurladı ama kendisi küme düştü. Şadi de bir önceki sezon Çaykur Rizespor'da başarısız olmuştu, ancak önceki sezonlarda gösterdiği performanslar hep belirli bir seviyenin üstündeydi. Şadi'nin 17 yaşında amatör kümede Çayspor'da oynarken bir sezonda, penaltısız 130 gol atarak Guinness rekorlar kitabına girdiğini de hatırlatmak lazım.

Bu ikilinin 2007/2008 sezonunda Diyarbakırspor'da beraber oynamışlığı da var. Diyarbakırspor'un 57 puanla 5. olarak play-off'a kaldığı sezonda, Hüseyin Kartal 12, Şadi Çolak 10 gol atmış ve takımlarının en önemli silahları olmuşlardı. Yani kağıt üstünde baktığımızda Göztepe, 2. Lig seviyesinin üstünde ve birbirleriyle uyumu kanıtlanmış iki forvet transfer etmiş ve beni de umutlandırmıştı. Sezon sonunda kesin çıkarlar, biz de makus talihimizi yenemeyip yine Bank Asya'da kalırız. Böylece uzun bir aradan sonra yine aynı ligde oynayabiliriz diye düşünüyordum. Ancak, geride kalan 13 hafta hiç de beklediğim gibi geçmedi. Göztepe şu an 17 puanla 5. sırada yer alıyor. Aslında yükselme grubu barajından sadece 4 puan gerideler, ancak attıkları ve yedikleri gol sayısı bir hayli ilginç. Şimdiye kadar 8 golle ligin en az gol yiyen takımı oldular ama attıkları gol sayısı da aynı şekilde sadece 8. Bu 8 gol de onları, kaderine terkedilen Erzurumspor ve Malatyaspor'un ardından 45 takımlı 2. Lig'in en az gol atan takımı yapıyor. Şadi ve Hüseyin'in de yalnızca birer golü var. Görünen o ki, en büyük güçleri olacağını düşündüğümüz forvet hattı en zayıf halkaları olmuş. Hüseyin'in performansı çok şaşırtıcı değil ama beklentilerin esas odağı olan Şadi'ninki tam bir hayal kırıklığı. Şadi bu durumun sebebini açıklamış aslında. Hem de daha Göztepe'ye gelmeden önce, Çaykur Rizespor'da oynarken.

"Futbolu bıraktıktan sonra memleketim Rize'de yaşamayı düşünüyorum. Babamın kasap dükkânında çalışırım herhalde. Gezmeyi de pek sevmem. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerden hoşlanmıyorum. Bu şehirlerde insanlığın kalmadığını düşünüyorum. Oysa küçük yerlerde insanlar her zaman birbirine yardımcı olur. Yani bir samimiyet vardır oralarda."

Belli ki sorun mental. Şadi henüz İzmir'e uyum sağlayamamış. Eğer bu yönde bir çalışma yapılıp, kafası rahatlatılırsa mutlaka beklenen performansı sergilemeye başlayacaktır.

Meraklısına not: İkinci lig golcüsü denince akla gelen ilk isimlerden Mustafa Kocabey de bu sezon Göztepe'yle aynı grupta ikinci sırada bulunan Turgutluspor'da oynuyor ve şu ana kadar attığı sekiz golle, gol krallığında ikinci sırayı paylaşan beş isimden birisi. 35 yaşında olduğunu da hatırlatmak lazım.

14 Kasım 2009



Yıldırım Demirören, tribünleri temizleyeceğim dediğinde bu kadar ileriye gidebileceğini kimse tahmin etmemiştir sanırım. Laf etti balkabağı diye bakıyorduk ama çoktan düğmeye basılmış da haberimiz yokmuş. Dün akşam 36 Beşiktaşlı fişlendi. Diğer takımların da taraftarlarıyla birlikte tam 119 kişiden bahsediliyor ama hangi takımdan kaç kişi olduğu hakkında henüz bir bilgi yok. Bu kişiler bir yıl boyunca maçlara giremeyecek ve 2000TL ceza ödeyecekler. Aslında böylesi bir operasyonla ilk defa karşılaşmıyoruz. Yalnız bu seferki oldukça ciddi görünüyor ve devamı da gelecek gibi. Peki bu noktaya nasıl gelindi?

Girişilen bu operasyonun sebebinin Yıldırım Demirören'e edilen küfürler olmadığı, bunun sadece bahane olduğu çok açık. Bu işin arkasında sadece Demirören'in olduğunu düşünmek de saflık olur. Kulüpler kendi elleriyle yarattıkları, onlarca yıldır besleyip büyüttükleri ve artık kontrolünü kaybettikleri canavarı el birliğiyle yok etme niyetindeler. Bugün karşı karşıya olduğumuz Türk tribün yapısını, derin devlete benzetebiliriz aslında. Yönetimde olanların veya yönetime göz koyanların kendi çıkarlarına alet etmek için yarattığı, çeşitli şekillerde kullandığı, ihtiyaçları olduğunda arkalarına aldıkları bir yapı. Onlarca yıldır tribün liderleri bilinçli bir şekilde güçlendirildi. Dağıtılan sayısız biletle rant kapısı ardına kadar açıldı. Yeri geldi bu insanlara iş kuruldu; otoparklar verildi. Tribüncülük bir meslek haline getirildi. Bu mesleği iyi icra edenler de hayal bile edemeyecekleri kadar büyük güce ve servete ulaştılar. İşte bu noktada ipin ucu kaçtı. Tribün liderleri ellerinde yüklü servetler ve arkalarında binlerce kişilik taraftar dernekleriyle, onları yaratan insanlar için tehdit unsuru olmaya başladı. Büyük başkan el salla veya yönetim istifa sesleri, takımın performansından ziyade isteklerin karşılanıp karşılanmadığına göre duyulmaya başladı.

Bu noktada harekete geçen ilk isim Aziz Yıldırım oldu. GFB'ye alenen savaş açtı. Önce bedava biletlerini ellerinden aldı, sonra da maratonu. O da yetmedi aynı Yıldırım Demirören'in şimdi yapmaya çalıştığı gibi hepten stada girmelerini önlemeye başladı. Yalnız Aziz Yıldırım oyunu kuralına göre oynadı. Tribünde devrim yapmadan önce kulüpte devrim yaptı. Kulübü kurumsal bir yapıya soktu. Muazzam bir stad yaptı. Fenerium'u dev bir marka haline getirdi. Böylelikle belirli bir kesimi tribünlerden uzaklaştırmadan önce, onların yerini alacak yeni taraftar profilini yarattı. Bu yeni profil altyapıya yönelik yapılan yatırımları takdir eden ve bu takdirini de kombine ve lisanslı ürünler vasıtasıyla kulübe yıllık ortalama 2-3 bin TL kazandırarak gösteren, bir kitleden oluşuyor.

Pek tabii, ortaya iştah kabartan bir manzara çıktı. Bir kaç sene öncesine kadar taraftarını besleyen Fenerbahçe, şimdi kulübü beslemeyen taraftarı kapıdan içeri sokmamaya başlamıştı. Diğer kulüplerin yönetimlerinin bu manzara karşısında kayıtsız kalması da beklenemezdi. Onlar da er yada geç böylesi bir değişim rüzgarına kapılmak isteyeceklerdi. Aslında, Beşiktaş'ta Serdar Bilgili, zamanında benzer bir girişimde bulunmuştu. Ne var ki çok sert bir karşılık gördü ve gururu başladığı işi bitirmesine izin vermedi. Şimdi bayrağı Yıldırım Demirören aldı ama yine bizleri şaşırtmayarak olayı oldukça yanlış anladı. Aziz Yıldırım'ın yer yer sportif, çoğu zaman ise kurumsal başarıyla desteklediği devrimi, her anlamda başarısızlıklarla süslü bir başkanlık sürecinin ardından gelen, koltuğunun şiddetli şekilde sallanacağı, büyük ihtimalle de devrileceği bir kongre öncesi yapma niyetinde. Baktığımız zaman görüyoruz ki, Beşiktaş'ta her şey on sene önce nasılsa şimdi de öyle. Stad bir kaç değişiklik dışında aynı stad. Camia aynı camia. Hedefler ve zihniyette bir değişiklik yok. Dolayısıyla taraftar da aynı taraftar. Hal böyleyken neyi, nasıl temizleyeceksin? Bugün 36 kişiyi o tribünden uzaklaştırdın diyelim. Yarın stada gittiğinde aynı adamlardan 30000 tanesi seni bekliyor olacak. Tek tek onları da kendince cezalandırdın diyelim, yerlerine gelecek olanlar uslu uslu oturup maçını izleyecek, her yaptığına göz yumacak insanlar mı olacak? Ya da yerlerine gelecek kimse olacak mı acaba?

Yazının başlarında belirtmiştim. Olay sadece Beşiktaş ve Yıldırım Demirören'le ilgili değil zaten. Sadece son dönemde yaşananlar yüzünden öne çıkan Demirören oldu. Emniyet ve kulüpler el ele vermiş, kendilerince düzeni değiştirmeye çalışıyorlar. Hiçbir hazırlık yapmadan, ölçüp biçmeden, tepeden inme bir şekilde. Takmışlar at gözlüklerini, kilitlenmişler hedefe. Bu işin böyle yapılamayacağını görmekten aciz bir haldeler. Yöntem ve özellikle zamanlama çok yanlış. Tam da Fenerbahçe maçı öncesinde Beşiktaş tribününü başsız bıraktılar. Savaşlarda bile mümkün olduğunca subaylar öldürülmemeye çalışılır ki zayiat artmasın. Şimdi bu maçta başsız kalmış, öfkeli kalabalığı kim dizginleyecek? Muhtemel olayların önüne kim geçecek? Mantık yine, ben yaptım oldu mantığı ama olmadı, hem de hiç olmadı!

Büyük ihtimal, bu iş böyle kapanmayacak. Anadolu'daki tribünler de bu operasyondan nasibini alacaktır. Bugüne kadar zaten keyfi bir şekilde verilen tribün cezaları, anlaşılıyor ki bundan sonra yönetimlerin keyfine göre de verilecek. Tribünlerde yaşanan hemen her olayın emniyet ve medya ikilisinin kışkırtması sonucu ortaya çıktığı körün yoluyken, başımıza şimdi bir de yönetici tayfası musallat olacak. Düzenin çarpık olduğu, değişmesi gerektiği ortada ama bütün ihaleyi taraftara yıkarak bu işin içinden çıkmak mümkün değil. Bu düzenin kurulmasında her kimin payı varsa, hepsi durup düşünmek, kendini sorgulamak zorunda. Tribünlere bu gücü veren yönetimlerin, her fırsatta ortalığı kızıştıran medyanın ve bugüne kadar üç maymunu oynayan emniyetin hiç mi kabahati yok? Hepsinin var. Hem de bu üçlünün arasında piyon haline gelen taraftardan kat be kat fazla. Öncelikle herkes kendi kapısının önünü bir süpürsün bakalım da toptan bir temizliğe gerek var mı yok mu diye o zaman düşünürüz.

13 Kasım 2009



Kocaeli'nde kongreler artık günlük hayatın parçası olmaya başladı. İstifa ve olağanüstü kongre kavramları giderek olağanlaşıyor. Henüz 2.5 ay önce kurtarıcı olarak göreve gelen Osman Nuri Yaman başkanlığındaki yönetim bugün itibariyle istifa kararı aldı. Göreve oldukça iddialı başlamış ve büyük vaatler vermişlerdi. Federasyon borçlarını temizleyecek ve kulübe şeffaflık kazandıracaklardı. Ne var ki, benim gözlemlediğim kadarıyla bugüne kadar yaptıkları tek icraat, önceki yönetimlerin bıraktığı borç miktarını hesaplayıp, ne kadar zor bir işe el attıklarını kanıtlama çabalarıydı. En önemli sorun olan transfer yasağını çözemedikleri gibi, tesislerin doğalgazının kesilmesine dahi göz yumdular. Kocaelispor taraftarının yüzünün her gün biraz daha kızarmasına sebep oldular ki artık taraftar da yönetimin istifasını istemeye başlamıştı. Sonuç olarak kulübe hiçbir fayda sağlamadan, dostlar alışverişte görsün mantığıyla 79 gün yöneticilik oynadıktan sonra, yine kulübü kaderine terk ettiler. Şimdi yeni bir kongre süreci başlayacak. Yarın sürpriz bir isimin aday olması bekleniyor diye söylentiler var ama bu tür söylentileri her kulübün her kongre sürecinde duymaya alıştık artık. O yüzden hemen umutlanmamak lazım. Ancak, er yada geç bir aday çıkmak zorunda. Yoksa kulüp 60 trilyonluk borcuyla kayyuma devredilecek. Eğer bu gerçekleşirse de bir daha Kocaelispor için geri dönüş şansı olur mu şüpheli.



Biz mümkün değil akıllanmayız. Süreyya Ayhan, gözümüzün önünde dibe vuran kaçıncı sporcumuz? At hırsızı kılıklı pedofilin teki ülkenin gelmiş geçmiş en önemli atletlerinden birinin hayatını bitirdi. Kimse de çıkıp yahu bu adam ne yapıyor, şuna bir engel olalım demedi. Gün itibariyle de CAS'ın verdiği ceza sonucunda Yücel Kop'un, Süreyya Ayhan'ın spor hayatını bitirdiği tescillendi. Gerçi bu saatten sonra koşsa da ne kadar başarılı olabileceği büyük muamma. Zira senelerdir şu çapsız adam yüzünden doğru dürüst ne bir antrenörle, ne de bir fizyoterapistle çalışabildi. Sakatlıklar hep üst üste geldi. En iyi olduğu dönemde, pedofil kocasının aklına uyup doping yaptı. O da yetmedi çocuk yaptı. Gerçi onu da bilinçli yapmamışlardır kesin. Tıbbın sunduklarının sadece dopingle sınırlı olmadığını, doğum kontrolü diye de bir şey olduğunu biliyorlar mıdır acaba? Gerçi artık ihtiyaçları kalmadı. Nasıl olsa ikisinin de işi gücü kalmadı. Yaparlar 2-3 çocuk daha. Süreyya evinin kadını olup çocuklara bakar. Yücel Kop da artık akşama kadar kahvede falan bir şekilde oyalar kendini.

10 Kasım 2009

"O"


9 Kasım 2009



Theo Walcott, Cesc Fabregas, Andrey Arshavin ve Bacary Sagna, Great Ormand Street adlı çocuk hastanesine bağış toplamak için kamera karşısına geçmişler. Çekilen film, 28 Kasım'daki Arsenal - Chelsea maçında gösterilecekmiş.



Nedense ülkemizde insanlar bulundukları yerlerin değerini bilmemelerine ve hiçbir başarı sağlamamalarına rağmen, o yerlerde tutulmaya devam ediliyor. Örnek mi? Bogdan Tanjevic... Neymiş Sırbistan'da efsaneymiş. Federasyon Başkanı'mızın tabiriyle basketbolun profesörüymüş. Bunların hiçbirine katılmam mümkün değil. Şu an anca Bulgaristan'da, Makedonya'da bu adama efsane veya profesör muamelesi yaparlar. Takdir edersiniz ki bizim ülke basketbolumuz ve basketbolcularımızın yetenekleri bu ülkelerle karşılaştırılamaz bile ama bu yeteneğin ve potansiyelin zerresini kullanamayan bir koça hala nasıl sabredildiği büyük bir soru işareti. Hidayet ve Memo'suz Dünya altıncılığı bu sonun başlangıcı oldu aslında. Türkiye, Dünya altıncılığıyla kandırıldı ve Tanjevic Fenerbahçe Ülker'in, yani şampiyon takımın başına geçti. Aydın Örs'ün, ülke basketbolunun en önemli değerinin yerini aldı. Efes Pilsen'in gecmiş yıllarda yaptığı hatalı koç ve oyuncu seçimleri, Fenerbahçe Ülker'in şampiyon kadrosunu, Tanjevic'le beraber tekrardan şampiyonluğa taşıdı. Zaten şampiyon olabilecek iki, hadi Telekom'u da sayalım üç takım vardı. En iyi kadro şampiyon oldu. Euroleague'de Final Eight de var tabii. Tanjevic'in FB Ülker'deki en büyük başarısıdır bence.

Sonrası öyle olmadı ama. Efes Pilsen yanlışını anladı. Kendi bünyesinden Ergin Ataman'ı işin başına geçirince Tanjevic'in de bütün foyası çıktı ortaya. Geçen yıl 2-0'dan seriyi almalarının ya da Fenerbahçe'nin seriyi vermesinin ve bu sezondaki iki maçı da almalarının kadroların arasındaki güç farkından olmadığı; bu farkın koçların arasındaki kalite farkı olduğu çok açık. Ergin Ataman son çeyreğe kadar Tanjevic'i uyutuyor ve son çeyrekte alıyor maçları. Tanjevic de çaresizce maçları izliyor, oyunculara bağırıp çağırıyor. Nedense dönüp de kendisine hiç bakmıyor. Adam da haklı tabii. Hem milli takımın başında, hem de Türkiye'nin potansiyeli en yüksek iki takımından birinin başında ve hiç hesap soran yok. Onun yerinde kim olsa kendisini kral gibi hisseder. Sanki dünyada başka koç yok da iki takımı da aynı koç çalıştırıyor. Başarılı olsa neyse çalıştırsın ama ne başarısı var bu ülkede de hala tahammül ediliyor? Dün Efes Pilsen'e kaybedilen maçtan sonra Fenerbahçe taraftarı artık isyan bayrağını çekti. İstifa sesleri yükselmeye başladı. Hafta içi Siena'yla oynanacak maç da kaybedilirse; bir de fark olursa istifa sesleri artacaktır ve gidene kadar da devam edecektir. Gitmesinin de zamanı gelmiştir.

Taraftarın en çok sevdiği oyuncularla yaşadığı problemler ve milli takımdaki oyuncu tercihlerini de yazmadan olmaz herhalde. Gordan Gricek sakat olmamasına rağmen ona takımda rol bulamıyorsan, taraftarın sevgilisi Solomon'un gitmemesi için bir çözüm bulamıyorsan, Memo, Hido, Kaya, Serkan gibi Türkiye'nin önemli oyuncularıyla problemler yaşıyorsan, maçlarda iyi oynayan oyuncuları oyundan alıp maçın sonuna kadar benche hapsediyorsan, maçların göz göre gittiğini fark edip oyuna müdahale edemiyorsan ve önemli maçların kaybedilmesine mani olamıyorsan Prof. Tanjevic'e sorarlar sen ne işe yararsın be adam diye?

8 Kasım 2009



Karşıyaka ile Bucaspor tam yedi sene sonra 29. randevuları için buluşuyor. Haftanın ve belki de Karşıyaka için sezonun en önemli maçı. Şu anda 14 puanla, 6. sıradan 7, 2. sıradan da 11 puan gerideler. Düşme potasıyla olan fark ise sadece 4. Bu maçı da kazanamazlarsa aman aman. Bucaspor ise 20 puanla daha rahat bir pozisyonda. Onlar için Mehmet Batdal ve Yılmaz'ın oynayamacağı bu maçta beraberlik de iyi bir sonuç olacaktır. Karşıyaka'da eksik olarak göze çarpan tek isim Emrah olsa da, Karşıyaka'nın bu maçta sahaya süreceği 11'i kestirmek neredeyse imkansız. Bildiğiniz üzere geçtiğimiz günlerde teknik direktör Reha Kapsal'ın işine son verildi. Kadroda Serdar ve Ramazan gibi, Reha Kapsal'la husumetleri olduğu için forma şansı bulamayan oyuncular var. Özellikle Ramazan'ın, son haftalarda bolca hatalı gol yiyen Necati'nin yerine kaleye geçmesi muhtemel. Şahsen Serdar Sinik'in de oynamasını bekliyorum.

Hafta içinde maalesef yine tribün paylaşımında sıkıntı yaşandı. Bucaspor yönetimi, taraftarını haklı olarak Türkiye'nin sahaya en uzak kale arkası tribününe göndermek istemeyerek, açık tribünün kendilerine verilmesini istedi. Bu İzmir'de sıkça uygulanan bir yöntemdir. İzmir Atatürk Stadı'nda oynanan maçlarda mümkün mertebe kimse kale arkası işkencesine maruz bırakılmamaya çalışılır. Ancak bu sefer Karşıyaka yönetimi açık tribün kombinelerini bahane göstererek Bucaspor'un isteğini reddetti. Maalesef bu kararın arkasında çok farklı bir sebep var. Karşıyaka taraftarının önemli bir bölümü Reha Kapsal'ın gönderilmesine büyük tepki gösteriyor. Karşıyaka yönetimi de kendi taraftarını kapalı ve açık tribüne bölerek tepkileri bir nebze de olsa zayıflatma amacında. Basiretsiz bir uğraş.

Maçın bana göre en önemli detayı beş maçlık cezanın sona ermesiyle Karşıyaka'nın bu sezon ilk kez taraftarıyla buluşması. Bu sezon ortaya çıkan başarısız tabloda bu ayrılığın da şüphesiz büyük etkisi oldu. Karşıyaka'nın her sezon en az on puanı taraftarı sayesinde aldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bir sezonda ortalama 40-50 puan alan bir takım için önemli bir oran. Maçın pazartesi olması, takımın anormal kötü gidişi ve Reha Kapsal hadisesi mutlaka seyirci sayısını etkileyecektir ama aylardır hasretle bugünü bekleyenlerin sayısı da azımsanmamalı. Kapalı tribün hemen hemen dolacaktır. Bucaspor taraftarından da 2000 kişi civarı bir katılım bekliyorum. Sonuç olarak, yarın mutlak suretle galibiyeti hedefleyen Karşıyaka'yla ligin en golcü takımlarından Bucaspor'un mücadelesinde coşkulu tribünler önünde iyi mücadele ve güzel futbol izleyeceğimizi düşünüyorum. Fırsatı olanlar kaçırmasın. Maç saat 20:00'de. D-Spor'dan da naklen yayın var.

 
Meşale Kokusu