19 Haziran 2009
18 Haziran 2009
Şu günlerde oynanan FIFA Konfederasyon Kupası potansiyel bir tehlikeyi gözler önüne serdi; vuvuzela. Genellikle 1 metre uzunluğunda olan bu borazanımsı aletin çıkardığı ses arı sesini andırıyor. Güney Afrikalılar şu sıralar çıldırmış bir vaziyettte, sanki kendilerinden nefret ettirmek için yapıyorlarmışçasına Konfederasyon Kupası'nın bütün maçlarında, başlangıçtan son düdüğe kadar durmadan sürüler halinde bu aleti öttürüyorlar. Ortaya öyle bir ses çıkıyor ki, Dünya Sağlık Örgütü'nü arayıp arı istilasına karşı önlem almaları için uyarasınız geliyor.2010 Dünya Kupası sırasında da bu aletin kullanımı devam ederse önümüzde iki seçenek olacak. Ya maçları izlemeyeceğiz ya da deli çıkmayı göze alacağız. Neyse ki yayıncı kuruluşlar durumun vehametinin farkına varmışlar. Vuvuzelaların önümüzdeki seneki maçlarda yasaklanması için girişimler başlamış. FIFA şu anda konuyu görüşüyor. Akıl fikir sahibi insanlar olarak, gereken kararı alacaklarına inanıyorum. Yoksa bu vuvuzelayla bu kupa gerçekten bitmez.
Beko Basketbol Ligi 2008/2009 sezonu şampiyonu dün akşam belli oldu. Final serisini, Fenerbahçe Ülker'i 4-2 ile geçen Efes Pilsen kazandı ve kupaya uzandı. Genel olarak baktığımızda seri boyunca oyun kalitesi ve mücadele üst seviyedeydi. Efes Pilsen'in kendi sahasında oynadığı iki maçı kaybetmesine rağmen ayağa kalkması da hikayesi olan bir seri izlememizi sağladı.Ne yazık ki içimden oynanan basketbol hakkında daha fazla yazmak gelmiyor. Zira 5. ve 6. maçların sonlarında yaşananlar utanılacak görüntüler ortaya çıkardı. 5. maçın sonunda başta Rasim Başak olmak üzere Fenerbahçe Ülker'li oyuncuların sorumsuz davranışları, 6. maçtaki tribünleri patlamaya hazır bomba kıvamına getirmiş. Fenerbahçe Ülker'in kaybetmesiyle de kaçınılmaz son gerçekleşti ve o bomba patladı. Abdi İpekçi savaş alanına döndü. Böylesine görüntüleri ülkemizde tabii ki ilk defa görmüyoruz. O yüzden şok olduğumu, gözlerime inanamadığımı falan söyleyemem. Ancak anlayamadığım nokta direkt olarak Efes Pilsen'li basketbolcuların hedef alınması. Hakemleri, federasyonu hatta rakip takım taraftarlarını bile hedef alsan, bu bir isyan veya tepki olarak yorumlanabilir ama sen gidip de rakip takımın oyuncularına, koçuna saldırırsan bunun adı yenilgiyi hazmedememektir. Bence herhangi bir açıklaması da yoktur.
Uzatmanın manası yok. Olan oldu. Muhtemelen büyük cezalar gelecektir. Sahaya girerek kendi egosunu tatmin ederken kulübüne nasıl bir zarar vereceğini düşünmeyenler, umarım cezalar açıklandıktan sonra biraz da olsa utanırlar.
14 Haziran 2009
Bank Asya 1. Lig Kulüpler Birliği, önümüzdeki sezon futbolculara verilecek tavan ücreti 250000TL olarak belirledi. Yıllardır değmeyecek futbolculara trilyonlara varan ücretler ödeyen; hatta çoğu zaman ödeyemeyen kulüpler kendilerini büyük bir yükün altından kurtarmış oldular. Mevcut şartlarda gelirleri, giderlerine oranla çok düşük seviyelerde olan kulüpler, şahısların veya belediyelerin desteği olmadan yaşayamaz hale geldiler. Öyle ki, Bank Asya kulüpleri adeta birer belediye takımına dönüştü. Buna rağmen yıllar boyunca harcanan paralara rağmen başarıya ulaşamayıp, Süper Lig pastasından payını alamayanların bazılarının borçları 30 trilyona kadar ulaştı. Gelirlerin minimum seviyede olduğu bir lig için inanılmaz büyüklükte bir rakam...Umarım verdikleri bu sözün arkasında durabilirler. Zira menajerler şu an çıldırmış durumdadırlar diye tahmin ediyorum. Büyük olasılıkla kulüplerin aklını çelmeye çalışacaklardır. Eğer kulüp yöneticileri iradeli davranabilirlerse, köklü bir değişimin ilk adımını atmış olacaklar. Böylelikle Süper Lig'e yükselip ilk senesinde tepetaklak düşen takımları da daha az göreceğimizi düşünüyorum. Dediğim gibi bence tarihi bir karar alındı. Umarım uygulayabilirler...
12 Haziran 2009
Beşiktaş'ın bu son şampiyonluğunda ilginç olan bir şeyler vardı. 6 sene aradan sonra şampiyon olan 3. büyüğün bu başarısı 1-2 gün konuşulup bir anda gündemden düştü. Sanki hiç yaşanmamış gibiydi. Bence Beşiktaş'ın şu an nasıl bir konumda görüldüğünü ortaya seren bir durum. Her ne kadar kendisinden zerre hazzetmesem de Ömer Çavuşoğlu konuyla ilgili çok güzel bir tespit yaptı. Bu yılki lig, Cumhuriyet öncesinde oynanan Pazar liglerine benzedi yorumunda bulundu. O zamanlar tatil günü Cuma olduğundan, Fenerbahçe ve Galatasaray Cuma liginde, Beşiktaş ise görece daha önemsiz olan Pazar liginde oynarmış. Bu yıl Fenerbahçe ve Galatasaray'ın alenen katılmadığı Süper Lig gerçekten bahsedilen Pazar ligi muamelesini gördü.Serdar Bilgili'yi binbir çabayla kulüpten soğutup, başlarına Yıldırım Demirören belasını bulaştıran Beşiktaş camiasının neden bu duruma geldiğini anlatmaya gerek yok. Son altı senede yapılan el birliğiyle Beşiktaş'ı içten bitirme operasyonuna hepimiz şahit olduk. Bu şampiyonluk belki silkinip kendilerine gelmelerini sağlar diye düşünmüştüm ama görüyorum ki yine aynı tas aynı hamam. Mehmet Topuz transferinde yaşananlar ibret verici. Beşiktaş bu transferdeki en büyük koz olan oyuncu iradesini elinde bulundururken, süreci yine iyi yönetemedi ve Beşiktaş'tan başka hiçbir takımda oynanam diyen Mehmet Topuz Fenerbahçe'yle anlaşma noktasına geldi. Peki böylesine acı bir tokat yiyen Yıldırım Demirören'in hamlesi ne oldu? Nihat Kahveci'yi transfer etmek üzere girişimlere başlamak. Artık müzmin sakat kıvamına gelen, son dört sezonun sadece birinde tatmin eden, buna rağmen bu süreçte öyle bir yeteneği olmamasına rağmen kornerden, taca kadar herhangi bir duran top pozisyonunu kimseye bırakmayacak kadar büyük bir ego geliştiren Nihat Kahveci. Tebrik ediyorum. Çok iyi düşünmüşler. Sadece göz boyamak, gümdem değiştirmek için harcanak milyonlarca Euro daha...
Biliyorum bu konu açılınca çok bozuluyorlar ama artık Beşiktaş camiasının ciddi bir iç hesaplaşma yapması şart oldu. Eski büyüklüklerinin, eski ağırlıklarının esamesi okunmamaya başladı. Büyüklüğün, kupa sayısıyla ölçülmediğini anlamaları lazım. Üst üste 10 yıl da şampiyon olsan, böylesi zaafiyetler yaşadıktan sonra nasıl büyük olabilirsin ki?
Açıkçası aradan geçen sürede Florentino Perez'in kim olduğunu, neler yapabileceğini unutmuşum. Bu kadarını beklemiyordum. Perez'in gücünün sadece para olmadığı çok aşikar. Kimse onu reddedemiyor. Daha Kaka'ya şaşırmaya fırsat bulamadan, Ronaldo bombasını patlattı. Bu kadarıyla yetinecek gibi de durmuyor. Her sezon bir yıldız politikası gitmiş; her sezon 3-4 yıldız politikası gelmiş. Perez, Barcelona'nın bu kadar palazlanmasına fena bozulmuş sanırım. Kadro kaliteleri denk hale geldi diyebiliriz. Real, teknik direktörü yüzünden sıkıntı çekmezse, önümüzdeki sezon iki takımı her kulvarda, son düzlüğe at başı girerken görebiliriz. Tabii ki aradaki farkı kapatmaları o kadar da kolay olmayacak. Barça'nın transfere ihtiyaç duymayan bir duruma gelmesi düşündürücü. Üstüne Ibrahimovic de kadroya katılınca, Real'e büyük sıkıntılar yaşatmaya devam edebilirler. Galacticos'un karşısında bu sefer başka bir Galacticos var. 1. Galacticos'un elde ettiği başarılara ulaşabilmeleri için sadece kendilerinin güçlenmesi yetmeyecek. Bu sefer Barcelona'nın da kan kaybetmesi gerekiyor. Bu da bence yakın dönemde pek olası gözükmüyor. 10 Haziran 2009
Florentino Perez yine yapacağını yaptı ve geldiği gibi eski şaşaalı günlere dönüşün sinyallerini verdi. Beklenen Kaka transferi çok kısa bir sürede gerçekleşti. Tabii ki ne Real cephesinde ne de diğer kulüplerde sular durulmuş değil. Bu yaz boyunca transfer piyasasında oldukça hareketli günler yaşayacağız gibi.Şu aralar moda Barcelona'ya mesaj göndermek. Mascherano, Luca Toni, Robinho ve Yuri Zhirkov Barcelona'da oynamak istediklerini açıkladı. Benitez, Mascherano'yu bırakmamak için sahaya bir tek onunla çıkmaya razı gibi bir tutum sergiliyor. Zhirkov'u da Chelsea bu saatten sonra bırakmaz bence. Robinho ve Toni'ye ise orada size göre bir şey yok; boşverin bence diyorum. Çok çalışsınlar, uykularını iyi alsınlar. Belki seneye...
Madrid'in diğer hedeflerinde ise Ribery out, Villa in durumu söz konusu. Bayern'in ne yapacağını bilemeyen tutumu yüzünden, Perez şu aralar iyiden iyiye David Villa transferine kanalize oldu. 40m Euro civarında bir teklif sonucu söz kesildiği iddia ediliyor. Cristiano Ronaldo cephesinde ise bekle ve gör politikası izleniyor. Perez, Manchester'ı ve Ferguson'u şişirmekle meşgul bu günlerde. Önce gönüllerini, sonra da Ronaldo'yu almayı amaçlıyor.
Inter'de kan kaybı sürebilir. Ibrahimovic'i zaten gözden çıkarmışlardı. Gün itibariyle İtalyan bahis büroları da, bu transfer için açtıkları bahis seçeneklerini kaldırdılar. Bu yetmezmiş gibi şimdi bir de Maicon bombası patladı. Geçtiğimiz yıllarda Inter'in kendisini ne maddi ne de manevi olarak tatmin edemediğini açıkladı. Ayrılırsa yeri çok zor dolar.
Şu aralar Arda ile birlikte Avrupa'da doğru düzgün piyasası olan tek futbolcumuz Tuncay ise Liverpool'a çok yakın. Ekonomik kriz içerisindeki Liverpool için Tuncay nispeten düşük maliyeti sebebiyle tercih sebebi. Bu transferin gerçekleşmesini gönülden isterim. Liverpool için küçük, Tuncay için ise çok büyük bir adım olur.
Teknik direktör piyasasında ise bombayı Özbekistan'ın Bunyodkor kulübü patlattı. Kadrosunda Rivaldo'yu da bulunduran kulüp Zico'nun ardından yine bir Brezilyalı ile anlaştı. Luis Felipe Scolari resmen Bunyodkor'un hocası oldu. Yeni Katar hepimize hayırlı olsun. Paranın peşine düşenlerin bir adresi daha var artık. Sahalarımızda görmek istemediğimiz hareketler...
Şu ana kadarki transferleri Serie A'nın çöküşü ve La Liga'nın önlenemez yükselişi şeklinde yorumlayabiliriz. Premier Lig'de ise henüz büyük bir hareketlilik yok. Bakalım ilerleyen günlerde dengeler değişecek mi?
Hatırlarsınız NTV geçen sezon NBA finallerini yerinden yayınlamıştı. Finallerin ana yayıncısı, salonda tek tek uluslararası yayıncıları gösterirken, Kaan Kural'ın yüzünde oluşan çocuksu mutluluğu hala unutmam. Bu sene ise İstanbul'daki stüdyoya geri dönmüşler. Kriz, teğet, pergel, gönye falan filan... Sebebi belli maalesef. Ne var ki, Kaan Kural ve Murat Kosova'nın kriz değil, savaş çıksa Hidayet'in oynadığı finallere gitmesini beklerdim. Biraz hayal kırıklığına uğradım açıkçası.
9 Haziran 2009
Lakers'ın ikinci maçı da almasına rağmen şu sahne biraz olsun teselli oldu. Rashard Lewis'in müthiş başladığı maçta, Hidayet de ona 3. çeyrekten itibaren mükemmel bir oyunla eşlik etti. Ne var ki, Courtney Lee ihanet derecesinde kötü oynayınca, uzatmalara giden maçı Lakers kazanmayı başardı. Ne denilebilir ki? Yazık oldu...8 Haziran 2009
Truva efsanesinin topuğundan sıkıntılı, kudretli savaşçısı Achilles'in değişik bir versiyonuyla karşı karşıyayız. Yalnız bu seferkinin topuğundan herhangi bir sıkıntısı yok. Tam aksine topuğunu akıllara sığmayacak şekilde kullanıyor. Şu sıralar Barcelona formasını giymek için gün sayan Ibrahimoviç'in Inter'e vedası yine stil bir topuk golüyle oldu. Daha önce Bologna'ya ve milli formayla İtalya'ya efsane topuk golleri atan Ibrakadabra bu sefer de Atalanta'yı üzdü.
7 Haziran 2009
İlk maçta Los Angeles Lakers, Orlando Magic'in üzerinden tabiri caizse kamyon gibi geçti. Görünen o ki geçen 15 seneden sonra Magic'liler finallerin nasıl bir yer olduğunu unutmuş. İlk maçta neyle karşılaştıklarını anlayamadan, Lakers 25 sayıyla aldı maçı götürdü. Kobe de ufak çaplı bir şov yaptı.Sanırım Lakers'ın tokadı Magic'i uyandırmaya yetmiştir. Silkinip kendine gelme vakti geldi. Orlando tekrar ayağa kalkıp bir duruş göstermezse Lakers her an süpürgeyi eline alabilir. Cleveland serisinin beklenenden çok daha erken bitmesi, bariz bir rehavet yaratmış. Kobe'nin arkasının da sağlam olduğunu unutmuşlar. Konferans finallerinde karşılarında sadece LeBron durabildi. Finallerde ise karşılarında tam bir takım var.
Tabii bir de Phil Jackson faktörü var. 9 kez NBA şampiyonluğuna ulaşmış bir koça bu seneki Minnesota'yı bile verseniz finallerde bir maç kazanır diye düşünüyorum. Üstüne üstlük bu koçun elinde Lakers varsa onu yenebilmek için gerçekten olağanüstü işler yapmanız gerekir. Stan Van Gundy, Cleveland serisinde rakiplerini mükemmel analiz edip, oyunu çok doğru kurgulamıştı. Finallere o da biraz konsantrasyonunu kaybetmiş olarak başladı. İlk maçta sahada izlemeye değer sadece Lakers olduğu için, rakibini izlemek için bol bol vakti olmuştur diye düşünüyorum. Bakalım Phil Jackson'ın durdurulması çok zor olan hücum setlerine bir çare bulabilecek mi?
2. maçta da gönlümüz tabii ki Hidayet'ten yana. Serinin kaderi için çok önemli olan bu maçta, ondan takımına liderlik edip, Los Angeles'tan saha avantajını çalarak dönmesini bekliyoruz. Bunu yapabilecek güçleri olduğunu bugüne kadar bir çok kez kanıtladılar. Gerçek potansiyellerini sahaya yansıtırlarsa güçlü Lakers'ı kendi sahasında devirebilirler. Bunu yaparlarsa da şampiyonluk için ellerine büyük bir avantaj geçmiş olacak. Yani kısacası "Beat L.A.".
Geçtiğimiz haftasonunda sporun gündemine basketbol, tenis ve Formula 1 heyecanı oturdu. Formula'nın İstanbul Park'ta yapılıyor olması yarışı izlemek için bence tek sebepti. F1'in eski keyif veren yarışlarının ve popülaritesinin azalma süreci maalesef devam ediyor. F1 yönetiminin bütçe ve teknoloji kullanımı kısıtlamalarıyla organizasyonu sürekli geriye götürmesine bir anlam verebilmek gerçekten zor. Teniste ise Roland Garros bayanlar finalinin cumartesi, erkekler finalinin de pazar olması tenisseverlerin keyifli bir hafta sonu geçirmelerini sağladı. Bu iki maçın da kazananları tahmin edilen isimlerdi. Bayanlarda Kuznetsova, erkeklerde Federer kupaya uzandı. Benim için ise haftasonunun en önemli spor olayı Beko Basketbol Ligi final serisinin dün oynanan, kazananın son saniyede belli olduğu 2. maçıydı.
İlk olarak, ülkemizi yakından ilgilendiren F1 ile başlamak istiyorum. F1 heyecanının İstanbul'daki ayağını, Jenson Button kazandı ve ilk 7 yarışın 6'sını kazanarak F1 tarihinin en iyi başlangıcına imza attı. Sıralama turlarında Alman, Sebastian Vettel'e pole pozisyonunu kaptırmasına rağmen, Button bu sezon 6. kez damalı bayrağı ilk gören isim oldu. Jenson Button bu sezon gösterdiği performansla daha başka rekorlara imza atabileceğinin sinyallerini vermeye başladı. Eğer Button bu performansını devam ettirirse, efsane Alman pilot Michael Schumacher'in bir sezon içinde en çok yarış kazanma rekorunu kırabilir. Şahsen bunu başarması beni şaşırtmayacak.
Gelelim Roland Garros'un finalerinde yaşanan ses getirmeyen finallere. Bayanlarda cumartesi Svetlana Kuznetsova’nın kazanmasından sonra herkesin aklında, erkekler finalinde Roger Federer'in kazanıp bir başka efsane Pete Sampras'ın en çok Grand Slam kazanma rekorunu egale edip edemeyeceği sorusu vardı. Rahat bir oyun sonrası İsveç'li rakibi Robin Soderling'i 3-0 ile geçen Federer'in Rafael Nadal'la karşılaşmadan kupaya uzanması bana göre bu zaferi biraz gölgedi. Ne var ki, egale ettiği rekorla Federer tenis dünyasının gelmiş geçmiş en büyük yıldızlarından biri olduğunu kanıtladı ve kötü geçen, bir önceki sezondan sonra, bu sezon yavaş yavaş toparlandığını gösterdi. İlerleyen günlerde Federer belki de Nadal'ın son zamanlardaki hegomanyasına son verip yeniden, bir numara olduğu günelere dönebilir.
Yazımın başında değindiğim gibi Efes Pilsen - Fenerbahçe Ülker final serisinin 2. maçında yaşadığımız keyifli dakikalar, tenistekinden ve Formula'dakinden oldukça fazlaydı. Maça çok iyi başlayan Efes Pilsen'i durduramayan Fenerbahçe, maçın genelinde rakibini 5-7 sayı civarında geriden takip etti ve ilk kez son periyotta öne geçebildi. Farkın bir ara 10 sayıya çıkması, Fenerbahçe'lilerin direncini ve mücadele gücünü hiç düşürmedi. Maça sonuna kadar asılmalarının ödülünü Damir Mrsiç'in son saniyede attığı üçlükle aldılar. Aynı ilk maçtaki gibi maçın sonuna kadar iki takım da savunmayı ön planda tuttu. Dünkü maçta Fenerbahçe Ülker'in, ilk maçın aksine 3 sayı yüzdesinin yüksek olması ve Efes Pilsen'in bu maçta da yabancılarının takıma katkı sağlayamamaları Fenerbahçe'ye maçı kazandırdı. Seri şimdi 2-0 ve Abdi İpekçi'ye taşındı. Efes Pilsen 10000'in üstünde seyircisinin desteğini alacak olan Fenerbahçe'yi bu maçta yenmesi çok zor olacaktır. Eğer, Efes Pilsen yenerse seride çekişme devam edecektir ama yenilmesi halinde işleri mucizelere kalacak. Fenerbahçe Ülker gibi güçlü bir takımı 4 maç üst üste yenerek bu mucizeyi gerçekleştirmelerinin de münkün olacağına hiç inanmıyorum.6 Haziran 2009
Bir takım düşünün ki, 20-30 milyon Pound'luk transferler yapsın; oyuncularına telaffuz etmeye çekindiğimiz ücretler ödesin; altyapısından neredeyse hiç oyuncu çıkarmasın ve halkın takımı olarak anılsın. İki yıl önce resmen Amerikalılar'ın takımı olan, sözde halk takımı Liverpool FC, iflasın eşiğine geldi. İngilizler durumun oldukça vahim olduğunu söylüyorlar.Liverpool 2007 Şubat ayında, Tom Hicks ve George Gillett'in başında bulunduğu Amerikalı bir gruba satılmıştı. Hicks ve Gillett ikilisi geçtiğimiz iki yıl içinde kendilerini 250m, kulübü ise 100m Pound'luk bir borç yükünün altına soktu. Bu paranın karşılığında gelen tek başarı ise geçtiğimiz sezonki lig ikinciliği. 60000 kişilik stad projesi ise hala proje aşamasında. Son gelen haber ise bırakın stad yapmayı, Liverpool'un transfer bile yapamayacak noktaya geldiğini gösteriyor.
Kulübün sahibi olan grubun geçtiğimiz dönemde 42.6m Pound zarar ettiği ortaya çıktı. Zararın 36m Pound'luk kısmı, kulüp için alınan borçların faiz ödemelerinden kaynaklanıyor. Kulübün kasasının şu anda boş olduğu ve mevcut küresel kriz ortamında kimsenin, mali yapısı bu kadar kötü durumda olan Liverpool'a borç vermeye yanaşmayacağı düşünülüyor. Yani Benitez bu sene kadrosuna yeni isimler katmak için öncelikle bazı oyuncularını satmak zorunda gibi görünüyor.
Bu gelişmelerden sonra, geçtiğimiz dönemde kulübü satın almak için harekete geçen taraftar odaklı bir organizasyon olan Share Liverpool FC, yeniden devreye girdi. Organizasyonun kurucusu Rogan Taylor 25m ile 45m Pound arası bir para koyabileceklerini ve yanlarına alacakları bir yatırımcıyla kulübü devralabileceklerini söyledi. Amerikalı ikili çekildiğinde, geride 100m Pound'luk bir borç kalacağını düşünürsek, onların da beraber bu yükün altına girebilecekleri bir yatırımcı bulması zor görünüyor. Tabii ki onlar da Araplar'ın kapısını çalmazlarsa.
Şu an için tünelin ucundaki tek ışık Şampiyonlar Ligi. Liverpool'un para basan organizasyona direk katılım biletine sahip olması, önümüzdeki yılın gelirleri için bir umut ışığı doğuruyor. Ancak yaz döneminde kadrolarını zayıflatmak zorunda kalıp, Şampiyonlar Ligi'nde çok fazla ilerleyemezlerse oradan gelecek gelir de kısıtlı olacak. Anlayacağınız durum vahim. Bu sene şampiyonluk yarışına girişen Liverpool'u önümüzdeki sezonlarda orta sıralara doğru bir yolculuk içinde görebiliriz.
Gerçekleri görebilmek yetenek isteyen ve bir o kadar da fanatizmden uzak kalabilmeyi gerektiren bir süreçtir. Aziz Yıldırım’ın 1997 yılından itibaren Fenerbahçe camiası için canını dişine takarak, bilgi ve birikimini aktarmış olduğu hiç bir Fenerbahçeli'nin görmezden gelemeyecegi bir gerçektir. Kendi hayat tarzını sadece 'kazanmak' üzerine kurmuş bir insan olarak Aziz Yıldırım'ın düşünce yapısı, Fenerbahçe gibi milyonlara hitab eden bir kulübün menfaatleriyle bire bir uyuşmaktadır. Buna rağmen 11 yılda kazanılan kupa sayısının yapılan inşaat ihalelerinden daha az olması, Fenerbahçe başkanının hem başarısının hem de başarısızlığının göstergesidir. Bütün herkesin bir gerçeği görmesi lazımdır. Bu gerçek de Aziz Yıldırım’ın yıllardır Fenerbahçe'de sadece lokal başarılara imza atan, bana göre sıradan hatta başarısız sayılabilecek başkanlık öyküsüdür.
Başarısızlığa, Aziz Yıldırım'ın yıllardan beri sürekli tekrarladığı ama uygulayamadığı 'istikrar' sebep olmuştur. Sayın başkan istikrardan bahsederken aslında bunun kalpten savunucusu olmadığını, gözle görülür başarılar yaşatan Zico ve Daum gibi hocalari tek maçlık tansiyonlardan dolayı kulüpten ayırarak göstermiştir. İstikrar nedir? İstikrar, 70 yaşında, futbolcularla arasinda 3 jenerasyon bulunan, artik hayatının sonbaharını yaşayan, hiç bir lig başarısı bulunmayan, ruhsuz, takımlarının kazanması için her zaman itici güç olan taraftarları bile yıldıran bir hocayı, Fenerbahçe gibi Türkiye'nin genç nüfusuna hitab eden bir takımın başına getirmek midir? Yoksa Fenerbahçe'nin son dönemlerinde bir seneden fazla çalısmış sportif anlamda da başarılı olmuş hocalarla devam etmemek midir? Bu yapılan hatalar Aziz Yıldırım'ın futbolu ne kadar 'iyi' bildiğinin, sportif başarısızlık konusundaki istikrarının bir örneğidir. Dünya çapında yıldızları transfer ettiğini iddia eden başkan, sadece profesyonel futbol hayatının son demlerine yaklaşmış veya kulüplerinde performansları çöküş dönemine girmiş futbolcuları, oynadıkları kulüplerden daha çok para vererek alan bir politika izlemiştir. Bu oyuncular takıma sportif başarıdan çok kulübün popüleritesini arttırmaya yönelik başarılar kazandırmıştır. Bu futbolcuların getirilmesi ile menajerlerin ve futbolcuların cepleri doldurulmuştur.
Genel olarak ligimiz yaşını başını almış, sadece kazandığı paraya bakan, profesyonellik anlayışından uzak futbolcu ve teknik direktörlerle dolmaya başladı. Çok sevdiğimiz ligimizin Katar ligine göre tek cazip tarafı Şampiyonlar Ligi olmaya başladı. Fenerbahçe'nin de zaten bu sene Şampiyonlar Ligi'nde olamayacak olmasının sebebi de sadece kazandığı paraya bakan Josico ve Maldonado gibi, kulübe katkısı olmayan oyuncuların ve teknik ekibin transferine onay verenlerdir.
Yaptığı bu bariz sportif hatalara rağmen yakın zamanda yapılan kongrede, Aziz Yıldırım rakiplerini oldukça da büyük bir oy farkıyla geride bıraktı. Bu oy farkında kulübün mali açıdan ulaştığı nokta en büyük etken. Bu kurumsallaşma sürecinde Fenerbahçe'nin geleceği, yapılan tesisler ve arttırılan gelirler ile garanti altına alınmıştır. Tabii ki iyi bir yönetim anlayışının devam etmesi bunda en önemli şarttır. Seçimde, gelecek 3 yılda da şampiyonluk sözü vermesi Aziz Yıldırım'a seçimi kazandırdı ama bu söz onun sonunu da hazırlayabilir. Fenerbahçe'nin tarihinde 3 yıl üst üste şampiyon olamaması bunun o kadar da kolay gerçekleşecek bir hedef olmadığının göstergesi. Şahsen eğer Fenerbahçe seneye şampiyon olamazsa Aziz Yıldırımın kendi istifasını verecegini düşünüyorum. Diğer bir yandan eğer Aziz Yıldırım bu projeleri gerçekleştirirse Fenerbahçe taraftarının tek sevgilisi haline gelecektir.
Bahisle ilk olarak meyhane ve kahvehane köşelerinde tanıştık. O zamanlar beyaz sayfalar üzerinde 2. ligler de dahil dünyanın bütün liglerinden maçları elden oynardık. İnternet bugünkü kadar yaygın değildi. Yani öyle internetten de oynamıyordu kimse. Kupon tutturduktan sonra ise insanın içini bir korku kaplıyordu. Acaba paramı alabilecek miyim diye. Çünkü bir garanti yoktu. Elinde diğer kopyası da oynatanın elinde olan beyaz bir kağıt parçası oluyordu sadece. Bazı hikayeler de duyuyorduk. Yüksek para tutturanların paralarını alamadıkları gibi. Herkes birbirine güvenli bahis oynamanın bir yolu yok mu diye sormaya başlamıştı ki bazı siteler girdi hayatımıza. İnternetin yaygınlaşmasıyla herkes oralara yöneldi ve bahis, ülkemizde bir anda çok popüler oldu. Bunu gören devletimiz bahisi yasal bir çerçeve içine sokmaya karar verdi ve 2002 yılında İddaa'yla tanıştık.İddaa genel müdürlüğünün ilk işi, internetten bahis oynanan siteleri kapattırmak oldu. Bu belki yasa dışı bahisi engellemek için doğru bi hamleydi ama bu süreçte birçok hata yapıldı. Öncelikle İddaa internet üzerine çok geç taşındı ve de reklamı bügünkü kadar yapılmadı. Ayrıca en az 4 maç oynama kuralı da bahisi geçmişten beri oynayanları şok etti. Bahisçiler köşeye sıkışmıştı. Çünkü İddaadan başka bahis oynatan bir kuruluş yoktu. İnsanları İddaa'dan soğutan bir diğer gelişme ise şike skandalının patlak vermesiydi. Bu olaydan sonra İddaa, alt liglerdeki alt/üst, ilk yarı/maç sonucu gibi oyunları kaldırdı. Seneler önce olan bu olaya ilk tepki geçtiğimiz ay Şansal Büyüka'dan geldi. Bu tepkiden sonra İddaa, bütün ikinci liglere bu oyunları koyarak olması gerekeni yaptı.
Gelelim İddaa'nın en büyük yanlışına. Aslında bu yanlış devletin politikalarından kaynaklanıyor. İddaa tekel haline getirildiği için bahis oranlarını istediği kadar düşük tutabiliyor. Örneğin bügün İddaa'dan oynadığımız bir kuponla, internetten oynayamadığımız kuponlar arasında 2-3 kat kazanç farkı oluşabiliyor. Böylece İddaa dünyadaki diğer şirketlerle aynı oranda gelir elde ederken, giderlerini minimuma çekmiş oluyor. Bwin gibi popüler bahis şirketlerinin Milan'a, Real Madrid'e sponsor olduğunu düşünürsek, devlet kendi eliyle İddaa'ya bu hızda para kazandırmaya devam ederse bu şirketi yakında arsızlığı abartıp Barcelona'ya forma sponsoru olmaya çalışırken falan görebiliriz. Ancak başka bahis şirketlerinin de pazara girmesine izin verilirse, oluşacak rekabet sayesinde bu oranlar dünyada sunulan oranları yakalayacaktır. Bu sayede biz bahis severler de yasa dışı yolları denemek zorunda kalmayacağımız adil bir bahis ortamına kavuşmuş oluruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


