-->

5 Ocak 2010



İlk devre itibariyle 1. Lig'in ilk altı sırasında İzmir'in tam üç takımı var. Üçte üç... Peki bu üçlüden kaçı Süper Lig'e çıkar? Büyük muamma. İzmir'de her sene bu dönemlerde oynanan tiyatro yine kapalı gişe. Devekuşları kafaları gömdü. Sezon sonunda bu üç takımdan yine hiçbiri çıkamazsa, veryansın edecek, ah şu İzmir futbolu diye nutuk atacak, faturayı taraftarlara, futbolculara, teknik direktörlere kesecek olan ikiyüzlüler saklandılar birer köşeye, gıkları çıkmıyor.

Altay, Bucaspor, Karşıyaka... Üçü de ekonomik olarak bitik durumda. Altay ve Karşıyaka'nın transfer yasağı var. Altay borçların ötelenmesi ihtimaline karşın transfer görüşmelerini sürdürüyor ama alacaklıları ikna etmek çok da kolay olacak gibi görünmüyor.

Karşıyaka'da yaprak kımıldamıyor. Yasağı kaldırmak için en ufak bir girişim yok. Her fırsatta şampiyon olunacağını iddia eden yönetimin, kulübün adıyla rant sağlamak ve daire satmaktan başka bir derdi olmadığı iyice su yüzüne çıktı. İnandırıcılığı sıfıra düşen müteahhit Akif Ersezgin ve tayfasına tek inananın Selçuk Yaşar olması da oldukça acı.

Bucaspor ise bence en kendini kaybetmiş durumda olan kulüp. Mehmet Batdal'ı 500.000TL'ye satmaya çalışıyolar. Anlıyorum nakit sıkıntınız büyük ama Mehmet Batdal gibi bir oyuncuyu, bu kadar azmış bir piyasada şu parayı verene yollayacaksınız, bırakın yükselmeyi, bu ligde olmayı bile hak etmiyorsunuz demektir.

Yerine de Kazakistan'dan Zhambyl Kukeyev'i alacaklarmış. Resmi siteden milli golcü olarak lanse etmişler de orta saha oyuncusu olduğunu öğrendiklerinde tepkileri ne olacak çok merak ediyorum.

Tepkim, kulüplere değil aslında; çok bilmiş İzmir kamuoyuna. Rakipler bir bir transferlere başlarken, bir kişi de çıkıp, şu kulüplere sahip çıkalım, yardım edelim, geride kalmasınlar demiyor. Geçen sezon ilk yarıyı 3. bitiren ve yine transfer yapamayan Karşıyaka'nın akıbetini, final maçında bir Erhan Küçük'e teslim oluşunu bu kadar çabuk mu unuttuk?

Bence mevcut kadrolarla üç takımın da ilk iki şansı bulunmuyor. İlk altı bile zor. Altay, orta sahaya ve hatta son sakatlık haberlerinden sonra forvete, Karşıyaka ve Bucaspor da defansa kesinlikle takviye yapmak zorunda.

Eğer bu transferler yapılmaz ve sezon sonunda bu üç takım da 1. Lig'de kalırsa, bir tane İzmirli iş adamı çıkıp da, işte her sene aynı, böyle olmuyor, kökten değişim lazım, birleşme düşünülmeli tarzı şeyler söylerse bu sefer kızılcık sopasıyla kovalarım.

4 Ocak 2010



İşte böyle zamanlarda anlıyoruz üç büyük mü var, beş büyük mü var? Ya da büyük müyük yok da herkes küçük hesapların peşinde mi?

Şu Semih'in çektiğini kimse çekmedi. Tesbihe merakı olsa, memlekette oltu taşı kalmazdı. Kim bilir Saraçoğlu'nda kaç koltuk eskitti; kaç farklı kulübe gördü? Lüle lüle saçları vardı, yedekti. Keli çıktı hala yedek.

Ara sıra içerlendi tabii ama hiç isyan bayrağını çekmedi. Her zaman görev verilmesini bekledi. Hatta gol kralı bile oldu. Peki karşılığında ne kazandı Semih? Onun yürekten Fenerli olduğunu anlatan, Genç Fenerli Semih lakabından başka hiçbir şey.

Ama öküz öldü ortaklık bozuldu. Semih ilk kez, son derece haklı bir şekilde isyan etti ve ona bugüne kadar bu formayı çok görenler, lakabını da çok görmeye başladı. Genç Fenerli Semih oldu hain Semih. Neymiş, Semih para kazandırmadan kulüpten ayrılacakmış.

Yahu bu adam 10 senedir gıkını çıkarmadan, gönülden hizmetini vermedi mi bu külübe? Her türlü haksızlığa rağmen çıkıp gollerini atmadı mı? Acayip acayip adamlara milyonlar saçılırken, onların yarısından da az para alıp, iki katı iş yapmadı mı? Hala ne kazandırsın ki bu külübe?

Hani 20 yaşında oyuncu olur da, daha iki sezon oynamıştır. Aman aman bir katkısı olmamıştır takıma. Bari para kazandırsın dersin. Bazıları farkında değil galiba ama 27 yaşına geldi Semih. Bugün Raul, Real Madrid'den ayrılsa, onun da mı para kazandırması lazım?

Algıda problem var sanırsam. Semih'i hala genç zannetme paranoyasından oluyor bunlar. Daha bu yaşında, para kazandırmadan nereye bakalım değil mi? Bazı insanların bu kadar sık akıl tutulmasına uğramalarına hayret ediyorum.

Diyeceğim odur ki, Semih'in bugüne kadar Fenerbahçe'ye kattıklarını, hizmetini göz ardı edip, hala sırtından para kazanma umuduyla onu hain ilan edenler, gerçek hainlerdir. Gerisi laf-ü güzaftır.

31 Aralık 2009



Hayatımın en yoğun iki haftası geride kaldı. Dün gece tam yedi saat uyudum! İkişer, üçer saatlik uykularla geçen günlerden sonra büyük gelişme. Neyse ki kurtuldum. Özgürüm! Bu aralar yazmak için bol bol vaktim olacak. Kafamda biriken konular var. Umarım hepsini yazabilirim.

Gün itibariyle büyük beklentilerle girdiğimiz 2000'li senelerin ilk onunu deviriyoruz. Milenyum coşkusu daha dün gibi aklımda. Ne dersiniz? Beklediğimizi bulabildik mi yeni binyılda? Bence fena değiliz be. Çok yükleniyoruz kendimize ama hayal kurmayı çok seviyoruz biz. Ondandır sıkça yaşadığımız hayal kırıklıkları. Yoksa iyiyiz iyi. Çok da karamsar olmamak lazım.

Yeni yıl için havuzlu villa, yılan bir araba, 5250000TL para, şan, şöhret gibi spesifik bir dileğim yok. Herkese mutlu ve huzurlu bir yıl diliyorum. Biliyorum en bayat esprilerden biri ama garip bir şekilde hoşuma giden bir klişeyle kapatmak istiyorum blogun 2009 defterini: Seneye görüşürüz!

25 Aralık 2009



Finallerin göbeğine düştük. Pazartesiden beri kafa kaşımaya vakit yok. Yılbaşına kadar da böyle devam edecek. Bu sürede yeni yazı gelmeyecek gibi görünüyor. Takipçilerimiz kusura bakmasınlar...

23 Aralık 2009



İki takımın da maça asıldığını söyleyemeyiz. Fenerbahçe yürüye yürüye üç yaptı maçı. Altay da nasıl olsa kazanamayız mantığıyla minimum golü yemeye çalıştı. Önce 1-0'ı kabullendiler. Sonra da 2-0 ve 3-0'ı. Ara sıra Burak Çalık'ın sürüklediği toplarla atak yapmaya çalışsalar da 3-4 adamdan daha kalabalık gelmeye hiç tenezzül etmediler.

Özer Hurmacı'nın performansı benim adıma maçı izlenilir kılan tek detaydı. Yalnız üzerindeki baskıyı hala atabilmiş değil. Maçın başında Daum'un gözüne girmek adına, ayağında top tutmamaya ve basit oynamaya çalıştı ama çok pas hatası yaptı. Neyse ki golü attı ve kendine geldi. Bu dakikadan sonra daha rahat ve verimli oynadı. Üzerine düşülürse çok iyi yerlere geleceğine inanıyorum Özer'in. Umarım yanılmam.

Bir diğer dikkat çeken isim ise Bekir'di. Sheriff maçında etkisiz görmüştüm ama bu maçta bol bol ben sağ kanadı istiyorum ortası kesti. Yine de Gökhan'ı kesmesi imkansız ama tünelin ucunca hafif bir ışık gördüm.

Maçın en büyük hayal kırıklığı ise kesinlikle Semih'ti. Resmen pas tutmuş. Bu haliyle, şu kötü Guiza'dan bile formayı alması mümkün değil bence. Sahiden, Semih en son ne zaman gol attı?

Maçla ilgili en ilginç detay ise Altay taraftarıyla ilgili. 3 gol de, her zaman, her yerde, en büyük Altay diye bağırdıktan sonraki bir dakika içinde geldi. İlk iki golden sonra totem yaparlar dedim ama üçten sonra bile ısrarcıydılar.

Son olarak, bu maçı, bu saate koyanlara selam etmek isterim. Hafta sonu 8'de maç oynatanlar, hafta içi maçını hangi mantıkla, hem de voleybol maçıyla çakıştırarak 6:30'a koyarlar anlamak mümkün değil. Sayelerinde, sonucu belli olan maç, seyircinin de olmamasıyla iyice tatsız tuzsuz geçti. Hafta içi futbolsuz kalmayalım diye maça gittik ama maalesef kayıp iki saatten fazlasını bulamadık.

21 Aralık 2009



2009'da, Twitter'da en çok bahsedilenler açıklanmış. Spor kategorisindeki sıralama şu şekilde:

Sports (Teams, Events, Leagues)

1. Super Bowl
2. Lakers
3. Wimbledon
4. Cavs (Cleveland Cavaliers)
5. Superbowl
6. Chelsea
7. NFL
8. UFC 100
9. Yankees
10. Liverpool

Bir nevi popülarite sıralaması olarak görebileceğimiz listede ilginç sonuçlar var. Örneğin 6 kupa bile Barcelona'dan, Chelsea veya Liverpool kadar bahsedilmesini sağlayamamış.

Bir gün içinde olup biten Super Bowl'un bütün sene boyunca en çok konuşulan konu olması da dikkat çekici. Hatta, hatalı yazılışı da 5. sırada. Pes...

UFC 100'ün diğer dövüş sporları arasından böylesine sivrilmesi benim için şaşırtıcı. Şahsen en az ilgimi çekeni.

Lakers, dünyanın en popüler kulübü gibi görünüyor. Sanırım önceden en rahat tahmin edebileceğim bu olurdu. Sadece Yankees'le aralarında 7 sıralık bir fark olacağını beklemezdim.

Şöyle genel olarak baktığımda olmamış diyesim geliyor da insanlar bunlardan bahsetmiş işte. Nasıl diyeceksin?

Not: Sporcular, kişiler kategorisi altında sıralanmış.



Çarşamba günü oynanacak Fenerbahçe - Altay, Ziraat Türkiye Kupası maçına, Avea sponsorluğunda iki adet Türk Telekom tribünü bileti veriyoruz. Saat 20:00'de sorulacak soruya, doğru cevap veren ilk iki kişi biletlerin sahibi olacak. 20:00'de görüşmek üzere...

Saat 20:00 oldu. Sorumuzu soralım.

Fenerbahçe ve Altay'ın Türkiye Kupası Finali'nde ilk karşılaşmaları hangi sezonda gerçekleşmiştir? Maçlar kaç kaç bitmiştir?

Biletleri mert ve Zoma kazanmıştır. Kendilerini tebrik ediyoruz. İsimlerini ve iletişim bilgilerini yorum olarak yazarlarsa, kendilerine ulaşacağız.

Zoma, biletini kullanamayacığını belirterek hakkını devretti. Onun yerine bileti kazanan kişi Djemba Djemba. Onun da iletişim bilgilerini göndermesini rica ediyoruz.

20 Aralık 2009



Aslında çok kolaydır Real Madrid'i sevmek. Sevinmek garantidir çünkü. En kötü iki senede bir, takımın tatmin edici bir başarı elde edeceğini bilirsiniz. Majör ligler arasında en fazla sayıda şampiyonluk yaşamış; Milan'la birlikte en çok Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuna sahip takımdan bahsediyoruz sonuçta.

En iyi futbolcuların oynadığı, hatta oynamak için can attığı bir yıldızlar kulübüdür Real Madrid. Dönemin efsanelerinden en az 2-3 tanesi mutlaka giyecektir o formayı ve peşi sıra zaferler yaşayacaklardır.

Peki sevmeyen neden sevmez? Real Madrid paranın ve gücün, futbol sahasına en bariz yansımış halidir. Tabii ki, başta İngiltere'de olmak üzere Madrid benzeri bir çok kulüp var. Ancak, Real Madrid'in diğerlerinden farklı bir havası var. Amerikan gençlik filmlerinde ev partisinin sahibi ukala ve şımarık çocuklar olur ya. Popüler olmayanları ezerler, partiye almazlar, alsalar da geldiklerine pişman ederler hani.

Dün akşam 6-0'lık Zaragoza maçında aynı bu manzara canlandı gözümde. Hani rakip o kadar salar ki, maç güle oynaya 10'a gider anlarım ama 7. golü atmak için o kadar zorlamak, gözlerden fışkıran hırs, koyduk mu tripleri, sarı kartlık fauller, gol kaçırınca dövünmeler, ahlar vahlar nedir?

Maç zaten 70'de 6-0 olmuş. Oyunu biraz rölantiye almak, hem kendini dinlendirip, hem de rakibe biraz saygı göstermek daha makul bir davranış olmaz mı? Söz konusu Real Madrid olunca olmuyor işte. Hazır yakalamışken yaslayalıma dönüyor olay.

Maalesef şan, şöhret ve paranın her şeyin önüne geçtiği bir ortamda bunlar çok normal. Bugün bu kadro, 10 sene sonra başkaları ama mantalite hep aynı olacak. O, 7. gol hep aranacak. Çünkü onlar Real. Her şeyin en fazlasına onlar sahip olmalı. Tabii ki en çok golü de onlar atmalı.

İşte Real Madrid'i sevimsiz yapan bu ukalalık. Yoksa, işte efendim onlar kralın takımı. Barcelona'ya çok fenalık yapmışlar zamanında gibi basit ve saçma bir sebepten ibaret değil durum. Duruş meselesi. Sevene, neden diyemem ama ben sevemiyorum arkadaş. Zidane oynadı sevemedim. Cristiano oynarken hiç sevemem.

19 Aralık 2009



Ankaragücü - Sivasspor..............Üst
Blackburn - Tottenham...............Üst
Sevilla - Getafe.........................Üst
St. Etienne - Marsilya...................2
Napoli - Chievo............................1
Hamburg - Werder Bremen...........Üst

Oran: 20.69

Kartalspor - Giresunspor................2
Rennes - PSG..............................2
Fiorentina - Milan.........................1 (Ertelendi)
Trabzonspor - Fenerbahçe.............2
Benfica - Porto............................1

Oran: 98.18

18 Aralık 2009



Şu eşleşmeleri görünce insan ister istemez hani seri, hani başı diye soruyor tabii. Hele ki Fenerbahçe için tam da eh Lille fena değil demek üzereyken, ortaya çıkan muhtemel Liverpool eşleşmesi alın o zaman tadında oldu.

Atletico Madrid eşleşmesinde çok kan dökülecek. Kılıcı daha çok saplayan turu geçer. Takımların şu anki hallerine bakınca, bol bol gol izleyeceğimiz iki maç öngörmek mantıklı geliyor. Hele Servet-Gökhan ikilisini Forlan ve Aguero'nun karşısında düşününce kötü oluyorum; içim daralıyor.

Tek avantaj turun anahtarının da çilingirinin de belli olması. Çözmesi çok zor bir denklem yok ortada. Galatasaray yememek için değil, yediğinden fazlasını atmak için sahada olmalı. Turun anahtarı bu. Anahtarı elinde tutan kişi de Frank Rijkaard. Büyük maçlarda sadece büyük oyuncular değil, büyük hocalar da ortaya çıkar. Bu turu geçerse ne Elano, ne Kewell, ne de Keita, ancak Rijkaard geçer. Haddinden fazla açılan bazı ağızları kapatmak için de iyi bir fırsat.

Fenerbahçe ise vizesi kolay ama finalinden geçmenin çok zor olduğu bir hocanın dersini aldı. Üstelik bütünleme de yok. Kaldın mı okul bir sene uzuyor. Şu an için Liverpool maçını akıllardan çıkarmak, yapılacak en mantıklı iş. Son anda Hertha Berlin'i çekememek büyük şanssızlık ama Lille de Fenerbahçe'nin dişine göre bir rakip. Maçlara daha iki ay olması sevindirici. Ara transferi çok iyi değerlendirmeli Fenerbahçe. Önemli olan lig, yalanı bitti artık. Takım, lider olarak son 32'ye kaldı. Daha da ileri götürmek lazım. Bir an önce 3-4 sene önceki transfer politikasına geri dönüp, adam gibi futbolcular katılmalı kadroya. Anfield'da Guiza'nın ağlak bakışlarını izlemeye kimse katlanamaz bu saatten sonra.

Genel kanının aksine Liverpool'un ligden kopmasının onlar için bir avantaj olduğuna katılmıyorum. Geçmiş senelerde Avrupa'da coşan Liverpool ligde şansının olmadığını baştan bilerek saldırıyordu bu maçlara. Oysa şimdi ligi de isteyen ama sürekli tokat yemekten çöken bir Liverpool'la karşı karşıyayız. Moral ve motivasyon olarak dibe vurmuş bir takım ve akşamları evde odasına kapanıp hüngür hüngür ağladığını düşündüğüm ve de umduğum bir Benitez'den söz ediyoruz. Her dibe vuran zıplayacak diye bir şey de yok sonuçta. Fenerbahçe Liverpool'un isminden çok, aşırı derece de korkmaya gerek olmayan kadrosuna odaklanırsa her şey daha kolay olacaktır.

Özetlersek kuralar zor mu? Evet zor ama ikinci torbada bu kadar çok, güçlü ekip varken böyle olacağı belliydi. Sonuçta son 16'ya kalma mücadelesi. Artık rakip seçme gibi bir lüks yok. Ben iki takımımıza da inanıyorum. Aradaki iki aylık süre boşa geçirilmezse Şubat ve Mart ayları zaferlere gebe olabilir.



Fenerbahçe'nin, liderliği bir maç önceden garantilemesi yüzünden, prestij mücadelesi bile sayılamayacak bu maçta, beklediğimden fazlasını buldum. Galatasaray'ın dün oynadığı benzer statüdeki maçtan sonra beklentiler düşmüştü tabii ama Fenerbahçe top oynamaya çıkmıştı bu akşam.

Bireysel olarak çok üstün performanslar izleyemedik ama takım koordinasyonu başarılıydı. Hücumda ve savunmada bloklar birbirinden hemen hemen hiç kopmadı. İleri-geri ve sağa-sola kaymalarda, birlikte hareket ederek mesafeyi hep korudular. Bu sayede hem Sheriff'e top atabilecek geniş alanlar bırakılmadı, hem de topu ayağına alan her Fenerli kafasını kaldırdığında pas atabilecek en az iki boş adam buldu.

İlk düdükle beraber Fenerbahçe ağırlığını hissettirdi. Bir iki ısınma pozisyonundan sonra 15'te Semih'in güzel pasında Uğur Boral, Daum'a vururmuş gibi vurdu ve Sheriff'in hayallerini suya düşürdü. Bu dakikadan sonra maçta çok da ilginç bir şey olmayacağı az çok tahmin edilebilirdi. Bu yüzden top yerine tek tek oyuncuları seyretmeyi tercih ettim.

Az sayıdaki, pozisyondan ziyade girişim denebilecek Sheriff organizasyonlarında bile güven vermeyen Volkan Babacan'dan, geçmeyeceğini bile bile pas atan Deniz Barış'tan, golden sonra bir anda ortadan kaybolan Uğur'dan veya Gökhan Gönül sakatlanmadığı sürece o formayı bir daha rüyasında bile zor görecek Bekir'den bahsetmeyeceğim tabii ki.

Bu akşam hakkında bir şeyler yazmaya değecek bireysel performans gösteren tek oyuncu Özer'di. Bu sezon Özeri'i ilk defa çıplak gözle izleme fırsatı yakaladım ve sezon başından beri her gün izleyen Daum'un ona nasıl forma vermediğini hala anlayabilmiş değilim. Maça sağda başlasa da bir daha bu bölgeye sadece pozisyon icabı döndü. Tamamen serbest, topa yakın ve istekli oynadı. Orta sahadaki pas trafiğinde hep olumlu hamleler yaptı. Ya atakları başlattı, ya da takımı rahatlattı. Onun olduğu ilk yarıyla, olmadığı ikinci yarıyı karşılaştırınca zaten daha bir şey söylemeye gerek kalmıyor.

Maçın başında beklediğim bitse de gitsek havası ikinci yarıda ortaya çıktı. İki kişi fazla oynasa bile gol atamayacak intibası veren Sheriff'le, kendimizi sıkıp bir tane daha atsak ne olacak ki düşüncesindeki Fenerbahçe 45 dakika boyunca öylesine top tepti. Sanki herkes Roberto Carlos'un girişini beklemeye başlamıştı.

Dakikalar 87'yi gösterdiğinde, Roberto Carlos son kez Saraçoğlu çimlerine ayak bastı. Daha ısınırken başlayan sevgi gösterileri, değişiklik tabelasının kalkmasıyla doruğa ulaştı. Maç bitene kadar, hatta bittikten sonra da dakikalarca sadece Carlos'a bağırıldı. Bence Fenerbahçe taraftarı oldukça güzel bir şekilde uğurladı Carlos'u. İlginç bir ayrıntı ise oyuna girdikten sonra forvete geçmesiydi. Belli ki o da bir golle veda edip geceyi unutulmaz yapmak istedi ama süre yetmedi. Gerçi zaten onun Türkiye'de üç seneye yakın top oynamış olması yeterince unutulmaz bence. Umarım bir gün bu topraklardan Roberto Carlos'un geçmesinin ne demek olduğunun farkına varırız.

Sonuç olarak Avrupa Ligi gruplarını tamamlamış bulunuyoruz. İki takımımız da grup lideri olarak son 32'ye kaldı. Senelerdir görmeyi beklediğimiz bir tablo. Hem Fenerbahçe'ye hem de Galatasaray'a kurada bol şans, maçlarında başarılar diliyorum. Bizi gururlandırmaları dileğiyle...

16 Aralık 2009



Yer Mithatpaşa Stadı. Tarih 19 Şubat 1956. Son 48 maçında, sadece Almanya'ya, favori olduğu Dünya Kupası finalinde sürpriz bir yenilgi alan dönemin tartışmasız bir numarası Puskas'lı Macaristan Milli Takımı'na karşıyız. Aslında 5 Şubat'ta oynanması planlanan maç İstanbul'daki anormal hava koşulları sebebiyle ertelenir ve Macarlar İzmir'e geçer. Burada İzmir karmasıyla yaptıkları iki maçı 8-1 ve 11-0 kazanırlar. Ardından birer maç da Ankara ve İstanbul karmalarıyla yaparlar ve beklenen gün gelir. Mithatpaşa Stadı eklenen portatif tribünlerin de katkısıyla ana baba günüdür. Maçı tam 28241 kişi izler. Kadrolar ise şu şekildedir:

Türkiye: Turgay Şeren, Ali Beratlıgil, Ahmet Berman, Mustafa Ertan (75 Saim Tayşengil), Naci Erdem, Nusret Ülük, İsfendiyar Açıksöz, Coşkun Özarı, Metin Oktay, Kadri Aytaç, Lefter

Macaristan: Farago, Buzansky, Lantos, Szojka, Bozsik, Kotasz, Toth (46 Csordas), Machos, Tichy (31 Hidegkuti), Puskas, Czibor

Artık Macarlar'ın 14 günde 5. maçlarına çıkmasından mıdır; yoksa aşırı motivasyondan kaynaklı üstün bir futbol sergilememizden midir bilinmez, o efsane takımı 3-1 yeneriz. Bizim gollerimizi Lefter(2) ve Metin Oktay atarken, Macaristan tek golünü Puskas ile bulur. Dünya basınında da geniş yankı uyandıran bu galibiyet uzun yıllar tarihimizdeki en büyük başarı olarak anılır.

Maçın özetini de buradan izleyebilirsiniz.

15 Aralık 2009



Marca.com'da son 24 saatin en çok okunan haberi kimle ilgilidir sizce? Roberto Carlos! Haberin linki bu. Carlos'un Real Madrid çağırırsa hemen giderim açıklamasıyla ilgili.

Görünen o ki Roberto Carlos'un Madrid'e geri dönme ihtimali, hala önemli sayıda insanı heyecanlandırıyor. Peki biz ne yapıyoruz? Utanmasak adamın arkasına teneke bağlayacağız. Bundan 20 sene sonra bile sol bek dendiği zaman akla gelecek ilk isim Roberto Carlos gideceği için seviniyoruz.

Şu adamın oynadığı futbolun zerre önemli olmadığını, şu topraklarda geçirdiği her saniyenin Fenerbahçe için ne kadar büyük bir kazanç olduğunu bir türlü anlayamadık. Nasıl olsa herkes biliyor değil mi bizi? Hesapta Avrupa'nın en büyük 6. ligiyiz ya, hiç ihtiyacımız yok böyle reklamlara. Ne diyeyim ki? Alex mi Hagi mi diye tartışmaya devam edelim biz. Bize o yakışır...


Uzun süredir genel Bank Asya 1. Lig değerlendirmelerini boşlamıştım. Devre arası detaylı bir analiz düşünüyorum. Bu hafta ısınma yapalım.


16. hafta belki de şimdiye kadar en flaş skorların alındığı hafta oldu. Teknik direktör değişikliğinin ardından, Mersin'i dörtleyen Rizespor, bu hafta duman oldu. Bucaspor deplasmanında yarım düzine gol yediler. Rizespor'un geçen sezonuyla bu sezonu arasında sanki karbon kağıdı var. Harcanan büyük paralar, şöhretli futbolcular ama bir türlü gelmeyen başarı. O stada yazık.

Bucaspor ise 7 hafta sonra ilk kez iki maç üst üste puan aldı. Hem de maddi sıkıntıların iyice ayyuka çıktığı bir dönemde. Kral'ın 3 gol attığı maçta, hafta içi NTV Spor'un 1. Lig programında görücüye çıkan Mehmet Batdal 0 çekti. Eminim Bucaspor yöneticileri sırf bu yüzden galibiyete sevinememiştir. O üç golü atan Mehmet Batdal olsaydı, devre arasında almayı bekledikleri tekliflerde önemli artışlar olabilirdi.

Haftanın bir diğer flaş skoruna sahne olan Hacettepe - Karşıyaka maçından bir önceki postta bahsettim. O yüzden geçiyorum.


Ve Konyaspor liderliği kaptırdı. Giresunspor evinde lideri, 3-2 yenerek 3. sıraya indirdi. Aslında tahmin edilebilir bir skordu. Konyaspor son haftalarda zorlanmaya başlamıştı. Esas ilginç olan ise maç sonrası. Lideri yenmesine rağmen Giresunspor'da gündemin birinci maddesi hakem Taner Gizlenci. Giresunspor'un 5 oyuncusu sarı, 2 oyuncusu kırmızı kart gördü. Bu sebeple hakeme büyük tepki var. Başkan Olgun Peker de yine dilinin kemiğinin olmadığı göstermiş:

“Allah göstermesin Konyaspor maçında puan kaybı yaşasaydık bir insanın canına bir şey olabilirdi. Çünkü taraftarlarımız artık doldu. Sezon başından bu yana sürekli hakem hatalarına maruz kalıyoruz. Kimse kimsenin emeğine tecavüz etmesin. Bunun hesabını kimse veremez”.
Uzun zamandır bu kadar provakatif bir açıklama duymamıştım. Daha 3. haftada taraftarı sahaya girmiş bir takımın başkanının, nasıl böyle bir açıklama yapabildiğini anlayamıyorum.

Değinmeden geçilmemesi gereken bir konu da Eser Yağmur inadı. Geçen sezon Karşıyaka'da kabus gibi bir sezon geçirmişti. Bu sezona iki maçta iki golle başlayınca acaba demiştim ama ardından gelen 11 haftada sadece 1 gol atabildi. Mehmet Şen varken, Eser'de böylesine ısrar edilmesi çok anlamsız bence. Bu süreçte iki gol attığı maçtan sonra bile yedek kaldı Mehmet Şen. Hüsnü Özkara bu yanlıştan bir an önce dönerse takımı maçları tekrardan rahat kazanmaya başlar.


Kocaelispor, aylardır süren buhrandan çıkıyor. Yeni başkan Muammer Çelik, daha seçilmeden ödemelere başlamıştı. Lisans sorununu da çözecek gibi görünüyor. 2. devre çok farklı bir Kocaelispor izleyebiliriz. Hatta düşme adaylarınızdan direkt silin bence.

Mersin cephesinde ise durum tam tersi. Son beş haftada 4 mağlubiyet ve yenilen 14 gol... Teknik direktör Serhat Güller, Boluspor'dan ayrıldığında arkasından bir tek davul çalınmadığı kalmıştı. Daha ilk yarı bitmeden Mersin'de de aynı pozisyona düşmüş. Bence sorun hocalığından çok oyuncu seçimlerinde. Serkan İrdem'le bu iş olmaz ki. Önümüzdeki hafta Hacettepe'ye de yenilirlerse, Mersin ikinci yarıya yeni hocayla başlar.


13. haftanın ardından Scugnizzi, Kartalspor için sezon sonuna kadar liderliği kovalayabilir yazdığında, liderin yanına bile yaklaşamazlar demiştim. Takip eden 3 haftada 3 mağlubiyet aldı Kartalspor. Sonuncusu bu hafta, son 8 haftada sadece 3 puan alan Samsunspor'a karşıydı. Maalesef Scugnizzi'de hata yok. Onun yerinde kim olsa o sırada benzer bir yorum yapardı ama işin arka yüzü çok başka. En az 20 yıllık bir gelenek var ortada. Anahtar kelime Bochum. Anlayan anlar.

Yeni lider Kardemir Karabükspor. Haftalardır inatla takipteydiler. Bu hafta Konya kaybedince, Boluspor'la berabere kalmalarına rağmen ilk sırayı kaptılar. Öte yandan Altay da favori olduğu Dardanelspor maçını kazanarak Konya'yı altına alan bir diğer takım oldu. Özellikle bu ikisi ve diğer takımlar hakkında önümüzdeki haftadan sonra detaylı yazacağım. Bu haftalık bu kadar...

14 Aralık 2009



Geçen seneki  play off hüsranından beri deplasmanlara ara vermiştim. Ankara'da kapanan sezonu açmak yine Ankara'ya denk geldi. Eskiden, bir kaç güzel anı hatırına, Ankara'yı sevmek için zorlardım kendimi ama artık tamamen koyverdim. Nefret ediyorum bu şehirden. Nesi meşhur sorusunun cevabı, ayazı olan, başka hiçbir özelliği olmayan bir şehir nasıl sevilebilir ki?

Cebeci Stadı'na ilk kez gittim. Tam bir beton yığını. İzmir Atatürk'ün daha ufağı ve daha şekilsizi. Stadın ancak 30'da birini kapatabilen çatı ve üç sıradan oluşan kale arkaları görülmeye değer. Türkiye'nin en çirkin stadları arasına yazdım bile.

Maça gelirsek, beş haftadır mağlup olan, bugüne kadar sadece 12 gol atabilen, küme düşmenin en büyük adaylarından Hacettepe, 1-0 geriye düştüğü maçta tam dört tane salladı Karşıyaka'ya. Trajik...

Dört haftadır üst üste gelen galibiyetlere rağmen, maçların son yarım saatinde takımın sürekli oyundan düşmesi böylesi bir mağlubiyetin habercisiydi aslında.

Bataklık kıvamındaki sahanın da etkisiyle takım bu sefer ancak 30 dakika oyunda kalabildi. 30'dan sonra Hacettepe sanki 3 kişi fazla oynamaya başladı. Nereye baksam pır pır koşan mor formalar görüyordum.

Zemin, güzel bahane oldu ama kimse yemiyor tabii bunları. Takımın neden koşamadığı artık sır değil. Malum Karşıyaka ufak yer. Gece dörtlere kadar, o mekan senin bu mekan benim gezen, ellerinden alkol ve sigara düşmeyen, yakın zamanda Rusça'yı sökecek futbolcuların isimleri kulaktan kulağa dolaşmaya başladı.

Yıllardır Karşıyaka'nın görünmeyen sorunlarından birisidir bu: Anadolu'dan gelen futbolcuların İzmir'de gece hayatına kapılması. Yalnız bu sefer gemi azıya aldılar. Yönetim de basiretsiz olduğundan bir türlü el koyamıyor olaya.

Hazır devre arası gelmişken, futbol oynamaya niyeti olmayanlarla hemen yolların ayırılması lazım. Bu sayede maaş yükünü azaltıp, artık iyice ortaya çıkan sağ ve sol bek ihtiyacı da giderilirse harika olur.

Bu takımın şu haliyle Süper Lig'e falan çıkamayacağı çok açık. Takımın omurgası sağlam ama kimyası bozuk. İlk neşter Reha Kapsal'a vurulmuştu. Doğru bir hamleydi ama yeterli olmadı. İkinci ve futbolculara yönelik bir operasyon daha bekliyoruz.

Eğer devre arasında çok değil, bir iki akıllı hamle yapılırsa bu takım şaha kalkar ama geçen seneki gibi geçiştirilirse, en iyi ihtimalle bir play off daha kaybederiz.

 
Meşale Kokusu