Sonunda, Türkiye'den iki takımın Avrupa'da oynadığı grup maçlarını lider bitirmeyi, hem de henüz birer maçları daha varken garantilediğini de gördük. Fenerbahçe'nin kazanması, Twente'yi arkasında bırakması ülke puanı sıralamasında rakibimiz olan Hollanda'yla girdiğimiz yarış açısından önemliydi. Galatasaray'ın kazanması ülke puanı açısından da önemliydi ama bu galibiyetin bir Yunan takımına karşı alınanmasının da ayrı bir keyifli yanı vardı. İki takımın da, yaşadıkları bu sıkıntılı dönemde aldıkları galibiyetler, hem camialarının hem de taraftarlarının biraz olsun moralini düzeltecektir. Eğer Beşiktaş da haftaya ufak çaplı bir mucize gerçekleştirip Avrupa Ligi'ne kalırsa son 32'de 3 takımımız olmuş olacak. Bu da Türkiye için bir ilk demek. Son 32'yi başarı kabul edersek kendimizi kandırmış oluruz, fakat son 8'e 2, ya da son dörde 1 takım sokarsak başarılı olmuşuzdur bence. Takımlarımız en iyi performanslarını gösteririp, ilk dörtten de iyisini yaparlar demek istiyorum ama böyle güçlü rakiplerin olduğu Avrupa kulvarında hedeflerin abartılı konması sonucu yaşanan hüsranlar bu kadar tazeyken, insan rasyonel olmak zorunda kalıyor. Sezonun geri kalanının mucizevi denecek kadar irrasyonel geçmesi dileğiyle...
4 Aralık 2009
3 Aralık 2009
Şu adama bakıyorum. Televizyondaki hal ve tavırlarını gözlüyorum. Sonra da meslek olarak buna ne gider diye düşünüyorum. Olsa olsa soytarı emeklisidir diyorum. Evet, Sepp Blatter futbolun kralı değil, soytarısıdır. Zira bu kadar trajikomik hadise ancak bir soytarının önderliğinde yaşanabilir. Dünya Kupası play-off maçlarında seri başı uygulamasına karar verilmesiyle başlayan olaylar zinciri tamamen soytarılık. Ancak, son alınan karar tam bir skandal. FIFA'nın gerçek niyeti ortaya çıkmıştır bence.
Dünya Kupası'nda altı hakem yerine yine dört hakem görev yapacakmış. Babalar, altı hakem uygulamasının oyunun hızına bir katkı yapmadığını düşünüyormuş. Oysa dört hakemli sistemle, hakem hatalarının daha çok yaşandığı aşikar değil mi? Örneğin Fransa - İrlanda maçında çizgi hakemi olsaydı, o meşhur pozisyonun gole dönüşmeyeceğinde herkes hem fikir. Peki bu tarz hakem hataları kime ne fayda sağlıyor da bilerek ve isteyerek devamı sağlanıyor?
Şimdi biraz düşünelim. Fransa - İrlanda maçı sayesinde FIFA ve dolayısıyla futbol günlerdir gündemde. Eğer böyle bir hata yaşanmasaydı, bu maç oynandığından beri Dünya Kupası'yla ilgili gündem sadece grup kuralarından ibaret olacaktı. Yani hakem hataları futbolun gündemdeki payını arttırıyor. Öte yandan, maçın ardından bariz bir şekilde Fransa'dan nefret eden, kupada başarısız olmalarını dileyen bir kitle oluştu. Bu kitle, Dünya Kupası'nda Fransa maçlarını özellikle izleyecek. Bu maçlardan önce gündem tekrardan coşacak. Daha yoğun bir yayın yapılacak. Daha fazla izleyiciye ulaşılacak. Daha fazla para dönecek.
Kısacası hesap ortada. Hakem hatası demek, futbolun daha çok konuşulması ve dolayısıyla daha popüler olması demek. Bu da daha çok para demek tabii ki. Sizin anlayacağınız, Blatter'in bırakın kamera ve çipli top kullanımına, altı hakem uygulamasına bile taş koymasının altında, futbol hatalar oyunudur tarzı romantik nedenler bulunmuyor. Olay yine tamamen parayla ilgili. Endüstriyel futbol dediğimiz şey öyle elli liralık bilet fiyatlarından, taraftarın seyirciye dönüştürülmesinden ibaret değil. Futbolu endüstriyel yapan faktörler aslında böyle ayrıntılarda gizli. Daha çok para kazanmak için hatalı bir oyun oynatılıyor. Daha ne kadar endüstriyelleşebiliriz ki?
2010 Dünya Kupası'nda kullanılacak top görücüye çıktı: Adidas Jabulani. Şimdiye kadarki bütün toplardan daha yuvarlakmış. Mış...
1 Aralık 2009
Bugün, sezonun kaybedeni kim diye sorsak, çoğunluğun işaret edeceği isim Tuncay Şanlı olur. Middlesbrough'yu şampiyonluğa taşıyıp efsane olma fırsatını teperek, Stoke City'ye imza atması bence de skandal bir karar oldu. Takımı fena gitmiyor aslında. 20 puanla 9. sıradalar ve 5. Liverpool'la aralarında sadece 3 puan var. Hedefsiz bir takım için iyi bir performans ama maalesef Tuncay'ın şimdiye kadar ki katkısı '0'. 8 lig maçında bir kere bile ilk onbire giremedi. Bırakın gol atmayı, sarı kartı bile yok daha. Hull maçında dostlar alışverişte görsün gibisinden 7 dakikalığına oyuna girip çıkması, Mirsad NBA'e ilk gittiğinde 20 saniye oynadı diye sevindiğimiz zamanları hatırlattı.
Tuncay'ın kararı tartışmasız yanlıştı. Verdiği kararın cezasını da çekiyor zaten. Ancak ondan çok daha yanlış bir karar alan ve şimdilik pek kimsenin bahsetmediği bir sporcumuz var: Hidayet Türkoğlu. Hidayet, geçtiğimiz sezon kariyerinde zirve yaptı, NBA finali oynadı. Hem de takımının en önemli isimlerinden biri olarak. Sanırım bugün dünyada onun ismini bilmeyen bir basketbolsever yoktur. Bu efsanevi sezondan sonra Hidayet de bir yol ayrımına geldi ve Sacramento günlerinde saçlarını sarıya boyadığından beri en kötü kararını verdi. Orlando, kalsın diye tarihinde ilk kez lüks vergisi ödemeyi göze aldı. Portland peşinde pervane oldu. O gitti 1 milyon Dolar için çakma NBA takımı Toronto'yu seçti. Toronto, Avrupa karması tadında, Kanada'da konuşlanmış, Amerikan ligine dahil acayip bir takım. Vince Carter'ın hatırına biraz sempatimiz var tabii ama Carter da o diyardan ayrılalı epey zaman oldu artık. Aradan geçen yıllarda git gide sevimsizleştiler.
Sezonun şimdiye kadarki kısmında Toronto 7-11, Orlando 14-4 yaptı. Hido'nun eski tayfası, durmak yola devam derken, o play-off oynar mıyız acaba hesabı yapıyor. Açıkçası oynamama ihtimalleri daha yüksek. Hidayet'in bireysel istatistiklerinde de gözle görülür düşüş var. Sayı, ribaund, asist, süre ve kullandığı top... Hepsi geçen seneden daha az. En önemlisi de konumunda düşüş var. Hidayet artık lider oyuncu değil. Calderon ne kadar müsade ederse o kadar oynuyor. Aralarında ciddi bir uyumsuzluk olduğu o kadar açık ki. Overrated İspanyol guard, bariz bir şekilde, hey yeni çocuk burası benim çöplüğüm mesajı vermeye çalışıyor. Bu çekişme mucizevi bir şekilde son bulmazsa, Toronto'nun Bosh'lu son sezonu çöpe gidecek gibi duruyor. Bosh gittikten sonra da bu takımın halinin ne olacağı büyük soru işareti.
Hidayet artık 30 yaşını geçti. Kariyerinin son dönemine giriyor ve ne yazık ki bunu geleceği belirsiz bir takımda yapıyor. Eğer kısa süre içerisinde tekrardan bir takasın içinde olmazsa, bir daha önemli bir başarı yakalaması zor görünüyor. Şu an için en önemli, belki de son fırsat Dünya Basketbol Şampiyonası. Tek temennim Toronto'nun play-off dışında kalması. İlk turda paspas olacaklarına, Hidayet'in sezonu erken kapaması ve şampiyonaya hazırlanmak için daha çok vakit kazanması, hem onun hem de ülkemizin adına daha hayırlı olacaktır. Geçen sezon finalde boy göstermiş bir oyuncu için bu sene play-off oynamazsa daha iyi olur demek ne kadar acı değil mi? Acı ama gerçek...
29 Kasım 2009
Taraftara terörist muamelesi yapmaya devam ediliyor. Tribünlerde yaşananların neden ve nasıl yaşandığı konusunda hiçbir fikri olmayan bir kaç kişi yine bir masanın başına toplanıp, kapalı kapılar ardında, kafalarına göre bir kaç karar almış. Cezalandırıcı olmak o kadar hoşlarına gitmiş ki, önleyici olabilecekleri akıllarına bile gelmemiş. Bu taslaktaki maddelerin bir kaç istisna dışında uygulanması, iki hafta üst üste lotoyu tutturma olasılığından daha düşük. İşte maddeler:
1) Maç biletlerinin üzerine bilet sahibinin TC Kimlik numarası yazılacak.
Muhtardan ikametgah da alalım tam olsun.
2) Süper Lig ve Bank Asya Ligi maçlarında anonsların yapıldığı ve güvenlik kameralarının izlendiği odalarda federasyon ve kulüplerden birer temsilci yer alacak.
Gerekli olduğuna inanmıyorum. Laf olsun diye düşünülmüş bir madde.
3) Emniyet teşkilatı içinde belirlenecek kulüp polisi, ilgili kulübün deplasman maçları dahil bütün maçlarında görev alacak.
Deplasman otobüsüne para verip, alkol koalisyonuna ortak olacaklarsa olur.
4) Spor alanlarına yasak madde sokulması ve kullanılması halinde 3 yıldan 5 yıla kadar spor alanlarında seyirden men edilecek ve 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası verilecek. 2 yıl içinde aynı suçun tekrarlanması halinde ömür boyu müsabakaları spor alanlarından seyirden men edilecek.
Eğer meşale de bu kapsama girecekse ağır söverim.
5) Çirkin ve kötü tezahüratta bulunanlara, 2 yıldan 4 yıla kadar müsabakaları spor alanlarında seyirden men ve 10 bin TL para cezası verilecek. Tekrarında ömür boyu spor müsabakalarını spor alanlarında seyirden men cezası verilecek.
Tribünler konusunda emin olduğum tek bir şey varsa, o da küfürün hiçbir zaman bitmeyeceğidir. Noktalama işareti olarak küfür kullanan bir milletiz. Nerede o eski bayramlar tayfasına bedava kombine dağıtılmadıkça, stadlarda küfür olacaktır.
6) Ayrımcılık içeren söz ve pankartlara 3 yıldan 5 yıla kadar müsabakaları spor alanlarında seyirden men cezası ile birlikte para cezası verilecek. Tekrarında ömür boyu müsabakaları spor alanlarında seyirden men cezası ve para cezası verilecek.
Bunu desteklerim işte. 'Say No To Racism'
7) Yasak beyan veya demeçte bulunan başkan, yönetici, idari veya teknik personel veya sporcu veya taraftar temsilcileri ile taraftar derneklerinin başkan ve yönetim kurulu üyelerine 100 bin Türk Lirası’ndan başlayan para cezası verilecek.
Bu da mantıklı ama cezası daha çok olmalı bence.
8) Taraftarları şiddete teşvik edecek nitelikte yayın ve yazılar yasaklanacak. Bu yasağa aykırılık halinde, kişilere 200 bin TL’den, kuruluşlara da 500 bin TL’den başlayan para cezaları verilecek.
Provakatör medya için de bir ceza düşünülmüş olması güzel ama bu maddedeki cezaların yanına da birer sıfır eklemek lazım.
9) Şike ve teşvik primi suçlarında 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası verilecek.
Yapamayacağın şeyleri söyleme demişler.
10) Müsabakaları spor alanlarında seyirden men cezası alanlar takımının maçının başlangıcında, devre arasında ve bitiminde en yakın mahalli karakola başvurmak zorunda olacak. Bu kişiler ayrıca, takımlarının yurt dışı maçından 5 gün önce pasaportlarını karakola teslim edecek.
Karakolların bir odasına sandalye koyup Lig TV de bağlatsınlar. Adam başı 5TL'den güzel gelir olur. Meşrubat servisi de olursa ala.
11) Cezalı kişilerin spor alanlarına girmesine yardımcı olanlara 1 yıldan 3 yıla kadar müsabakaları spor alanlarında seyirden men cezası ve 2 yıla kadar hapis cezası veya 50 bin TL’ye kadar para cezası...
Bence bu cezaları 1'den 100'e kadar rastgele bir sayı söyle mantığıyla belirlemişler.
12) Spor alanlarına zarar verenlere (koltuk, lavabo kıranlar gibi) 1 yıldan 3 yıla kadar müsabakaları spor alanlarında seyirden men cezası...
Masrafı karşılatmak daha mantıklı değil mi?
13) Şiddet olaylarına karışanlara, 3 yıldan 5 yıla kadar müsabakaları spor alanında seyirden men cezası ile 2 yıldan 5 yıla kadar hapis ve para cezası verilecek.
Orantısız güç kullanarak, olayları önlemekten ziyade büyütmeye yarayan polislere de ceza verilecekse kabul.
14) Cezalar il-ilçe güvenlik kurulları tarafından değil, yeni kurulacak “Spor İhtisas Mahkemesi” tarafından verilecek. Suçların cezası 24 saat içinde belirlenecek.
Güzel bir gelişme.
28 Kasım 2009
Adana Demirspor
Adanaspor
Ankaragücü
Antalyaspor
Beşiktaş
Boluspor
Bursaspor
Eskişehirspor
Fenerbahçe
Galatasaray
Gaziantepspor
Gençlerbirliği
Göztepe
Karşıyaka
Kocaelispor
Sakaryaspor
Samsunspor
Trabzonspor
Ne dersiniz? Müthiş olmaz mı? 20000 seyirci ortalamalı, gerçek Süper Lig... Her hafta sonu Türkiye'nin yollarında onlarca deplasman otobüsü. Kıran kırana rekabet. Bol bol derbi.
10'u zaten Süper Lig'de. 5'i Bank Asya'da. 3'ü de 2. Lig'de. Belki bir gün... Neden olmasın?
26 Kasım 2009
Açık söyleyeyim, çok ağır bir mağlubiyet bekliyordum. Moskova'dan umulan sonuç gelmeyince, Beşiktaş'ta motivasyon falan kalmamıştır diyordum ama oynadıkları stadın adının Rüyalar Tiyatrosu olduğunu unutmuşum. Beşiktaş, bu tiyatroda Alex Ferguson'a bela olan Türk takımları kervanına katılırken, Avrupa Ligi rüyasını da sürdürmüş oldu. Artık kendi göbeklerini, kendileri kesecekler. CSKA'yı iki farklı yenerlerse tarih yazarlar.
Maça dair bütün istatistiklerde, Manchester'ın çok arkasında kalan Beşiktaş, sadece koşulan mesafede rakibini geride bırakmış. Galibiyetin şifresi hakkında önemli bir veri. Beşiktaş çok koştu, çok mücadele etti bugün. Tello'nun her şeyiyle Boliç'inkine benzeyen golünden sonra, Beşiktaşlı futbolcular rakibi ceza sahasının içine sokmamak için yapılması gerekenlerin hepsini eksiksiz yaptılar. Bu sayede son dakikalarda Rüştü'nün, bizi eski günlere götürdüğü iki kurtarışına kadar aman aman bir tehlike oluşturamadı United.
Mustafa Denizli de ilk Şampiyonlar Ligi galibiyetini aldı sonunda. Gerçekten fıkra gibi adam. Sen üst üste o kadar maç kaybettikten sonra dört puan al. Bunlardan birisi Wolfsburg deplasmanında olsun, üçü de Old Trafford'da. Anlatsan inanmazlar. Bu arada hep kızardım Batuhan'ı oynatmıyor diye ama bu akşamki saçma sapan sarı karttan sonra, sopayla dövse yeridir. Zaten hoca bugün istediğini sever istediğini de döver. Gidip Yıldırım Demirören'e bir tokat atsa, gıkı çıkmaz Y.D'nin. Malum gün onun günü! Tadını çıkarsın. İki hafta sonra CSKA maçından istediklerini alamazlarsa ağzının tadı yine kaçacaktır.
25 Kasım 2009
24 Kasım 2009
NTV Spor kuruluşundan beri öncülüğü ve kalitesiyle spor izleyicisini kendisine hayran bıraktı. Aramızda artık duygusal bir bağ var diyebilirim. Öyle ki şahsen ağırlıklı takip ettiğim Avrupa ligleri bile NTV veya NTV Spor'un yayınlayıp yayınlamadıklarına göre şekilleniyor. Yani TRT'de Bundesliga'yı izlemek yerine, NTV'de İran ligini izlemeyi tercih ederim. Ancak son zamanlarda bariz bir şekilde geride kalmaya başladıkları bir konu var: görüntü kalitesi. Kalitesiz diye yerden yere vurduğumuz Turkcell Süper Lig'i bile HD formatında izleyebiliyorken, NTV Spor La Liga'yı hala nostaljik maçlar kıvamında yayınlıyor. Özellikle bazı NBA maçlarını insanın gerçekten izleyesi gelmiyor. Malum kıçımızda don yok ama artık gecekondularımızda bile LCD TV'ler duvarları süslüyor. Digiturk Plus aboneleri de hızla artmakta. Bence artık NTV Spor'un HD'ye geçme zamanı geldi de geçiyor bile. Her tarafından kalite akan bir kanalın böyle bir imkanı kullanmaması, yayın akışının en önemli parçalarından biri olan maçları, TRT 3'le aynı kalitesizlikte yayınlaması olacak iş değil. Yakın zamanda bu konuyu gündeme alacaklarını umuyorum.
23 Kasım 2009
Günlerdir bıkmadan, usanmadan Tanjevic hakkında görüşlerimi dile getirmeye çalışıyorum. Diğer blogları da takip ediyorum ve genelde Tanjevic'le ilgili aynı şeyler yazılıyor. Şu ana kadar okuduğum istisna 1-2 kişi dışında herkesin buluştugu ortak payda, hem Fenerbahçe'ye hem de Milli takımımıza yararından çok zararı olduğu. Son iki haftada Fenerbahçe, dört maçın dördünü de kaybetti ve hala yönetim Tanjevic'in arkasında. Kaybedilen Karşıyaka maçını Aziz Yıldırım'ın izledigini gördükten sonra bu sefer kesin kovuldu dedim ama o da olmadı. Dün akşam yapılan açıklama da umutlarımın iyice azalmasına sebep oldu.
Unutmadan Karşıyaka'yı bu mütevazi kadroyla, Fenerbahçe karşısında aldıkları galibiyetten dolayı tebrik etmek lazım. Son bir kaç yıldır alıştığımız sayı kralı Karşıyaka'dan çıkar geleneğinin bu sene de bozulmayacağını Ryan Toolson'la görmüş olduk. Neyse konumuza dönmek gerekirse ben yönetimin yaptığı bu gereksiz inadı anlamakta güçlük çekiyorum. Neden bu adama bu kadar tahammül ediliyor anlayamıyorum. Başarılı olsa neyse de, ne başarısı var da hala burada? Yönetim, neden Fenerbahçe'nin hedeflerine bu adamla gidemeyeceğini anlamak istemiyor? Web sitesinden açıklama yapılıyor: Tanjevic'in arkasındayız. Buna zıt haber yapanlar hangi amaca hizmet ediyor merak ediyoruz diyorlar. Benim görüşüm, yazdıklarıyla Fenerbahçe'nin menfaatine hizmet ettikleri.
Madem bir açıklama yapmayı uygun görüyorsunuz, taraftarın ve kamuoyunun merak ettiği soruların cevaplarına da yer verirseniz, verdiğiniz kararın anlaşılması kolay olur. Ama siz Tanjevic'in kalma sebeplerini açıklayamazsanız, neden arkasında olduğunuzu söylemezseniz, sadece Fenerbahçe yıpratılmaya çalışılıyora bağlarsanız konuyu, o zaman anlaşılması zor olur ve bu haberler yapılmaya devam edilir. Bundan sonra bir açıklama yapılırsa eğer bu açıklamada, iki senedir yüksek bütçelere rağmen yaşanan hüsranın baş sorumlusu Tanjevic'e gösterilen sabrın sebeplerine de yer verilmesini bekliyoruz.
22 Kasım 2009
Bir maça öncelikle beraberliği hedefleyerek çıkmak anlaşılabilir bir durum. Ancak, muhtemel beraberlikler arasından sadece 0-0'a odaklanmak İddaa'da skor bahisi oynamaktan farksız. Tamamıyla ya tutarsa mantığı. Karşınızda bugünki Beşiktaş gibi mutlak galibiyeti hedefleyen bir takım olunca da tutmuyor tabii.
Denizli'nin sahaya sürdüğü takımın hücumcu bir 11 olduğunu iddia edemem ama en azından kafalardaki mantalite hücum odaklıydı. Daum'un takımına aşıladığı düşünce ise önce tutalım, sonra belki vururuz şeklindeydi. Aslında ilk yarıda Fenerbahçe amacına ulaşmaya oldukça yaklaştı. Verilmeyen penaltının maçın kaderine etki etmiş olabileceği herkesin malumu ama skorun 3-0 yerine 3-1 olmasını sağlamaktan öteye de gitmeyebilirdi.
Maçın seyrini esas değiştiren olay Emre'nin sakatlanması oldu. Artık açıkça görülüyor ki, Alex Fenerbahçe'nin beyniyse, Emre de kalbi. Şafak Sezer'in dediği gibi, 'kalp atacak aga. Kalp önemli!'. Hele ki beyinin durduğu böylesi maçlarda çok daha önemli. Beşiktaş'ın ilk golü Emre sakatlandıktan hemen sonra, ikinci golü de çıktıktan hemen sonra geldi. Biri ortadan koşu yapan Fink'in füzesiyle, diğeri de tamamıyla ortadan gelişen bir organizasyonla. İkisi de Emre'nin bölgesinin boşalması sebebiyle. Jet-Lag Lugano önderliğindeki defansın payını da yadsımamak lazım tabii.
Ard arda yenilen iki gol ve Emre'nin mecburi değişikliği sonrası Fenerbahçe'nin tekrardan oyuna ortak olmasını beklemiyordum zaten ama Daum'un da futbolcularla birlikte maçtan kopması hiç hayra alamet değil. Wederson değişikliğiyle neyi amaçladığını gerçekten anlayamadım. Acaba Uğur Boral kadroda olsaydı, onu da oyuna alıp sol kanadı dörtler miydi diye düşünmedim değil. Bu değişiklik yüzünden Andre Santos'u da oyundan almak zorunda kalarak iki değişiklik hakkını heba etmiş oldu. Beşiktaş defansının arasında heder olan Kazım'ı, kenarda Semih otururken ikinci yarıya başlatarak da kırmızı kartı tetikledi. Kazım'ım sindiği maçlarda pimi çekilmiş el bombası kıvamına geldiği sır değil zaten. Eninde sonunda illa ki patlayacaktı. Gitti kendine has kırmızı kartlardan birini gördü ve maçın Fenerbahçe adına bitişini ilan etti.
Maçtan sonra, Beşiktaş'ın farkı dörde indirmesi ve net skorun etkisiyle, lig şimdi başlıyor havası esmeye başladı. Bir maçlık vasatın hafif üzerine çıkan performans, haftalardır Beşiktaş kötü oynayarak kazanıyor, bu balon illa ki patlar şeklindeki algıyı çabuk değiştirdi. Haftaya fark tekrar yediye çıkarsa, Beşiktaş yine yarıştan kopmuş olmayacak mı bu mantıkla? Şahsen, Beşiktaş'ı hala yarışın dışında görüyorum. Bugün puan farkı kalmamış olsa bile aynı şeyi söylerdim. Henüz şampiyon olacak takım gibi oynadıkları bir maç izleyemedik. Bu takımın sezon başından beri hazırlık maçları dahil ilk defa üç gol attığını unutmamak lazım. Eğer ilerleyen haftalarda bir kaç tane oyunu domine ederek kazandıkları maç olursa, şampiyonluk şanslarından söz etmeye başlayabiliriz. Tabii bu arada camia içinde yaşadıkları sorunları da çözmeleri lazım.
21 Kasım 2009
Böyle yazınca olmuyor değil mi? Bence de. Çünkü spor kulüpleri, sanki salt futbol kulüpleriymiş gibi, bilmemne spor diye adlandırılmaz. Tek kriter bu değil tabii ama sonu sporla biten kulüplerin çoğunlukla sadece futbol takımından ibaret olduğunu görüyoruz.
İstanbulspor, İzmirspor, Kocaelispor, Bursaspor, Çaykur Rizespor, Dardanelspor, Tavşanlı Linyitspor, Pursaklarspor, Pazarspor vb. doğru kullanımlardır.
Ancak, Kasımpaşa, Altay, Karşıyaka, Göztepe, Altınordu, Hacettepe, Sarıyer, Eyüp, Karagümrük, Beylerbeyi gibi takımların isimleri söylenirken sonlarına spor eklenmez.
Hayatımda Fenerbahçespor, Galatasarayspor veya Beşiktaşspor diyen birisini duymadım ama şu saydığım takımların istisnasız her birinin en az bir kere yanlış söylendiğine, medyada ve hatta federasyonun sitesinde bile yanlış yazıldığına şahit oldum. Bu konuya biraz özen lütfen...
Son bir kaç gündür Galatasaray camiası, Cemal Nalga'nın sorumsuzluğu yüzünden çalkalanıyor. Bu çalkalanmanın en büyük sebebi ise eminim hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyordur. 100 yıllık bir kulübün formasını bu tarz oyunculara giydiren yöneticiler ve antrenörler kulüp tarafından cezalandırılırken, olayın esas kahramanına ceza vermek hiç düşünülmüyor herhalde? Zaten ceza vermeyi düşünseler hazırlık maçında attığı yumruktan sonra ceza verirlerdi. Neyse bu yazdıklarımın benzerlerini okumaktan bıkmışsınızdır. Ben olaya başka bir noktadan bakmak istiyorum. Bu olayda Cemal Nalga'nın hiç bir suçu yok mudur? Hazırlık maçında aldığı cezadan sonra antrenörüne, 'hocam ben oynamayayım. Bu olay bir gün anlaşılır, ortaya çıkar. Bu büyük camia bunun bedelini öder.' diyemez miydi? Cemal Nalga, eğer profesyonel ve işinin sorumluluğunun farkında bir sporcu olsaydı, belki bunu diyebilirdi ama degilmiş demek ki. 18 yaşında genç bir oyuncu bu hatayı yapsa, hatası yoktur diyelim de 23 yaşında sen bu hatayı yapıyorsan, bu yaşta Galatasaray camiasının büyüklügünü anlayamamışsan bu saatten sonra da zor olur anlaman. Galatasaray yönetimi de federasyon versin cezasını diyor ki herhalde oyuncuya ceza vermiyor hala. Federasyon daha önce ceza verdi de ne oldu? O sorumluluğunun farkına varamadı ve Galatasaray camiasını eşine rastlanılmamış bir skandalın içine itti. Tabi bu skandalda antrenörün suçunu da küçümsemek haksızlık olur ama bence yine suçun büyüğü Cemal Nalga'nın. Bu olayla ilgili Galatasaray taraftarı ne düşünüyordur acaba? Onu da çok merak ediyorum. Fenerbahçe'yi yeniyorsun, uzatma devresinden önce yaşanan olaylar ve bu skandal yüzünden aldığın galibiyeti kutlayamıyorsun. Galibiyet konuşulmaz oluyor, güme gidiyor. Bu da eminimki en çok onları üzüyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





.jpg)
.jpg)









