10 Mayıs 2010
Hafta sonu TB2L Final Grubu maçlarını izlemek için Sinan Erdem Spor Salonu'ndaydım. Maçların Beko Basketbol Ligi'ne yükselecek takımları belirlemek kadar Dünya Şampiyonası için de önemi vardı. Zira şampiyonanın kalbinin atacağı salon olan Sinan Erdem test edilecekti. Bu yüzden ilk olarak salondan bahsetmek gerekir sanırım.
İçini ilk defa gördüğüm Sinan Erdem Spor Salonu beklediğimden çok daha güzel çıktı. Biz genelde böyle dev yapıları beton yığınına çeviririz ama bu sefer çok şık bir işe imza atılmış. Özellikle orta kattaki localar bambaşka bir hava katmış. Tabii ki bazı eksiklikler var ama genellikle ince iş. Yalnız bir tane çok büyük eksik var. O da tavan skorbordu. Maalesef tavan Abdi İpekçi'dekine benzer bir skorbordu taşıyamıyormuş. Bu yüzden böylesi bir salonda dam üstünde saksağan gibi duran klasik skorbordlarla idare edilecek. Bunun haricinde genel olarak beklediğimize değmiş. Özellikle ulaşım açışından, sapa Abdi İpekçi'ye göre çok rahatlayacağız. Sadece bu bile, bu salonu sevmek için yeterli bir sebep. İlerleyen günlerde burada uluslararası bir özel turnuva da düzenlenecek. O zaman salonun iyi veya kötü yanlarını daha iyi anlayacağız.
Gelelim maçlara. İlk maç, Yozgat ayağının sonucunda büyük avantaj kaybeden iki ekip, Hacettepe Üniversitesi ve Torku Selçuk Üniversitesi arasındaydı. İstanbul'a 3'te 0'la gelen Selçuk için ölüm kalım mücadelesi olduğundan daha stresli olan taraf onlardı. Hacettepe de ilk dakikalarda biraz tutuk görünse de yavaş yavaş oyunun kontrolünü aldılar. Selçuk anlamsız bir şekilde şuta yönelik hücumlar oynadıkça da maç otomatikman Hacettepe'ye geldi. Selçuk'un 33 tane 2 sayılık atış denerken 30 tane 3 sayılık denediğini söylersem ne kadar dengesiz bir hücum organizasyonu sergiledikleri gözünüzün önünde canlanır sanırım.
Bu maçın ardından Trabzonspor - Olin Gençlik mücadelesi vardı. Hafta sonunun kaderini çizecek maç buydu ve önemine yakışır bir şekilde zevkli, mücadeleli ama garip bir maç oldu. Toplam 93 sayı oldu ve yalnızca bir oyuncu çift haneli skor üretebildi. Trabzonspor seyircinin de gazıyla maça 7-0'lık seriyle başladı. Ancak futbola haddinden fazla aşina ama basketbola da bir o kadar uzak olan Trabzon seyircisi takıma desteğin değil kendi şovunun peşine düşünce işler değişti. Olinliler'in açtığı Ultraslan pankartının üstüne bir anda ortalık karıştı. Tabii ki bu tamamen provokasyon amaçlı bir hareketti ama böyle her tahrike kapılırlarsa TBL'de çok ceza yerler. Basketbol kendi özel seyircisini yaratan bir spordur. Umarım bu Trabzon'da da gerçekleşir de böyle manzaraları çok sık görmeyiz. Bu kargaşa sırasında Olin 8-1'lik seri yakalayarak durumu eşitledi.
Trabzon 11-8 önde başladığı 2. çeyrekte ilk basketi 6:17'kala bulabilse de bir anda açılıp farkı 11'e çıkardı. Bunun üzerine mola alan Olin, alan savunmasından vazgeçince yeniden direnç kazandılar ve oyun dengelendi. Ne var ki adeta periyot skoruyla (26-18) biten devrenin ardından, geri kalan bölüm Olin için çok zor geçecekti. Çünkü en çok direnç gösteren oyuncularından biri olan 35'lik Engin Algın devrenin bitişine 24 saniye kala 3. faulünü yaptı. Devre boyunca genel manzara penetreyi zorlayarak bol bol faul kazanan ama bunları sayıya çeviremeyen bir Trabzon ve oyunda kalabildiği sürece topu Engin'e indirmeye çalışan ama o kenara geldiğinde şuta abanan Olin'den ibaretti.
3. çeyrekte ise roller değişti. Trabzon 3 dakikada faul hakkını doldururken Olin'in henüz faulü yoktu. Trabzon'a sadece 6 sayı şansı verdikleri bütün bir çeyrek boyunca iyi savunmayla farkı 3'e kadar indirdiler ve maça yeniden ortak oldular. Bunun moraliyle başladıkları son çeyrekte de 7.14 kala ilk kez öne geçtiler (35-36) ama geçmez olaydık demişlerdir sanırım. Maç boyunca pek ortalıkta gözükmeyen, zaten sadece 10 dakika oynayan Melih Kabakçı'nın üst üste 3 üçlük bulduğu süre zarfında 14-1'lik seri yakalayan Trabzonspor bir anda aldı maçı götürdü.
Böylece daha ilk günden iki takımın kaderi çizilmiş oldu. Trabzonspor, Olin Gençlik'i yenerek çıkmayı, Torku Selçuk Üniversitesi de Hacettepe'ye yenilerek çıkamamayı garantiledi. Bu yüzden de pazar günkü Olin Gençlik - Hacettepe maçına kadarki maçlar formaliteye dönüşmüş oldu. Maalesef bu maçın ancak son periyoduna yetişebildim. Maç boyu Olin kaçmış, Hacettepe kovalamış. Son periyotta da yakaladılar ama nefesleri yetmedi. 65-58'lik skorla galip gelen Olin, TBL'ye çıkan ikinci takım oldu.
Gelelim genel gözlemlere. Açıkçası bu dört takımın dördü de TBL'de ihtiyaç duyulanın yarısı kaliteye bile sahip değiller. Hepsi mücadele ağırlıklı, yeteneğin çok ön plana çıkmadığı basketbol oynadılar. Hakemler de sertliğe gereğinden fazla müsaade edince maçlar kavga dövüş kıvamında geçti. 6 maçta da aynı senaryo yaşandı. Maçların başlarında içeriye top indirmeye çalışan, penetreleri zorlayan oyuncular sonlara doğru sertlikten yılıp sürekli üçlük zorlamaya başladılar. Hatta daha iyi üç atan TBL'ye çıktı bile diyebiliriz. Takımların hiçbirinde genç yetenek diyebileceğimiz bir oyuncuya rastlamamak şaşırtıcı oldu. Biraz ışığı olanların hepsi 87 ve öncesi doğumluydu. Bir tek Trabzonspor'dan 90 doğumlu Volkan İncekara çabukluk sorununu aşabilirse bir yerlere gelebilir gibi görünüyor.
Yani Trabzonspor'un ve Olin'in çok ciddi transferler yapmaları gerekiyor. İki takımdan da en fazla üçer oyuncu TBL'deki kadrolarda bulunabilir. Gerisi gereksiz ağırlık olur. Şahsen özellikle seyirci evrimini gerçekleştirmiş ve her maç salonunu dolduran bir Trabzon'un her zaman bu ligde olmasını isterim. Önümüzdeki sezon için Medical Park'la isim anlaşması da yapmışlar. Mutlaka iyi bir bütçeleri olacaktır. Yalnız baş antrenör Alaeddin Yakan'ın bile basın toplantısında 4 büyük kavramından bahsetmesi endişe verici. Acilen bu futbol kafasından sıyrılmaları gerekiyor. Türkiye'de basketbol ve futbol geceyle gündüz gibidir. Adapte olamazlarsa bu macera bekledikleri kadar güzel geçmez. Neyse uzatmayayım. Bekleyip göreceğiz. Şimdilik iki takımı da tebrik ediyor ve hoşgeldiniz diyorum.
6 Mayıs 2010
Geçen sene Yenikent'te, 5 maç ceza almamızla sonuçlanan olaylar hala hatırlarda. Bütün sezon biriken sinir, stres Playoff finalinin kaybedilmesiyle açığa çıkmış ve büyük bir facianın eşiğinden dönülmüştü. O gün ciddi bir yaralanma hatta ölüm yaşanmaması büyük şanstı.
O gün sahada mücadele eden kulüplerden Kasımpaşa şimdi Süper Lig'de. Karşıyaka ise Süper Lig şansını bir daha denemek için bu sene de Playoff oynayacak. Playofflar'ın yeri uzun süredir biliniyordu ancak stadlar tartışma konusuydu. Beklenti Ali Sami Yen ve İnönü'ydü. O yüzden bugün açıklanan karar büyük şaşkınlık yarattı. Maçlar 17, 20 ve 23 Mayıs tarihlerinde Ali Sami Yen ve Kasımpaşa stadlarında oynanacakmış.
Bu kararın üstüne elden gelen tek şey buyur buradan yak demek. Bu yapılan yangına körükle gitmekten başka bir şey değildir. Geçen sene Ankara'da 10000'e yakın Karşıyakalı vardı. Bu sene ulaşım ve konaklama imkanlarının zenginliği ve Karagümrüklüler'in de katılımıyla bu sayının 15000'in üzerine çıkması bekleniyor. Bu kadar yoğun katılımın beklendiği maçlar nasıl 10000 kişilik bir stada verilir? Hadi bu göz önüne alınmadı diyelim. Kasımpaşa'nın göbeğindeki stadın etrafında, Kasımpaşalılar ve Karşıyakalılar hatta Kasımpaşalılar ve Karagümrüklüler arasında olaylar çıkmasının kesin olduğu bilinmiyor mu? Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır? Sonra da çıkacak ve vay efendim Karşıyakalılar şöyle böyle, her yerde olay çıkarıyorlar diyecekler. Yok öyle yağma. Bu stad değişmediği sürece çıkacak olayların bir numaralı sorumlusu Federasyon'dur. Skandal bir kararla insanları ateşe attılar.
Buradan Türkiye Futbol Federasyonu'na sesleniyorum. İstanbul'da onca stad var. Acilen girdiğiniz bu yoldan dönmeniz lazım. Bu kararın altında kalırsınız. Kendinizden başka kimseyi de suçlayamazsınız. Çıkabilecek değil çıkacak olaylardan bahsediyoruz. Orada bir kişinin kılına zarar gelse vebali sizin olur.
Şehir uzak, hava sıcak, gün çarşamba, saat 15:45. Bir tek, atletizm pistini saymazsak stad güzel ama yetmiyor işte ahvali düzeltmeye. Hali hazırda büyük maçlarda iyi futbol beklenmez diye yalandan bir avuntumuz da varken, minimum beklentilerle geçtim ekranın başına.
İstekli ama yorgun, bitkin, halsiz ve en önemlisi stresli. Fenerbahçe'nin maçın özellikle başındaki ve daha sonra genelindeki görüntüsünü bu şekilde özetlemek mümkün. Aksine Trabzonspor ise isteğin yanına enerjiyi de eklemiş bir toplulukla dizilmişti sahaya.
Vederson'un 11'de olduğu maçlarda ekranın soluna bir şerit çekmek lazım. Zira o olduğunda sol taraftan bir halt olmayacağı bariz. Bu durumda gözler Emre'ye ve Gökhan Gönül'e kayıyor ama bu maça onlar da çok farklı başlamadı. Trabzonspor ise göbeğe yığdığı Colman, Alanzinho ve Engin'le eşeğe basar gibi bastı ve hemen her baskıda topu kaparak direkt kaleye yöneldi. Bu şekilde gelişen bir atakta, daha 5. dakikada Umut pozisyonu ziyan etmese maç daha başlamadan bitmiş olacaktı. İlk yarı boyunca tekrar tekrar bu senaryoyu izledik. Trabzonspor yalandan hazırlık pası bile yaptırmadı Fenerbahçe'ye. Öyle ki 31. dakikada Alex 1. bölgeye kadar gelmek zorunda kaldı topu çıkartabilmek için. Dün sahada bildiğimiz, tanıdığımız Umut yerine, 2010'un başında hepimizi şaşkına çeviren Umut olsa maç tarihi farka gidebilirdi. Fenerbahçe'den intikam almaktan başka hiçbir şey düşünmeyen, kupayı falan zerre umursamayan Burak'ın saçmalıklarına ise denecek bir şey yok.
55. dakikada gelen Alex'in golü yanlış hatırlamıyorsam Fenerbahçe'nin kaleye ilk şutuydu. Şapka çıkartılacak bir gol olduğunu söylemeden geçmemek lazım ama kupayı getiren gol olmadığı da belliydi. Fenerbahçe'nin bu oyunla 35 dakika daha gol yememesi imkansızdı ki bir değil tam üç tane yediler. Skoru eşitleyen golde Umut'u bomboş bırakan Bilica bu haliyle bizim halı saha kadrosuna giremez. Engin'in golünde Fenerbahçe adına o ana kadar sahanın en iyisi olan Lugano'nun yaptığı gölge savunma da görülesiydi! 80. dakikada gelen bu golden sonra Fenerbahçe'nin maçı bırakması, Ömer Üründül'ün bile görebildiğini Daum'un görememesi falan olacak işler değil. Eh böyle olunca da Colman da geldi 90'da kaymağını koydu. Tam süper oldu.
Stratejik, jeopolitik, konjonktürel vs. her türlü önemi üst düzeyde bir maçtı. 27 yıllık hasret, Şenol Güneş sonrası dönemde oynadığı futbolla her şeyin en güzelini hak eden Trabzonspor'un, sezonu en azından kupayla kapatma ihtimali ve de iki hafta sonraki esas finalin provası...
Sonuç? 27 oldu 28. Trabzonspor hak ettiğini aldı. Provada da başrol oyuncusunu değiştirtti. 2 hafta sonraki maç için dünü baz alacaksak ağır favori Trabzonspor'dur. Tabii bu Fenerbahçe bu hafta Ankaragücü'nü geçip de kendini son haftaya sallayabilir mi? Orası da meçhul.
4 Mayıs 2010
Takım sporlarında, Avrupa'da sezonun en büyük sürprizine imza atan, mucizenin -Belgrad hali Partizan’da Final Four hazırlıkları tamam. Pionir’de Maccabi’yi, 20.000 kişilik orduyla deviren Sırplar’ın arkasında bu sefer çok daha fazla insan var. Paris’in Bercy salonunda taraftar desteğini daha az hissedecekler ama mucizenin dayanılmaz hafifliğine kapılan bütün basketbolseverlerin kalbi de onlarla birlikte atacak.
Efes Pilsen’in 2000’de Asvel’le oynadığı, yürek hoplatan serinin ardından Selanik’teki Final Four’a gidişinin üzerinden tam 10 yıl geçti. Efes Pilsen, bir maç sonra Avrupa’nın en büyüğü olacak Panathinaikos’a yarı finalde yenilmesine rağmen üçüncülük maçında Barcelona’yı devirerek teselli bulmuştu. Güzel günlerdi... O zamandan beri ne Efes Pilsen ne de başka bir Türk takımı bu başarıyı tekrarlayamadı. Kronik Türk istikrarsızlığını bile aratacak istikrarlı bir başarısızlık dönemine girdik. Ne var ki bu sefer yalnız değildik. Bu yıla gelene kadar geçen dokuz sezonda yalnızca beş ülke Final Four’a takım gönderebildi: İspanya, İtalya, İsrail, Rusya ve Yunanistan. Basketbolu zekâyla oynama hususunda zirvede bulunan ve hemen her sene dünya basketboluna bir süper yıldız armağan eden Yugoslav ekolü ülkeler bile bize eşlik ettiler. Vaziyetin sebepleri, özellikle bizimle ilgili olanlar bambaşka bir yazının, hatta yazı dizisinin konusu olur. O yüzden bu konuyu şimdilik rafa kaldırıp bu seneki Final Four’un ve onu özel kılan takımın hikâyesine dönelim.
Bu sene Paris’te yer alacak takımların hikâyeleri farklı kalemlerden ve farklı bakış açılarından sayısız kez yazılacak. Birçoğu finalin maç saati sıfırlandığında topu çemberden daha çok geçirmiş olana övgülerle dolu olacak ancak bana göre herkesin hikâyesinde, maçların sonundaki akibetleri ne olursa olsun başrolde yer alması gereken bir takım var: O da tabii ki Partizan. Beş ligin hegemonyasını, mütevazı ve bir o kadar da genç kadrolarına rağmen yıkarak Final Four biletini ceplerine koydular.
Sezon Sancılı Başladı
İmkansız görüneni başaran kadro galibiyet için kenetlenirken.
Dusko Vujosevic yönetimindeki Partizan, yolculuğa okulun pek de popüler olmayan, servis araçlarının ön koltuklarında oturan öğrencileri misali başladı. Sıradan görüntüleriyle kimsenin dikkatini çekmiyorlardı ancak sezon sonunda arkayı dörtleyenlerden biri olduklarında artık herkesin dilindeydiler.
Sezona Efes Pilsen’in de bulunduğu grupta, dört maçta yalnızca bir galibiyetle başladıklarında doğal olarak Top 16’ya bile kalamayacakları düşünülüyordu ancak Olympiacos’a karşı evlerinde oynadıkları beşinci maç kaderlerini yeniden yazdı. 26 Kasım’daki bu maçı da içine alan bir buçuk ayda ilk olarak bir darbe de grup lideri Unicaja Malaga’ya vurdular ve toplamda altı maçta dört galibiyet alarak grubu 3. sırada tamamlamayı başardılar. Bu dönemden bahsederken Aleks Maric için bir parantez açmamak olmaz. Birkaç ay öncesine kadar neredeyse kimsenin haberdar olmadığı, Euroleague’de ilk sezonunu geçiren Sırp asıllı Avustralyalı pivot aralık ayında tozu dumana kattı. İki defa haftanın MVP’si seçildiği ayı, 22 sayı ve 11,6 ribaunt ortalamalarıyla tamamladı. Doğal olarak aralık ayı bittiğinde ayın MVP’sinin karşısında da onun ismi yazıyordu.
Top 16’da Ölüm Grubu
Kecman ve Rasic, Barcelona galibiyetini kutluyor.
Ne var ki ocakta peri masalının sona erme ihtimali belirdi. Barcelona, Panathinaikos ve Maroussi’nin bulunduğu ölüm grubuna düşmüşler ve buralara kadar gelmelerini sağlayan Aleks Maric’i sakatlık yüzünden kaybetmişlerdi. Yunanistan’daki ilk maça, son şampiyonun evine giderlerken akıllarında tek düşünce vardı: İyi savunma yaparsak bir şansımız olabilir. Maçın başında evdeki hesap çarşıya uymadı. Yunan ekibi, Partizan potasına daha ilk yarıdan 42 sayı bıraktı ancak ne olduysa ikinci devrenin başlamasıyla oldu. Sırplar koca bir ikinci yarı yalnızca 17 sayı yediler ve 64-59’luk skorla OAKA’dan sezonun en büyük sürprizine imza atarak ayrıldılar. Maric’in eksikliğini hücumda 13 sayı atan 1990 doğumlu Jan Vesely, savunmada ise 4 blokla oynayan 2.29’luk Slavko Vranes kapatıyordu.
Ama görüp görebileceklerimiz sadece bu maçta yaşananlardan ibaret değildi; dahası da vardı. İkinci maçta rakip, sezonun tek namağlup takımı Barcelona’ydı. Partizan, her baskete gol kadar sevinen, ateşli deyip geçersek ayıp edeceğimiz, en iyisini bir acayip topluluk diyerek tanımlamaya çalışmaktan vazgeçerek yapacağımız taraftarı önünde maça 10-0’la başlıyor ve olacaklar hakkında sağlam ipuçları veriyordu. Kolay teslim olmaya hiç niyeti olmayan Barcelona toparlansa da maçı ancak uzatmaya taşıyabiliyor, sonunda sezonun ilk mağlubiyetine razı oluyordu. Bu iki galibiyetle kapıyı ardına kadar açan Partizan’a kalan maçlarda aldığı tek galibiyet, Barcelona’nın diğer bütün maçlarını kazanmasının da yardımıyla yeterli oldu ve kendilerini son şampiyonu saf dışı etmiş bir şekilde Playoff’ta buldular.
Son Kurban Maccabi
Pionir'de artık klasikleşen maç öncesi şovlardan birisi.
Playoff’ta rakip, bir sene ayrı kaldığı Final Four’a geri dönmek isteyen Maccabi Electra’ydı ancak gafletleri, isteklerine ağır bastı. Evlerinde 21 sayı öne geçtikleri ilk maçı 9’da 7 gibi insanüstü bir üçlük performansı sergileyen, bir zamanlar bu topraklara da uğrayıp aradığını bulamayan Dusan Kecman’ı durduramayarak Partizan’a teslim ettiklerinde ev sahibi avantajından çok daha fazlasını kaybettiler. İkinci maçı 20 sayı farkla kazansalar da Belgrad’da başlarına gelecekleri henüz bilmiyorlardı. 30 Mart ve 1 Nisan tarihlerindeki iki maçta Pionir’e toplanan güruh kadar etkili, istekli ve ne yaptığını bilen taraftar kitlesi basketbol tarihinde daha önce görülmüş müdür ya da bir daha görülür mü? Bu soruya, evet cevabı vermek hayli zor; böylesi bir ortamdan galibiyet çıkarmak daha da zor. Zaten çıkmadı da ve Partizan, 12 yıl sonra Final Four’a döndü. Bu iki maçta öne çıkan isim ise geçen yıl Mersin Büyükşehir Belediyesi’nde forma giyen Bo McCalebb’di (18 ve 19 sayı).
Artık önlerinde yalnızca iki maç var. 1992’de İstanbul’da elde ettikleri Avrupa’nın En Büyüğü unvanına yeniden ulaşma şansına sahipler. 7 Mayıs’taki ilk maç peri masalını başlatan galibiyeti aldıkları Olympiacos’a karşı. Kazanırlarsa finalde Barcelona – CSKA maçının galibi onları bekliyor olacak. Tabii ki Final Four, sıradan grup maçlarına benzemez. Bu sefer işleri çok daha zor. Normal olan, sessiz sedasız dördüncü olup şimdiye kadar yaptıklarıyla hatırlanmaları ama spora romantizm penceresinden bakabilenlerin tek bir arzusu var: Basketbolun gelenek ve kültüre dayandığını, 12 cesur yüreğin milyonlarca dolardan her zaman daha değerli olduğunu, cesaretli ve azimli olursanız ve de en önemlisi bu oyunu sadece oyunun kendisini sevdiğiniz için oynarsanız imkânsızın farazi bir kavrama dönüştüğünü kanıtlayanların şampiyonluğa ve unutulmaz mertebesine ulaşmasına şahit olmak.
28 Nisan 2010
Tam 40 yaşında ama ilk günkü hevesle basketbol oynamaya devam ediyor. Bu yaşına rağmen TBL'de 16, Euroleague'de 20 dakika ortalamayla sahada kalabiliyor. Tabii ki artık gücünün yetmediği, tempoyu kaldıramadığı anlar yaşıyor ama elinden geleni yaptığından bir an bile şüphe edemiyorsunuz.
Damir Mrsic, "Takıma faydam olduğu sürece oynamak istiyorum." diyor. Ne var ki çoğu oyuncu gibi takıma faydalı olamayacağı günleri yan gelip yatarak beklemiyor. Hala A takıma yeni girmeye çalışan bir genç oyuncu gibi, hatta tecrübesinin verdiği olgunlukla daha da ciddi bir şekilde antrenmanlarını yapıyor.
Dün akşam Fenerbahçe'nin şut çalışması ağırlıklı geçen antrenmanının bir bölümünü izledim. Takımın geneline bitse de gitsek havası hakimdi diyebilirim. Ancak bir kişi vardı ki olaya diğerlerine göre bambaşka bir açıdan baktığını hemen anlayabiliyordunuz. Şut atmaya, hiç oyalanmadan herkesten önce başlayan Mrsic, diğerleri duşunu alıp giyindiğinde hala serbest atış çalışıyordu. Serdar Apaydın elinden topu zorla almasa geceye kadar da devam edecek gibi bir havası vardı.
Mrsic bu sezon ligde ve Euroleague'de oynadığı 30 maçta maç başına sadece 1,4 serbest atış kullandı. Yani onun serbest atış performansının bir maçın skorunu etkilemesi çok sık gerçekleşecek bir durum değil ancak ne olur ne olmaz diye de bir şey var işte. O da bunun farkında olarak bu yaşında hala, otomatiğe bağladığı atışları -gözümden kaçan olmadıysa yüze yakın serbest atıştan yalnızca birini kaçırdı- çalışmaya devam ediyor. %40'la serbest atan Vidmar ise Mrsic'ten 20 dakika önce duşa gidip, Mrsic'in esneme hareketleri yaptığı esnada gayet rahat bir şekilde onun yanına laklak yapmaya geliyor. Eh ne demişler? Çalışan kazanır elması kızarır.
27 Nisan 2010
1. Lig'de bugünkü 18 takımlı formata geçildiğinden beri, 8 sezonda 46 farklı takım mücadele etti. Yani ligden şimdi buralarda olmayan 28 takım gelmiş geçmiş. Debisi yüksek bir lig diyebiliriz sanırım. Peki bu lige yeni düşenler veya çıkanlar, yani ligin çaylakları bu debiye ne kadar kapılmış acaba?
Lige çıkarak gelenlerle başlayalım. Geçtiğimiz 7 sezonda bekleme yapmadan kendini Süper Lig'e atan yalnızca üç takım var. Bu takımlar Erciyesspor (2003/2004), eski adıyla Gençlerbirliği Oftaşspor yeni adıyla Hacettepe (2006/2007) ve Kasımpaşa (2006/2007). Görüldüğü üzere 2006/2007 yeni çıkan takımların sezonu olmuş. 3 sezondur bunu başaran çıkmadı. Geri kalan iki haftada Bucaspor yerini koruyabilirse bunu başaran 4. takım olacak.
Bir de çıktığı gibi düşenler var tabii ama bunların da sayısı yine sadece 3 ve aynı çıkanlarda olduğu gibi iki tanesi aynı sezondan: 2004/2005 sezonunda Sarıyer ve Fatih Karagümrük, 2008/2009'da Güngören Belediyespor. Ne var ki bu takımların sayısının dörde çıkması an meselesi, beşe çıkması ise ihtimal dahilinde. Şu an 17. sırada bulunan Dardanelspor ve 14. sırada bulunan Mersin İdmanyurdu düşme korkusunu oldukça yakından hissediyorlar.
Lige düşerek gelenlerin Süper Lig'e yükselme oranı ise doğal olarak biraz daha fazla. Bugüne kadar 1. Lig'e düşen 21 takımın 5'i ilk sezondan yukarı dönmeyi başarmış. 2002/2003'de Çaykur Rizespor, 2005/2006'da Sakaryaspor (playoff), 2007/2008'de Antalyaspor ve 2008/2009'da iki takım birden; Manisaspor ve Kasımpaşa (playoff). Aralarından şampiyon olabilen tek takım ise Manisaspor. Bu sezon bu başarıyı göstermeye aday tek takım Konyaspor. Aslında ligin başında açık ara lider giden ama ilerleyen haftalarda inanılmaz bir düşüşe geçen Konyaspor'un hala playoff'tan yükselme şansı bulunuyor.
Geldiği gibi, ben burayı da beğenmedim, zaten paraşütümü evde unutmuşum diyen takım sayısı ise yalnızca iki. 2003/2004'te Göztepe ve 2004/2005'te Adanaspor. İkisinin de maddi sorunlar yüzünden bu kötü durumu yaşadıklarını hatırlatmak lazım. Bu sezon benzer sıkıntılar yaşayan Kocaelispor'un da bu takımların arasına katılması garantilendi. Ligin başından beri son sıraya demir atan Yeşil Siyahlılar'ı önümüzdeki sene 2. Lig'de izleyeceğiz. Düşme hattındaki bir diğer takım olan Hacettepe de kendini kurtaramazsa paraşütsüz düşenlerin sayısı bir anda 2'den 4'e çıkacak. Bu iki takımı bir kenara bırakırsak, son dört senede hiç iki sezon üst üste düşen takım olmamasına rağmen, 4 tane düştüğü gibi geri çıkan takım olması gösteriyor ki, 1. Lig ile Süper Lig'in arası giderek açılıyor. İki lig arasındaki gelir uçurumu yüzünden, düşerek gelen takımlar çok daha üstün kadrolarla yeni sezona başlıyorlar ve diğer takımları kolaylıkla sürklase edebiliyorlar. Özellikle son yayın ihalesinin ardından bu tablonun daha da vahim hale gelmesini bekliyorum. Önümüzdeki sezondan sonra yani 2011/2012'den itibaren Süper Lig'e yükselmek muhtemelen iyice zorlaşacak ve her sene 1-2 takım düştüğü gibi geri dönecektir.
25 Nisan 2010
Küfür kabul edilen bir kelimeyi ilk ne zaman duyduğumuzu bilemeyiz herhalde ama ağzımızdan çıkışı genellikle ilkokul sıralarına tekabül eder. İlk başlarda, koç, adidas gibi 8. sınıf espri/küfür karışımlarıyla yaparız ısınma turlarını. Lise ve üniversite çağlarına geldikçe de repertuvar genişler. Erkek çocukları doğal olarak at başı önde giderler ama kızlar da pek çaktırmasalar da fena değillerdir. Sonuç olarak zamanla bir noktalama işareti olarak amına koyayım kıvamına geliriz. Daha gitmediğim için doğrulayamıyorum ama askerlikte, bu küfür mevzusunun zirve yaptığı, başka hiçbir yerde duyulamayacak çeşitleriyle karşılaşıldığı söylenir.
Dünya dillerinin hemen hepsinden sözcük sayısı olarak gerideyizdir ama artık atasözü halini almış küfürlerimiz bile olduğunu düşünürsek küfür çeşitliliği açısından sanırım bizimle yarışmaya kalkışabilecek bile yoktur. Gün olur devran dönerin horozlu tavuklu versiyonu veya bahtsız bedevi hikayesi gibi yaratıcı eserlerin karşısına elin oğlunun fuck'la çıkması abesle iştigal olur tabii ki. Yani küfürün bizim kültürümüzde belki haddinden fazla da olsa bir yeri vardır. Aramızda bugüne kadar şöyle bağıra çağıra, ağız dolusu bir küfür etmemiş yoktur herhalde. En terbiyelimiz, en azından on tane okkalı küfür bilir. Küfür bizdendir, candır, bazen bıktırsa da çoğu zaman güldürür. Komedi filmlerinde en çok küfüre güleriz. İnternetten birbirimize yolladığımız ses kayıtları, videolar, animasyonlar büyük çoğunlukla baştan aşağı küfür doludur. Bayılırız! Tekrar tekrar izler veya dinleriz.
Sonra bir gün bir stada gideriz. Dakika bir, gol bir. Hemen bir küfürlü tezahürat başlar ve biz nedense çok şaşırırız. Aaa der yanımızdakini dürteriz. Baksana ya küfür ediyorlar falan...2500 kişilik anketlerin standart kabul edildiği, 70 milyonu yansıttıklarının düşünüldüğü bir ortamda 50000 kişinin toplu halde yaptığı bir işi nedense garipseriz. Sürü psikolojisi, stada girince insanların metamorfoza uğraması gibi salakça bahaneler bulup bu sözde ayıbı örtmeye kalkarız. Ama işte çocuklar falan, kötü etkileniyorlar filan diye de toplumsal kaygımızı ön plana çıkartırız. Kendi çocukluğumuzu, daha ilkokul sıralarında başlayan küfür maceramızı unutarak.
Bıraksak bu işleri!
Ben kendi adıma, ne bir kişinin ne bin kişinin ne de elli bin kişinin küfür etmesinden rahatsız olmam. Ne başkasına ne de bana. Olana da bir anlam veremiyorum. Nedir yani? Küfür duyduğunda isilik olmak tarzı rahatsızlığı olan bir insan yok bildiğim kadarıyla. Küfür, insanların hoşnut olmadıkları durumları, tepkilerini veya hislerini abartılı ve şiddetli bir şekilde dile getirmelerinden fazlası değildir aslında. Alınacak, gocunacak bir şey yok bunda. Ama çocuklar diyenleri duyar gibiyim şu an. Açıkçası bugüne kadar çok küfür duydu diye gelişimini tamamlayamayan, başına fena şeyler gelen bir çocuk görmedim ben. Bilakis, erkek çocuğuysa ve orijinal olanlarından bir iki tane kaparsa, ufak yaşlarda karizma yapar, piç takılır, güzel kızları kapma şansı artar.
Peki bunca şeyi ben niye yazdım? Malum Mehmet Demirkol, bir Beşiktaş taraftarına küfürlü bir şeyler söylemiş. Beşiktaş taraftarları da buna pek alınmış, pek kızmışlar. Akşamına ise bu sefer Beşiktaş taraftarları, tabii ki Demirkol'u da içine katarak neredeyse bütün Türkiye'yi sıradan geçirdiler. İronik mi? Evet. Yanlış mı? Hayır! Bu işin doğrusu yanlışı yok çünkü. Öyle uzun uzun tartışmanın ise hiç lüzumu yok. Demirkol, o an kendini en iyi küfürle ifade edeceğine inanmış, öyle yapmış. Akşam da Beşiktaş taraftarı benzer bir şekilde hislerini bu şekilde anlatma yolunu seçti. Gayet normal. Dediğim gibi küfür candır, bizdendir. Her zaman her yerde edilmiştir, edilecektir de. Bunca meselemiz varken dert edilecek belki de son konudur. O yüzden fanusta büyümüş taklidi yapmanın da hiç lüzumu yoktur.
23 Nisan 2010
Varlığından, çoğu kişinin ironik bir şekilde, kuralsızlığın tek kural olduğu futbol programları sayesinde haberdar olduğu Kural Kitabı'nı çok duyduk; Çakar ve Toroğlu gibilerin biz aslında o kadar da boş adamlar değiliz intibası vermek için, bakın kural kitabında şöyle böyle yazar dediğine birçok kez şahit olduk ama bugüne kadar sanırım pek kimse bu kitabı görmemiştir.
Buraya tıklayarak 134 sayfalık futbolun anayasası da diyebileceğim bu kitabı inceleyebilir/okuyabilirsiniz. Ben üşenirim diyenlerin işini kolaylaştırayım. Meşhur 10 kusurlu hareket sayfa 32'de. Sarı ve kırmızı kartlık hareketler sayfa 34 ve 35'de. Çok tartışılan bariz gol şansı ile ilgili açıklamalar ise 122. sayfada.
Benim ilgimi çekenler veya yuh bunu nasıl bilmiyormuşum dediklerim şunlar oldu: Bir maçı, yerel olduğu sürece 90'a 90, yani kare bir sahada oynatmak kağıt üstünde mümkünmüş. Gol sevincinde, formayı sadece çıkartmak değil, kafaya geçirmek de sarı kartmış. Para atışını kazanan takımın topu seçme hakkı yokmuş. Yani soru, top mu kale mi değil, hangi kaleymiş. Seri penaltı atışları öncesinde kale seçimi para atışıyla değil, hakemin insiyatifiyle yapılırmış.
Buraya tıklayarak 134 sayfalık futbolun anayasası da diyebileceğim bu kitabı inceleyebilir/okuyabilirsiniz. Ben üşenirim diyenlerin işini kolaylaştırayım. Meşhur 10 kusurlu hareket sayfa 32'de. Sarı ve kırmızı kartlık hareketler sayfa 34 ve 35'de. Çok tartışılan bariz gol şansı ile ilgili açıklamalar ise 122. sayfada.
Benim ilgimi çekenler veya yuh bunu nasıl bilmiyormuşum dediklerim şunlar oldu: Bir maçı, yerel olduğu sürece 90'a 90, yani kare bir sahada oynatmak kağıt üstünde mümkünmüş. Gol sevincinde, formayı sadece çıkartmak değil, kafaya geçirmek de sarı kartmış. Para atışını kazanan takımın topu seçme hakkı yokmuş. Yani soru, top mu kale mi değil, hangi kaleymiş. Seri penaltı atışları öncesinde kale seçimi para atışıyla değil, hakemin insiyatifiyle yapılırmış.
20 Nisan 2010
İlk şampiyona günlüğü yazısından beri 15 gün geçmiş. Arada da epey gelişme oldu. En önemlisi, şampiyonayı yakından ilgilendiren NBA'de normal sezon sona erdi. İki temsilcimizin takımları playoff'a kalırken Hidayet'li Raptors playoff'a kalamamak için elinden geleni ardına koymadı ve sonuç olarak Chicago Bulls'a geçilerek 9. sırada kaldılar. Ne yalan söyleyeyim, epey sevindim. Hidayet'in boşu boşuna dört maç daha debelenmesi yerine, aklını toplamak için daha fazla süresi olmasını tercih ederim. Tabii bu süreyi hangi reklamda oynayacağına karar vermek için kullanmaması şartıyla.
Mehmet Okur cephesinde ise maalesef çok kötü bir haber aldık. Uzun zaman sonra ilk kez milli takım için ciddi ciddi hazırlık yapan yıldızımızın aşil tendonu koptu. 8 ay sahalardan uzak kalması bekleniyor. İlk başta bu süre 3-4 ay olarak açıklanmıştı ama anlaşıldı ki Denver'daki doktor yanlış tanı koymuş. Türkiye'deki ve Utah'taki doktorlarının MR sonuçlarını incelemesiyle yırtık olduğu söylenen tendonun koptuğu ortaya çıktı. Gerçekten yazık oldu. Mehmet'ten bu sene, önceki senelerin acısını çıkaracak bir performans bekliyordum.
Ersan'lı Milwaukee ise Atlanta'ya bir boy ufak gelecek gibi görünüyor. Seri 4-0'a giderse şaşmamak lazım. Olup olacağı da 4-1 zaten. Pragmatik tavrım burada da devam ediyor. Şahsen bu sene şampiyonada beklentimiz olan bütün oyuncuların sezonu bir an önce kapatıp konsantrasyonlarını milli takıma yönlendirmelerini diliyorum. Ersan da tabii ki bu sene en fazla katkıyı beklediğimiz yıldızlardan. Bu sezon gösterdiği çıkışı 2010'da da sürdürmesi tek temennimiz.
Bu arada yapımı 17 yıl süren Sinan Erdem Spor Salonu'nun basına tanıtımı yapıldı. Tamamlanması kendisine kısmet olan Kadir Topbaş da gururlu bir edayla tanıtımdaki yerini aldı. Hakkında çokça soru işareti olan salonun beklenenden iyi durumda olması ve hazırlıkların son sürat devam ettiğinin görülmesi yüreklere su serpti. Bana göre finaller sırasında bu salonda kapasitesinin de yardımıyla oldukça görkemli manzaralar ortaya çıkacak.
Bir diğer gelişme ise maskotla ilgiliydi. Yapılan oylamanın sonucunda %62 oy alan Bascat maskotun ismi oldu. Bascat ismi ve hatta direkt maskotun kendisiyle ilgili ciddi eleştiriler hala sürüyor ancak şunu hatırlatmak isterim: Bir şampiyonanın ardından en az akılda kalan şey genellikle maskotudur. Şu an bundan önceki spor organizasyonlarından aklınızda kalan beş tane maskot ve ismini sayın desem eminim çoğunluk zorlanacaktır. Fransa'nın horozu banko; gerisi hikaye. O yüzden çok takılmamak lazım bu konuya.
Son olarak Tab Baldwin'ini de atlamamak lazım. Tecrübeli antrenör Lübnan'ın başına geçti ve gruplarda, şöhreti yakaladığı Yeni Zelanda'ya karşı mücadele edecek. Türkiye'de de iki dönem çalışmış ve önce büyük beğeni toplamış, sonra şaşırtmıştı. Bakalım, şampiyona için en çok heyecanlanan ülkelerden biri olan Lübnan'ın başında neler yapacak? Lübnanlılar resmi siteye açık ara en fazla yorum bırakan millet. Neredeyse şampiyona ile yatıp kalkıyorlar ama bu işler salt heyecan duymakla olmuyor tabii.
15 Nisan 2010
Bir alttaki yazıda bahsettiğim, Dünya Kupası'nın satılmayan bilet probleminin sebebi ortaya çıktı. Hadisenin ilgisizlik veya satın alma gücüyle pek de alakası yokmuş. Adamların tek derdi internetlerinin olmamasıymış. Trajikomik!
Dünya Kupası'na yaklaşıldığı tarihlerde Sepp Blatter'i Johannesburg pazarında tişörtünün üstünden takılmış bir sütyenle, tezgahın üstünde gel vatandaş diye bağırırken görürsem hiç şaşırmayacağım. Malum biletler satılamıyor. 2 aydan az süre kalmasına rağmen elde daha 500.000 bilet var. Dile kolay, tüketmeye zor.
FIFA bugüne kadar sadece internet kanalından satış yaptı ancak görüldü ki internet ve kredi kartı kavramlarına Güney Afrika halkı pek de aşina değilmiş. Daha önce bittiği açıklanan final maçı biletlerinin bile mevcut olduğu ortaya çıktı. Sonuç olarak tribünlerin boş kalma tehlikesini bertaraf etmek için biletler mecburen tezgaha düşürüldü. Bugünden itibaren biletler süpermarketlerde satılacak. Bu da tutmazsa, bizdeki marketlerin yılbaşında uyguladığı belli miktardaki alışverişin üstüne Milli Piyango bileti dağıtma kampanyasını denerler mi acaba?
Güney Afrika'da yıllık kişi başına milli gelir 4500$ civarı. Tabii ki beyaz halkın sayıca az olmalarına rağmen bu ortalamayı oldukça yükselttiği unutulmamalı. Ülkede normal bir futbol maçının bileti ortalama 2$. Yerel seyircilere ayırılan kale arkası tribünlerinin Dünya Kupası grup maçları için belirlenen ücreti ise 19$. Açılış maçı da 67$. Ücretler bizim için epey uygun tabii ama on katlık artış, alışmamış popoda sıkıntı yaratıyor.
Aslında bu durum gayet normal. Böyle olacağı; bu olmasa başka sorunların yaşanacağı çok önceden belliydi. İşte, esas sorun da bu zaten. Dünyanın en büyük ikinci spor organizasyonunda, bile bile lades demek kabul edilebilir bir durum değil. Sepp Blatter'in sayesinde seçildi Afrikalı delegelere bu şekilde diyet ödemesine göz yumulmamalıydı.
Tabii bu saatten sonra ne desek boş. Sadece başka aksilik çıkmamasını, özellikle de güvenlik konusunda bir zaafiyet yaşanmamasını dilemek gelir elimizden. Şöyle bir anektodla bitireyim: Güney Afrika'nın üzerindeki spor ambargosunun 1993'te kaldırılmasına istinaden FIFA'dan iki kişilik bir heyet, gerçekten uluslararası organizasyonlara katılmaya uygunlar mı diye kontrol etmek için Afrika'ya gider. Burada pek güzel ağırlanırlar; yedirilir, içirilirler ve işte o dönem Avrupa'ya, gördüklerinden çok hoşnut olarak dönen ikiliden, beş yıl sonra Afrikalı delegelerin büyük desteğiyle dünya futbolunun patronu olacak olan kişi Sepp Blatter'in ta kendisidir..
14 Nisan 2010
Tam 21 maçtır yenilmiyorlar. Kendi evlerindeki yenilmezlik serileri ise 2009 şubatından beri, yani bir yılı aşkın süredir devam ediyor. Geçen sezonun ikinci yarısında 31 puan toplayarak ikinci yarının en çok puan toplayan 3. takımı olmuşlardı ama ilk yarı yalnızca 18 puan alabildikleri için play off'un dışında kalmışlardı. 1. Lig'deki ikinci sezonlarında ise işi başından sıkı tuttular ve ligin bitimine dört hafta kala Süper Lig'e çıkmaya hak kazandılar.
Geçen sezonun rüzgarıyla girdikleri sezon öncesi kampında hiç yenilgiye uğramamaları birkaç ay sonra gelecek başarının habercisiydi aslında. Bugün kimsenin dilinden düşmeyen Emenike'nin yancısı Wasswa ile birlikte takıma çok çabuk uyum sağlamaları ve daha hazırlık maçlarından takımın hücumdaki vitesini yükseltmeleri bu süreçte çok önemliydi ve şampiyonlukta kilit rolleri üstleneceklerinin sinyaliydi adeta.
Karabükspor'un bu sezonki 11'ine geçen sezonki kadrodan beş futbolcuyu (Bülent Ataman, Bülent Bal, Şenol Akın, Hakan Söyler, Burak Akdiş) sokması, onları diğer takımlardan ayıran faktörlerden belki de en önemlisiydi. Bilindiği üzere 1. Lig'deki takımlar her sezon sıfırdan 11 kurmaya per meraklıdırlar. Bu isimlerin üzerine yapılan Yasin Avcı, Sertan Vardar ve Ömer Ateş gibi transferler de hep 11'e yönelikti. Yani alalım da bulunsun mantığıyla hareket etmediler. Sadece teknik direktör değişikliği yaşamaları düşündürücüydü ancak gördük ki Yücel İldiz'le kulübün dokusu tam uyuştu.
Sezon başlarken ligdeki takımların genelinin aksine hedefimiz şampiyonluk demediler ve ilk altıyı işaret ettiler. Gerçekten de ilk haftalardaki performansları, sene sonunda kendilerine ancak ilk altıda yer bulabilirmiş intibası verdi. Ne var ki özellikle 10. haftadan sonra inanılmaz bir yükseliş trendine girdiler. 10. ve 15. haftalar arasındaki 6 maçta 24 gol bulmaları o dönemde Türkiye'nin Barcelona'sı olarak anılmalarını sağladı. Ardından gelen haftalarda da performanslarını hiç düşürmemeyi başardılar ve 16. haftada ele geçirdikleri liderliğe sıkı sıkı sarılarak bugüne kadar geldiler. Bu başarıda emeği geçenlerin hepsini canı gönülden tebrik etmek gerekiyor. Sonuna kadar hak ederek müthiş bir işe imza attılar. Onca kaşarlanmış takımın arasından güzel futbol oynayarak, eze eze, daha ikinci sezondan nasıl Süper Lig'e çıkılacağının dersini verdiler.
Şimdi önlerinde çok daha zorlu bir hedef var: Süper Lig'de kalıcı olmak. Şüphesiz çok büyük dezavantajları var. Onların ayrı olduğu dönemde Süper Lig çok değişti ve çok gelişti. Uyum sağlamaları zaman alacaktır. Kadrolarının ne kadar yeterli olduğu veya hangi oyuncuları elde tutabilecekleri en önemli soru işaretleri. Ayrıca 6500 kişi kapasiteli stadlarıyla da tesis olarak ligin en zayıf ekibi olacaklar. Tribün desteğinde ve gelirinde neredeyse bütün takımları geriden takip edecekler. Şu an görünen tek avantajları ise özlem. Çok özledikleri Süper Lig'e şehir olarak sonuna kadar asılacaklardır. Umarım hayal kırıklığı yaşamazlar. Bulunduğu yeri hak etmeyen o kadar takım var ki; yazık olur.
Tebrikler ve başarılar Karabük.
Geçen sezonun rüzgarıyla girdikleri sezon öncesi kampında hiç yenilgiye uğramamaları birkaç ay sonra gelecek başarının habercisiydi aslında. Bugün kimsenin dilinden düşmeyen Emenike'nin yancısı Wasswa ile birlikte takıma çok çabuk uyum sağlamaları ve daha hazırlık maçlarından takımın hücumdaki vitesini yükseltmeleri bu süreçte çok önemliydi ve şampiyonlukta kilit rolleri üstleneceklerinin sinyaliydi adeta.
Karabükspor'un bu sezonki 11'ine geçen sezonki kadrodan beş futbolcuyu (Bülent Ataman, Bülent Bal, Şenol Akın, Hakan Söyler, Burak Akdiş) sokması, onları diğer takımlardan ayıran faktörlerden belki de en önemlisiydi. Bilindiği üzere 1. Lig'deki takımlar her sezon sıfırdan 11 kurmaya per meraklıdırlar. Bu isimlerin üzerine yapılan Yasin Avcı, Sertan Vardar ve Ömer Ateş gibi transferler de hep 11'e yönelikti. Yani alalım da bulunsun mantığıyla hareket etmediler. Sadece teknik direktör değişikliği yaşamaları düşündürücüydü ancak gördük ki Yücel İldiz'le kulübün dokusu tam uyuştu.
Sezon başlarken ligdeki takımların genelinin aksine hedefimiz şampiyonluk demediler ve ilk altıyı işaret ettiler. Gerçekten de ilk haftalardaki performansları, sene sonunda kendilerine ancak ilk altıda yer bulabilirmiş intibası verdi. Ne var ki özellikle 10. haftadan sonra inanılmaz bir yükseliş trendine girdiler. 10. ve 15. haftalar arasındaki 6 maçta 24 gol bulmaları o dönemde Türkiye'nin Barcelona'sı olarak anılmalarını sağladı. Ardından gelen haftalarda da performanslarını hiç düşürmemeyi başardılar ve 16. haftada ele geçirdikleri liderliğe sıkı sıkı sarılarak bugüne kadar geldiler. Bu başarıda emeği geçenlerin hepsini canı gönülden tebrik etmek gerekiyor. Sonuna kadar hak ederek müthiş bir işe imza attılar. Onca kaşarlanmış takımın arasından güzel futbol oynayarak, eze eze, daha ikinci sezondan nasıl Süper Lig'e çıkılacağının dersini verdiler.
Şimdi önlerinde çok daha zorlu bir hedef var: Süper Lig'de kalıcı olmak. Şüphesiz çok büyük dezavantajları var. Onların ayrı olduğu dönemde Süper Lig çok değişti ve çok gelişti. Uyum sağlamaları zaman alacaktır. Kadrolarının ne kadar yeterli olduğu veya hangi oyuncuları elde tutabilecekleri en önemli soru işaretleri. Ayrıca 6500 kişi kapasiteli stadlarıyla da tesis olarak ligin en zayıf ekibi olacaklar. Tribün desteğinde ve gelirinde neredeyse bütün takımları geriden takip edecekler. Şu an görünen tek avantajları ise özlem. Çok özledikleri Süper Lig'e şehir olarak sonuna kadar asılacaklardır. Umarım hayal kırıklığı yaşamazlar. Bulunduğu yeri hak etmeyen o kadar takım var ki; yazık olur.
Tebrikler ve başarılar Karabük.
13 Nisan 2010
Gördük ki şikayetimizi Star TV'ye iletmenin bize bir faydası olmayacak. Bu yüzden işi bir adım ileriye taşımak gerektiğini düşünüyorum. Aşağıda direkt olarak UEFA'ya ilettiğim şikayetimi bulabilirsiniz. Desteklemek isteyenler aşağıdaki veya kendi düşüncelerini ileten bir metini info@uefa.com adresine gönderebilirler.
To whom it may concern;
I am a football fan from Turkey. As you may presume, the ultimate club competition, UEFA Champions Leauge is one of the most important joys of my life. Taking my place in front of TV on Tuesdays and Wednesdays to witness top class football for two hours beginning with the classic and rousing theme song has been a tradition for me since my childhood. However, this season I haven't been able to watch many matches because our local broadcaster decided to use UEFA Champions League as a promotional tool.
For many years, matches had been broadcasted by Star TV in Turkey. A while ago, owner of this channel set up a pay TV system called D Smart which is a terrible failure that hardly generates income. So they began to apply constraining measures and therefore have been broadcasting especially the important matches on this new platform's channels to encourage people to buy their receiver. The situation creates inconvenience for the vast majority of Turkish people who haven't bought and probably never will buy the poor quality they are trying to sell. For example, only a little portion of Turkish football fans were able to watch the spectacular Barcelona - Arsenal match.
What they are trying to do may not be against the laws or rules but it is for sure that they decrease the value of the most valuable asset you own by using it as a toy. Furthermore, their acts are against your policy to spread football through the Europe and the world by limiting the audience who are able to watch the matches.
Consequently, I humbly ask you to keep an eye on what's going on here in Turkey and take measures if you eventually agree with me. If you don't do so, they will probably soon be out of control due to their phenomenal greed.
Kind regards
Gelen talep üzerine metinin Türkçe'sini de ekliyorum:
İlgili kişiye,
Ben Türkiye’den bir futbolseverim. Tahmin edebileceğiniz gibi kulüpler seviyesindeki en büyük mücadele olan UEFA Şampiyonlar Ligi, hayatımın en önemli eğlencelerinden birisi. Çocukluğumdan beri salı ve çarşamba günleri, o heyecan verici ve klasikleşmiş şarkıyla başlayan iki saatlik üst düzey futbola şahit olmak için ekran başına geçmek benim için bir gelenek halini almıştır. Ne var ki, bu sezon maçların çoğunu izleyemedim çünkü yerel yayıncımız UEFA Şampiyonlar Ligi’ni bir promosyon aracı olarak kullanmaya karar verdi.
Yıllardan beri Türkiye’de maçları Star TV yayınlar. Bir süre önce bu kanalın sahibi D Smart isimli bir ücretli yayın sistemi kurdu ancak bu girişim tam bir başarısızlığa dönüştü ve kar edemez hale geldi. Bu yüzden zorlayıcı önlemler almaya ve bu amaçla en önemli maçları bu platformdan yayınlayarak insanları satın almaya özendirmeye çalışmaya başladılar. Bu durum kendilerinin sunduğu kalitesiz hizmeti satın almayan ve muhtemelen hiçbir zaman almayacak olan Türk halkının büyük çoğunluğunu zor durumda bırakmaktadır. Örneğin muhteşem Barcelona – Arsenal maçını Türk futbolseverlerin sadece çok ufak bir kısmı izleyebildi.
Yapmaya çalıştıkları şey, yasalara veya kurallara aykırı olmayabilir ancak elinizdeki en kıymetli ürünü oyuncak olarak kullanarak değerini düşürdükleri kesin. Ayrıca maçları izleyebilen seyirci sayısını kısıtlayarak da futbolu Avrupa’ya ve dünyaya yayma politikanızla çelişiyorlar.
Sonuç olarak, sizden Türkiye’de olan biteni takip etmenizi ve benimle aynı kanıya varmanız halinde bazı önlemler almanızı rica ediyorum. Eğer bunu yapmazsanız inanılmaz açgözlülükleri yüzünden muhtemelen yakında kontrolden çıkacaklar.
Saygılarımla
12 Nisan 2010
Portsmouth'un ahval ve şeraiti herkesin malumu. Aylardır sığınacak bir liman arıyorlar ama her yanaştıkları da Tuzla tersanelerinden farksız çıktı. Bu karabasanın arasında her sene Avrupa'nın en az bir liginde görmeye alıştığımız ama bizim topraklarda 'dahiyane' bir aklın ürünü statü yüzünden pek gerçekleşemeyen kupa sürprizini gerçekleştirdiler ve tarihin en eski kupası FA Cup'ta finale çıktılar.
Finalde rakip Chelsea. Hem iyi hem de kötü şans. Kötü çünkü kazanma şansları takdir edersiniz ki çok az. İyi tarafı ise Chelsea'nin Şampiyonlar Ligi'ne gidecek olmasından ötürü Portsmouth'un finalist kontenjanından Avrupa Ligi'ne gidişinin garantilenmesi. Ancak işin aslı böyle değil. Portsmouth'un önümüzdeki sene mücadele edebileceği yegane kupalar yine yerel olanlar olacak. Çünkü son başvuru tarihi 1 Mart olan UEFA Lisansı'na haklı olarak Avrupa'yla falan işleri olmayacağını düşündüklerinden başvurmadılar. Maalesef bu lisansa sahip olmayan takımların da hiçbir şekilde uluslararası şampiyonalara katılmaları mümkün değil.
İçinde bulunduğumuz sezonda aynı dertten muzdarip olan altı takım var. Bunlar İsrail'den Beitar Jerusalem (kupa şampiyonu), Letonya'dan Daugava Daugavpils (kupa şampiyonu), Bosna Hersek'ten Sloboda Tuzla ve Borac Banja Luka, Estonya'dan TVMK Tallinn ve Ermenistan'dan Ararat Yerevan. Seneye böyle bir liste yapıldığında aralarında Portsmouth da olacak ve listedeki takımların liglerini göz önünde bulundurursak bir İngiliz takımı olarak haliyle aralarında epey sırıtacak. Sanırım liglerinin marka değerini her şeyin üzerinde tutan İngilizler bugünlerde bu konuya epey kafa yoruyorlardır; nasıl oldu da böyle bir şey oldu diye.
Onlar ve fotoğraftaki 'abi' kadar olmasa da ben de üzüldüm bu duruma. Özel sempatim olan takımlardan birisidir 'Pompey'. Keşke sonları böyle olmasaydı. En çok da bu zor şartlarda gurur mücadelesi vererek Avrupa bileti alan futbolculara yazık oldu. Ne diyeyim? Umarım en kısa sürede toparlanıp geri dönerler.
11 Nisan 2010
Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği'nin yayınladığı "Türk Futbol Kulüpleri Yönetim Rehberi" adlı kitaptan bir pasaj:
"Ülke, Avrupa'nın gelişmiş ligleri içinde hem lisanslama hem de kurumsal yönetim uygulamalarında geride gözükmektedir. Halka açık olan firmaların takip etmek zorunda oldukları zorunlu kurumsal yönetim ilkeleri dışında, diğer kulüpler için hiçbir uygulama yoktur.
Ülke çapında lisanslama kriterleri de oldukça zayıftır; icra ve denetimde kuvvetler ayrılığı uygulanmamaktadır. Zorunlu lisanslama kriterlerinde mali ilkeler ve dolayısıyla şeffaflık uygulaması yoktur. Federasyona kayıt, hissedarların isimlerinin bildirilmesi, yöneticilerin isimlerinin bildirilmesi gibi bazı işlemler mevcut olmakla birlikte, bunun dışında federasyon kulüplerle düzenleyici bir ilişkide değildir."
Hangi ülkeden bahsedildiğini tahmin etmek güç değil. Mevzu bahis ülke tabii ki, Avrupa'nın asi ve aykırı çocuğu, eski kıtanın bize en çok benzeyeni İtalya. Biz çoğu zaman bu benzerliği, kusurlarımızı ve ayıplarımızı örtmek için, ne var canım İtalya da bizim gibi işte diyerek kullanırız. Ne var ki biraz gözümüzü açsak fena olmayacak.
Çok yakın bir tarihe kadar, uluslararası arenada, hem milli takımıyla hem de kulüp takımlarıyla kupa üstüne kupa kaldırmaya alışmış ve de Avrupa'nın üç büyük liginden biri olduğu konusunda herkesin hemfikir olduğu İtalya için o günler mazi olmak üzere. Diğer liglerde gerçekleşen yeniden yapılanma ve atılımları, ısrarla uzaktan seyretmeyi tercih ettiklerinden bugün, liglerin gerçek sıralamasını gösteren ülke puanı sıralamasında Almanya'nın gerisine düşmek üzereler. Bu gerçekleştikten sonra da bir daha ilk üçe ne zaman dönebilecekleri meçhul.
İşte bu noktada bizim de en az onlar kadar bir durup düşünmeye, kendimize çeki düzen vermeye ihtiyacımız var. Yarın hazır ulusal rejime başlama günümüz pazartesi olduğundan hemen Premier Lig olma çalışmalarına başlayalım demiyorum ama en azından artık kendisine Türkiye'de bile yayıncı bulmakta zorlanan İtalya olmamaya, onlarla olan benzerliklerimizi ortadan kaldırmaya çalışsak bile yeter bence.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















