AVEA sponsorluğunda Fenerbahçe - Kayserispor maçına üç adet Türk Telekom Tribünü bileti veriyoruz. İlk bileti kazanan belli oldu. Geriye kaldı iki tane. Onlar için de soru aşağıda.
2. Soru
2010 FIBA Dünya Şampiyonası'nın bugün tanıtımı yapılan Giant Get-Together (Dev Buluşma) adlı reklam kampanyasında rol alan basketbolculardan yedisinin ismi nedir? Hepsini yazmanıza gerek yok. 7 tane isim yeterli.
İlk cevap veren iki kişi biletlerin sahibi olacak. Cevapları, yorum olarak iletişim bilgilerinizi paylaşmadan gönderiniz.
Kazananlar erkan ve memduh95 oldu. Kendilerini de tebrik ediyor ve iletişim bilgilerini rica ediyoruz.
1 Nisan 2010
AVEA sponsorluğunda Fenerbahçe - Kayserispor maçına üç adet Türk Telekom Tribünü bileti veriyoruz. İlk bilet için soru aşağıda. En hızlı cevaplayan, biletin sahibi olacak. Akşam iki bilet daha vereceğiz. Gün içinde blogu yoklamanızı öneririz.
Soru:
1979'dan beri Ivy League (sarmaşık ligi) okulları NCAA'de son 16'ya kalmayı başaramıyordu. Bu sene hangi okul bu geleneği kırarak adını son 16'ya yazdırdı?
Cevapları, iletişim bilgilerinizi paylaşmadan yorum olarak gönderiniz.
Bileti Mert Erarslan kazanmıştır. Kendisini tebrik ediyor ve iletişim bilgilerini rica ediyoruz.

Dün öglen saatlerinde, kulübümüzün düzenlediği toplantıyla Fenerbahçe Acıbadem'in sezonu namağlup bitirmesinden, İndesit Şampiyonlar Liginde Final Four'a kalmasından, başarının şampiyonlukla taçlandırılmasından bahsedildi. Fakat çok önemli bir konu es mi geçildi, yoksa organizasyon konusunda kulübümüz yeterli özeni göstermedi mi takdiri size bırakıyorum. Bayan voleybol takımı tarihimizde belki de başka branşlarda hayal olan bir başarıya imza atmaya odaklanmışken bizler bu başarıya şahit olamayacağız gibi gözüküyor. Neden mi? Final Four'un ilk maçı olan Cannes maçı cumartesi yerel saat ile 16.00'da, ülkemizde 17.00'de. Burada bir sıkıntı yok. Bu maç kaybelirse de bir problem olmayacak. Buraya kadar her şey yolunda fakat toplantıda verilen diğer bir mesajda takımın ilk maçı kazanmasının sürpriz olmadığı, hatta favori olduğumuz dile getirildi. Problem de tam burada başlıyor işte. Nasıl mı? O zaman maçı kazandığımızı düşünerek başlayalım ve finale kaldık diyelim. Final maçı, Pazar yerel saat ile 17:30'da. Yani Türkiye'de 18:30'da. Saat 19:00'da da Kayserispor maçı olduğuna göre, Fenerbahçe seyircisi yapılan hatalı organizasyon yüzünden iki maçtan birini seçmek zorunda bırakılıcak. Şu an sorumlusunun kim olduğunu bilmiyoruz. Bu yüzden yönetimi de direk suçlamak istemiyorum ama Futbol Federasyonu'yla konuşulmadığını, Kayserispor maçının pazartesi ya da cumartesi oynanması konusunda bir teklif yapılmadığını açıklarlarsa yönetim bunun hesabını taraftara zor verir. Diğer bir yandan yönetimimiz girişimde bulunup da Federasyon, değerlendirmesini bu yönde yaptıysa da Fenerbahçe kulübüne ve seyircisine yapılmış bir haksızlık var demektir. Bunun da hesabını taraftar federasyona sorar.
İki büyük organizasyonun birlikte yürütülüp de seyircilerin izlemesine mani olunmayabileceğinin en açık örneğine bu hafta şahit olduk. Barcelona ve Real Madrid, Euroleague play off maçlarını salı ve perşembe oynarken Barcelona futbol takımı Şampiyonlar Ligi'nde çarşamba oynadı. Tesadüfen gelişmemiş bir olay olduğu aşikar. Adamlar Avrupa'nın 1. ve 2. sıradaki spor organizasyonlarını çakıştırmıyor. Sen tarihinde ilk defa ulaşabileceğin başarıyı organize edemiyorsun. Demek ki sen onlar kadar çalışmıyorsun ya da beceremiyorsun.
Acil olarak yönetimizden ya da federasyon tarafından bir açıklama yapılmalıdır. Sorumlularına da en ağır şekilde tavır konulmalıdır.
Dün CBS Sports'ta çıkan bir habere göre LeBron James, bu yaz Türkiye'ye uğramayacak. Kendisi için çok önemli bir dönemmiş, çok yoğun olacakmış, sakin kafayla oturup kararlar alması gerekiyormuş, miş muş... Kısaca, şu an belirsiz ama büyük ihtimal şampiyonaya katılamayacağım, demiş. ABD basketbolunun direktörü Jerry Colangelo da Türkiye'ye gelmezse, Londra Olimpiyatları'na da gelemez, diyerek gidere gider yapmış.
Bana biraz naz yapıyor gibi geldi. Sanki yalvarılmak istiyor ama orada o kadar adam varken kim LeBron'un peşine takılıp da ağabey lütfen gel, sensiz halimiz nice olur der bilemiyorum tabii. En fazla David Stern veya Colangelo ile hadi abisi topla bavullarını gidiyorsun yoksa şöyle böyle olur şeklinde bir konuşma yaşarlar.
Yalnız olayın yaprak dökümüne dönüşebileceğini işaret eden şöyle de sağlam kaynaklı bir söylenti var: "LeBron kesin, Wade de büyük ihtimalle yok."

Partizan - Maccabi Tel Aviv karşılaşmasını bir kenara bırakırsak, ev sahibi takımlar için gerçekten de çok zorlu bir akşam olacak. Çünkü Asseco Prokom, Caja Laboral ve Real Madrid, seriyi rakip sahaya taşıyabilmek için mücadele edecekler. Bu takımların üçü de serilerde 2-1 gerideler. Maccabi de 2-1 geride ama onların durumuna daha sonra bakacağız.
Prokom, Caja Laboral ve Real Madrid için gerçekten de rakiplerini devirmek ve final four umutlarını sürdürmek hiç de kolay olmayacak. Çünkü Prokom ile Caja Laboral 2-0’dan geldiler ve üçüncü maçlarda çok ciddi efor sarf ettiler. Ben özellikle Caja Laboral’ın bu kadar kolay teslim olmayacağını ve 4.maçı da kazanarak seriyi Rusya’ya taşıtacağını düşünüyorum. Asseco Prokom ise üçüncü maçı kazanmasının dışında serinin ilk maçında da müthiş bir mücadele örneği sergiledi ve görevini de fazlasıyla yaptı.
Regal Barcelona, Real Madrid karşısında öyle bir üçüncü maç oynadı ki “Herşey yalan bu gerçek” tadındaydı. Üç maç geride kaldı ve Regal Barcelona’nın artık oyun dışında psikolojik olarak da çok ciddi avantajı bulunuyor.
Maccabi Tel Aviv’in 20.000’in üzerinde seyircisi olan Partizan karşısında alacağı galibiyet seriyi kendi evine getirmeyi sağlayacak. Ancak okuduğum ve izlediğim kadarıyla Pini Gershon ile oyuncular, işlerinin ne kadar zor olduğunun bilincindeler. Favori Partizan olarak gözükse de Maccabi, yumurta kapıya dayandığı zaman rüzgarı arkasına almayı iyi biliyor. Yine keyifli bir Euroleague gecesi bizleri bekliyor.
31 Mart 2010

Euroleague çeyrek finalinde üçüncü maçlar kalite olarak üst düzeyde olmasa da sonuç bazında şaşırtıcıydı. Regal Barcelona’nın serinin ilk maçında kazandığı Real Madrid mücadelesinde bile bu kadar dominant bir performans sergilememesi dikkat çekiciydi. Kaldı ki Regal Barcelona musluğu sıktığı zaman şartlar ne olursa olsun her rakibe kafa tutabileceğini bir kez daha gösterdi.
Bir diğer İspanyol temsilci Caja Laboral belki de gecenin en dikkat çeken sonuçlarından birine imza attı. Çünkü Moskova’da oynanan her iki maçta da rakibine farklı skorlarla kaybeden İspanyol ekibi, bu kez 13 sayılık galibiyetle kolay teslim olmayacağının sinyallerini verdi.
Asseco Prokom da aynı Caja Laboral gibi son bir atak yaparak Olympiacos’u Polonya’da geçmeyi bildi. Belki de Polonya temsilcisi, serinin ilk maçını hedef olarak seçmiş ve Yunanistan'da rakibini zor duruma sokmuştu. Ancak ben yine de Olympiacos’un rakibine üstünlük sağlayacağını düşünüyorum.
Partizan, beklendiği gibi Maccabi Tel Aviv’i seyircisi ile çok zorladı ve final four yolunda büyük bir adım attı. Her ne kadar Pini Gershon, maç sonu yaptığı basın toplantısında seyirciden etkilenmedik dese de, yapılan top kayıpları ve verilen hücum ribaundları gerçeğin hiç de söylediği gibi olmadığının bir göstergesiydi.
30 Mart 2010

Euroleague çeyrek final karşılaşmaları bu akşam oynanacak. Olympiacos ile CSKA Moskova bu akşamki maçları kazanmaları durumunda Paris’te düzenlenecek olan Final Four’a katılma hakkını elde edecekler. Daha önce Euroleague ile Suproleague’in birbirinden ayrıldığı dönemlerde bu 5 maçlık sistem Euroleague’de denenmiş ve gerçekten de büyük ilgi görmüştü. Şimdi yeniden bu heyecanın yaşanması özellikle Avrupa basketbolunu sevenler için gerçekten büyük nimet. Kimlerin bu akşam daha şanslı olduğunu, kimlerin dişini daha fazla sıkması gerektiğini dün ele almıştık.
Son haberlere baktığımızda da fazla değişen bir şey yok gibi gözüküyor. Spormax ekranlarında bugün 20:30’da Caja Laboral – CSKA Moskova ve 22:45’te de Real Madrid – Regal Barcelona karşılaşmalarını naklen izleyebilirsiniz.
Asseco Prokom – Olympiacos yada Partizan – Maccabi Tel Aviv maçlarını izlemek isteyenler de internetin nimetlerinden, biraz kurcalayarak yararlanabilirler.
29 Mart 2010

Euroleague’de çeyrek final üçüncü maçları yarın oynanacak. Olympiacos ile CSKA Moskova, serilerde 2-0 önde oldukları için diğer dört takıma oranla daha rahat durumdalar. Kaldı ki bu iki takımın rakibi Asseco Prokom ile Caja Laboral’ın maç kazansalar dahi seriyi çevirebilecek güçleri pek yok gibi gözüküyor…
Elbette bu işler belli olmaz ama Real Madrid - Regal Barcelona ile Partizan - Maccabi Tel Aviv serileri büyük heyecana sahne olacak. İki İspanyol ekibinin karşı karşıya geleceği karşılaşma kuşkusuz yine son saniyeye kadar izleyenlere basketbol ziyafeti sunacak. Bu mücadelenin bir diğer önemli özelliği de Messina’nın öğrencilerinin kendi evinde nasıl bir performans sergileyeceği. Açıkçası üçüncü maçta benim favorim Real Madrid. Ama nedense final four’a Regal Barcelona gidecek diye içimde de bir his var. Belki de sezon boyunca Katalan ekibinin göstermiş olduğu performanstan dolayı böyle düşünüyorum ama bir gerçek daha var ki şuan Real Madrid rakibine oranla daha formda gözüküyor…
Yarın oynanacak bir diğer çeyrek final eşleşmesinde Maccabi Tel Aviv, ilk maçta kendi evinde kaybettiği avantajı geri getirmek için Partizan ile karşılaşacak. Okuduğum haberlere göre Partizan’ın 24.000 biletinin tamamı tükenmiş. Yani Maccabi için yarın akşam çok zorlu bir atmosfer söz konusu olacak. Bu konuyla ilgili Başkan Şimon Mizrahi soğukkanlılığını koruyarak havaalanında bir açıklama yapmış; “Oyuncularımız zafer duygusu ile bu maça çıkacaklar. 24.000 seyircinin olacağı söyleniliyor. Şiddet olmadığı sürece biz etkilenmeyeceğiz.”
Bir not daha vermek gerekirse, Maccabi’de asistan coach Sharon Drucker da boş salonda oynamak yerine çılgın taraftarların kendilerini daha fazla motive edeceğini söylemiş…
Partizan zaten Top 16’ya kalarak ve adını çeyrek finale yazdırarak bu yılın en önemli hikayelerinden birini yazdı. Eğer kendi evinde oynayacağı iki maçı da kazanırsa işte o zaman bu hikaye daha evrensel bir boyut kazanır.
Kötü stad, daha da kötü tribün, kötüden öte orta saha ve hepsinden daha kötü bir sonuç... Maçın skorunu Galatasaray bazlı faktörler ekseninde sebeplendirmek istersek bu cümle her şeyi açıklamaya yetiyor.
Kötü staddan başlayalım. Fenerbahçe'nin derbiyi evinde mütemadiyen kazanmasının, deplasmanda ise ortaya belirgin bir seri çıkmamasının sebebini, bugün ilk defa gittiğim Ali Sami Yen'e ayak bastığım anda anladım. Derbinin iki ayağına da canlı tanıklık edince iki resim arasındaki yedi fark bir anda ortaya çıkıyor. Lakabı istediği kadar cehennem olsun, bu stadda rakibi baskı altına almak epey meşakkatli bir iş. Kadıköy'deki 5000 kişinin bağırmasını yeterli kılan, fazlasını ekstraya yazan akustiğe ve sahanın üzerine yıkılacakmış gibi görünen, gök yüzünden başka herhangi bir şeyin görünmesini engelleyerek bir nevi klostrofobi oluşturan dik tribünlere alışmış bir futbolcunun bu stadda baskı hissetmesi çok zor.
Gelelim stadın şekilsizliği yüzünden fiziki, bugün çözmeye vakıf olamadığım bir sebepten ise ruhani kopukluk yaşayan tribünlere. Dört tribünün dördünün de ayrı telden çaldığı, ayrıca herbirinin de maçtan apayrı bir dünyada takıldığı bir ortam vardı. Futbolcular tribüne çağırıldı, Özhan Canaydın'a layıkıyla bir uğurlama yapıldı, Fenerbahçeli futbolcular Canaydın pankartı sebebiyle alkışlandı ve Galatasaray taraftarı adeta yapılacaklar listesini tamamlamışcasına maçın defterini kapattı. Maçın başından sonuna kadar, nadir anlık patlamalar haricinde oyuna müdahale etmeye çalışmadılar bile.
Genel resim bu şekilde tezahür edince, Fenerbahçe maça beklenmedik bir rahatlıkla başladı. Hem de daha ilk dakikadaki yürekleri ağıza getiren pozisyona rağmen. Daha beş dakika geçmeden anlaşıldı ki bu akşam Fenerbahçe orta alanı santim santim parselleyecekti. Galatasaray'ın, Alex'i marke ediyormuş gibi yapmaktan yanından geçen topu es geçen, ne hücumu ne de oldukça başarısız olduğu tek adama yapışma görevi dışında defansı düşünen Mehmet Topal'ı saymazsak, balonunun sönmesi bir sezon bile sürmeyen Mustafa Sarp ve yalnız ve güzel insan Elano'dan oluşan orta sahasına, Fenerbahçe, Selçuk, Mehmet Topuz, Alex ve her fırsatta içeriye kaçan Özer'le karşılık verdi. 4'e 2! Böylece Galatasaray'a yaşam alanı olarak sadece kanatlar kaldı. Bu aslında, Keita varken alınması riskli bir karardı ama kademede başarı sağlanınca amaca ulaşılmış oldu. Hatta Keita'nın solda başlamasına rağmen daha henüz maçın başında, Özer'e göre çok daha defansif bir oyuncu olan Vederson'un kanadına geçmesi de Fenerbahçe'nin ekmeğine yağ sürdü. Sakat orta saha yapısı yüzünden Galatasaray taviz vermek zorundaydı ve bunu Selçuk'u boş bırakmak vasıtasıyla yapmayı seçtiler. Selçuk da bu ikramı geri çevirmeyerek özellikle ilk 45 dakikada belkide hayatının en yüksek isabetli pas yüzdesine ulaştı. İlk top kaybını, 30. dakikada Mustafa Sarp'ın "arada şu adama da biraz basalım bari" demesi sonucu yaptı. Orta alanın Fenerbahçe adına kağıt üstünde en zayıf ismi bile bu kadar rahat bir oyun sergileme şansı bulunca, kafalarda oluşan soru, bu Galatasaray ne ara oyuna hakim olacak da gidip gol arayacak oldu.
Nitekim Galatasaray'ın gol arayışları üç kişilik çabanın ötesine geçemedi. Jo, Lugano'yla Bilica'nın arasında eriyip gidince, Gio ve Keita bireysel çabalarıyla top taşımayı başarsalar bile taşıdıklarıyla kaldılar. Ara sıra Sabri kendini gösterir gibi olsa da öbür bekteki Caner o kadar yararsız, hatta zararlı oynadı ki bek katkısı bakımından Sabri'nin kısıtlı çabasını da nötrlemiş oldu. Nihayetinde ilk yarı itibariyle ortaya, deplasmanda olmasına rağmen oyuna büyük oranda hakim olan, bir türlü toplu halde çıkamayan rakibine karşı oyunu rahatlıkla rölantiye alabilen, çok da fazla riske girmeyen, beraberliğe razı ve bu rızasına ulaşması oldukça kolay görünen bir Fenerbahçe çıktı.
Kadrolarda ve oyun anlayışlarında bir değişiklik olmayınca ikinci yarı da benzer bir manzarada başladı. Topal'ı çıkış tünelinin ucunda görmeyeceğimizi düşünüyordum aslında ama Rijkaard, kümenin etkisiz elemanına 12 dakika daha tahammül etmeyi tercih etti. 57'de çıktığında ise onun geç çıkışından daha da yanlış bir kararla, Arda fiziki olarak hiç hazır olmadığı bir mücadelenin içine konuldu. Ayağı da uğurlu geldi ama Gio'nun rahat pozisyondaki vuruşunda top direğin yanından dışarıya giderken kasvet dakikaları da başlıyordu. Çok geçmeden bütün maç bomboş dolaşan Selçuk, boşluktan istifade kaleye de vurabileceğini hatırladı ve tabiri caizse uzaydan vurduğu top, Leo Franco'nun basiretsiz çabasını alt ederek filelerle buluştu. Bu dakikadan sonra maçın terse dönmesi neredeyse imkansızdı. Zaten içinde bulunduğum Galatasaray tribününe de umutsuzluk havası inanılmaz bir hızla yayıldı. Gelecek senenin planını yapmaya başlayan mı ararsın, Leo Franco'nun üzerine oynayıp bari bunu son maçı yapalım uğraşında olan mı? Nihayetinde 90+'da bile takımına inanmayan bir tribün ve gol atabileceğine inanmayan bir takım ortaya çıktı. Bu ortamda Fenerbahçe'nin maçı yalandan da olsa oley sesleri arasında bitirmesi ve yarım koyup üç alarak rakibinin sezonunu büyük ölçüde bitirmesi sürpriz olmadı.
26 Mart 2010

Messina’nın olduğu yerde iddia vardır. Messina’nın olduğu yerde başarı vardır. Ve belki de en önemlisi Messina’nın olduğu yerde pes etmek asla yoktur. Real Madrid “El Clasico”’da aslında var olma maçı oynadı dün akşam… Kazanamamaları durumunda havluyu yere bırakacaklardı. Çünkü kim ne derse desin henüz Avrupa’da Barcelona’yı üç maç üst üste yenebilecek takım yok gibi gözüküyor. Messina bu seviyelerde yıllarca takım yönetti. Hatta CSKA Moskova diye öyle bir takım yarattı ki, tabiri caizse şuan ölüsü bile Caja Laboral (afili yazalım TAU Ceramica) karşısında caka sata sata 2-0’a getirdi seriyi… Real Madrid bu galibiyetle henüz bir şey kazanmadı. Ama ilk maçta oynadığı iyi basketbolun karşılığını bu sefer alabildi…
Ey Ruuuh
Caja Laboral ki eski adıyla Tau Ceramica’nın, eski iddiasında olmayan CSKA Moskova karşısında ne yaptığını lütfen biri çıkıp anlatsın. Bir takımın ismi değişti diye ruhu da mı elden gider…
Boya Aktı Gerçek Ortaya Çıktı
Yunanistan’daki ilk maçta Asseco Prokom’un Olympiacos’a kafa tutmasına çoğumuz şaşırmıştık. Ama ikinci karşılaşmada Polonya ekibi üzerindeki yalancı boyayı tamamen döktü ve takke düştü... Seri 2-0 oldu ki artık bu saatten sonra işler mucize ötesi…
Bize Tokat Lazımdı
Pini Gershon dün kazandıkları Partizan maçı sonrasında basın toplantısında ilk bu cümleyi kullandı. Aslında başlığı da bu şekilde atacaktım ama Real Madrid’in galibiyeti sonrası vazgeçtim.
11.500 taraftarın desteklediği Maccabi Tel Aviv, bu kez ikinci periyotta işi bitirdi. İlk maçta da üç periyot boyunca şarkılar söyleyen taraftarlar, dördüncü periyotta “hey orada bir şeyler oluyor” diyene kadar seride 1-0 geri düşmüşlerdi. Partizan istediğini önceden aldığı için sadece ikinci periyota kadar sıktılar kendilerini. Baktılar bu sefer olmuyor, evimizde biz bu işi bağlarız dediler. Bakalım Gershon’un dediği gibi o tokat kendilerine getirecek mi…
25 Mart 2010
Sonunda aradığımız taze kana kavuştuk. Artık üç kişiyiz. Bundan böyle önümüzdekimaçlarabakacağız da basketbol ağırlıklı yazılarıyla bizimle birlikte olacak. Kendisinin basketbol bilgisi en az nickinin uzunluğu kadar dikkat çekicidir. Yazılarını keyifle okuyacağınızı umuyoruz.

Maccabi Tel Aviv hafızalardaki o efsane kadrosunun hem mali nedenlerden hem de tedavülden kalkması sonrası ister istemez yeniden yapılanmaya girmişti. Bir sezonluk hayal kırıklığının ardından çoğu kişinin beklentisi de Nokia Arena’da oynanan ilk Partizan çeyrek final maçının kazanılması üzerineydi. Özellikle de karşılaşmaya inanılmaz bir şekilde başlanılması ve üç çeyrek sonunda da üstünlüğün korunması ağızları sulandırıyordu. Ama son periyotta işler hiç de iyi gitmeyince ve özellikle de Efes Pilsen’den de hatırlayacağımız Dusan Kecman’ın harikalar yaratmasıyla “Genç Partizan” büyük bir sürprize imza attı.
85-77’lik Partizan yenilgisi sonrası beklenmedik bir şekilde sakin olan Maccabi coach’u Pini Gershon soyunma odasında oyuncularına, dört maç daha oynayacaklarını ve kazanan taraf olacaklarına inandığını söylediğinde, belki de hiç de beklemediği bir cevap almıştı: “Merak etme koç. 3 maç sonra Final Four’dayız…”
Euroleague’de ev sahibi takımlardan sadece Maccabi Tel Aviv seride 1-0 geride ki genç Partizan ikinci maçı kaybetse dahi müthiş bir avantajı cebine koyarak Belgrad’a dönecek.
Diğer eşleşmelerde CSKA Moskova, Rusya’da Caja Laboral’ı 86-63 ile farklı bir şekilde geçerek adeta dondururken, bütçesi NBA takımlarıyla eş değer Olympiacos da Polonya ekibi Asseco Prokom’u dişlerini sıkmasına rağmen 83-79 ile geçebildi.
Regal Barcelona - Real Madrid maçı için o kadar avuçlarımızı ovuşturmamıza rağmen, parkede Lionel Messi - Christiano Ronaldo rekabeti bulamadığımız için istediğimiz tadı alamadık. Herhalde o heyecan için 11 Nisan’da Nou Camp’daki futbol maçına kadar beklememiz lazım…
24 Mart 2010
Avrupa’nın önde gelen 1. ve 2. ligleri (İngiltere, İspanya, İtalya, Almanya, Fransa, Portekiz, Yunanistan) ,Turkcell Süper Lig ve Bank Asya’yı da içine alan toplam 16 ligin takımlarından en uzun yenilmezlik serisine sahip olan ilk üç takımı araştırdım. Araştırmaya başlamadan bir tahmin yaparsam kaçını tuttururum dedim kendi kendime. Sonunda baktım ki ancak birini tutturabildik. Doğru tahmin ettiğiniz takımlar olacaktır ama özellikle aralarından bir tanesine hepinizin bizim kadar şaşıracağınızı düşünüyorum.
Bu sıralamayı yaparken Avrupa Kupası maçları, hazırlık karşılaşmaları ve kendi ülkelerinde oynadıkları kupa mücadelelerini işin içine katmak adil bir karşılaştırma yapmamızı engelleyeceğinden sadece lig maçlarını kapsayan bir istatistik yaptım. Yakaladıkları uzun yenilmezlik serileri bu takımlardan birinin şampiyonluk yarışında rakipleriyle aralarındaki puan farkını kapatmalarını sağladığı gibi, diğerlerini de kendi liglerinde şampiyonluğun en önemli adayları konumuna getirdi.
Ranieri Dokunuşu
Listenin ilk sırasında İtalya Serie A’da sezona kötü başlangıç yaptıktan sonra toparlanan ve oynadığı son 19 maçta da yenilmeyen Roma var. Roma yönetimi, sezonun ilk iki maçındaki mağlubiyetlerinden sonra teknik kadroda değişikliğe gitmenin yararlı olacağını düşünerek Luciano Spaletti'yle yolların ayrılması kararını aldı. Yerine İtalyan futbolunu ve ligini çok iyi tanıyan Claudio Ranieri'nin getirilmesi başlangıçta her ne kadar sıkıntılar yaratsa da, ne kadar doğru bir karar olduğu zaman içinde ortaya çıktı. Sonuç olarak 28 Ekim 2009 tarihindeki Udinese maçında alınan 2-1'lik yenilgiden sonra ligde oynadığı 19 maçı da kaybetmemesi Roma’nın şampiyonluk yarışının son haftalarına girilirken hala iddiasının bulunabilmesinin önemli sebebi olarak gözüküyor. Ligde topladığı 56 puanın 45’ini bu 19 maçın 13’ünü kazanarak ve 6’sında berabere kalarak elde etmiş oldu. İtalya Serie A’da ki yenilmezlik rekorunun 58 maçla Milan'a ait olduğunu düşündüğümüzde 19 maç belki az gibi gözükebilir fakat Avrupa’nın İngiltere ve İspanya’dan sonra en iyi üçüncü ligi olarak kabul edilen liginde hiç de küçümsenmeyecek bir rakam olduğu aşikâr.
Bank Asya Mucizesi
Yazımın başında söylediğim sürpriz takımı açıklamanın sırası geldi. Sıralamanın iki numarasında 18 karşılaşmayla Bank Asya 1. Lig’de şampiyonluğun en büyük adayı Kardemir Karabükspor var. Sezon başında kurulan mütevazı kadroda pek de tanıdık isimler olmaması, rakiplerinin Süper Lig’de miadı dolan futbolcularla kadrolarını güçlendirmesi Karabükspor’un şampiyonluk yarışında göz ardı edilmesinin en önemli sebeplerinden biriydi. Yönetimin diğer doğru hamlesi yabancı transferindeki seçimleri oldu. Güney Afrika 2. ligi (Sahil Ligi) ekiplerinden FC Cape Town’da gol krallığı yaşamış Nijeryalı Emmanuel Emenike’nin kadroya katılması ve bu oyuncunun beklenenin üstünde bir performans gösterip adım adım gol krallığına ilerlemesi takımına yaptığı katkının en açık göstergesi durumunda. Türkiye’de Afrikalı oyuncular denildiği zaman akla gelen ilk isim olan İlhan Cavcav’ın bu oyuncuyu kadroya katmak istemesi fakat transferin yabancı kontenjanına takıldığı için gerçekleşmemesi söylentisi de var bu arada.
Karabükspor bu sezon 1. Lig’de oynadığı 27 maçta aldığı sadece 2 yenilgiyle Turkcell Süper Lig’i diğer takımlardan daha fazla hak ettiğini herkese kanıtladı. Bu hafta sonu oynadıkları Bucaspor maçını kazanarak yenilmezlik serisini 18 maça çıkaran Karabükspor ayrıca bu maçların 15’ini kazanarak 1. ligde alışık olmadığımız bir senaryoyla karşılaşmamızı sağladı. Bank Asya'da deplasmanda puan ya da puanlar alma zorluğunu bu ligin takipçileri gayet iyi bilir. Mücadele ağırlıklı sert futbol, kazanmaya değil de kaybetmemeye oynayan takımların çokluğu ve sahaların zeminlerinin futbol oynamaya müsait olmaması bu zorlukların başlıca nedenlerinden. Son 8 deplasman maçında alınan 6 galibiyet ve 2 beraberlik de göz ardı edilmemesi gereken başka bir başarının kanıtıdır. Bu sebeplerden dolaydır ki Kardemir Karabük’ün bu serisini azımsamak bu başarıyı gölgelemek olur. Büyük bir sürpriz yaşamazlarsa Karabük’e şimdiden gelecek sezon için Süper Lig’de başarılar diliyoruz.
Şampi... Rangers
Yenilmezlik serisi kategorisinin son sırasında Avrupa Kupalarında her ne kadar başarılı bir sezon geçirmemiş olsa da İskoçya Premier Ligi'ni domine eden Glasgow Rangers bulunuyor. Lig de oynadığı 28 maçın sadece birinde yenilen Rangers yaptığı son 16 lig mücadelesinde de mağlup olmayarak şampiyonluğun en önemli adayı haline geldi. İskoçya’da bu daldaki rekorun sahibi üst üste 68 maç yenilmeyen Celtic olduğunu düşünürsek çok da çekişmeli bir lig olmayan İskoçya Premier ligde 16 maçlık serinin çok da büyütülememesi gerektiği kanısındayım.
23 Mart 2010
Bank Asya 1. Lig’de 27. haftanın sonu itibariyle 15 takım, teknik adam değişikliğine gitti. Toplamda 33 farklı teknik direktör görev şansı bulurken, dört tanesi ikişer takımın başına geçti.
Bank Asya 1. Lig’de son 7 haftaya girilirken 1. Ve 18. sıranın sahipleri artık hemen hemen belli. Diğer sıralar için ise kıyasıya mücadele devam ediyor. Son haftaya kadar süren bu rekabet ortamı ve takımların birbirlerinden bir türlü kopamamaları, Bank Asya 1. Lig hakkında hep övgüyle bahsedilmesinin ilk sebeplerindendir. Ancak işin aslını biraz irdeleyince kolayca anlaşılıyor ki bu rekabetçi yapının asıl sebebi bütün kulüplerin topyekün ortak olduğu plansızlık ortamı ve bu ortamın yarattığı fahiş yönetimsel hatalar. Plansızlığın kendini en açık belli ettiği konu ise teknik direktör seçimleri. Daha 3. haftada Giresunspor teknik direktörü Yüksel Yeşilova’nın kovulmasıyla açılan kıyım sezonunun sonucunda daha sezonun bitmesine yedi hafta varken 15 takım, teknik direktörünü değiştirdi. Bu takımlardan dört tanesi, Karşıyaka, Çaykur Rizespor, Orduspor ve Kocaelispor ise ikinci teknik direktörleriyle de yollarını ayırarak üçleme yaptılar. Sonuç olarak Bank Asya 1. Lig’de bu haftaya kadar 33 farklı teknik adam görev yaptı. Neredeyse takım sayısının iki katı. Görünen o ki kulüp yönetimleri yarattıkları bu inanılmaz istihdam fırsatıyla bacasız endüstri benzetmesini turizmin elinden almak niyetindeler.
Karabük, Kartal ve Dardanel İstikrarlı
Teknik direktör değiştirmeyen üç takımdan birisi tahmin edilebileceği gibi lider Kardemir Karabükspor. Sezona Yücel İldiz’le başlayan Karadeniz ekibi, ilk haftalarda istenilen performansı gösteremese de zaman geçtikçe parmak ısırtan bir form grafiği yakaladı. Emin adımlarla Turkcell Süper Lig’e yürüyen Karabükspor tam 18 haftadır yenilmiyor. Teknik direktörlerine güvenen diğer iki kulüpte ise istikrar aynı sonucu vermedi. 27. Hafta sonunda 10. sırada bulunan Kartalspor, politikasını ne aşağıya ne de yukarıya olarak belirlemiş bir kulüp. Yıllardır tüm enerjilerini, ilk yarı olabildiğince çok puan toplayıp ikinci yarıyı ağrısız sızısız geçirmek için kullanıyorlar. Her sezona şampiyonluk hedefiyle başlamayan nadir kulüplerden birisiler. Zaten bu sebeple, Kartalspor'dan kovulmak hayli zor bir iş. Çanakkale Dardanelspor’da ise ahde vefa durumu söz konusu. Küme düşseler bile Mustafa Meteertem’in işini kaybetmesi zayıf bir ihtimal. 1994 senesinden beri camianın içinde olan bir isim. Dardanelspor bünyesinde, genç takım antrenörlüğünden, geçtiğimiz sezon takımı 1. Lig’e çıkartan hoca olmaya kadar uzanan bir kariyeri var. Bundan sonra da Mustafa hoca bırakmadıkça yollar zor ayrılır.
7’si İstifa Etti
Gerçekleşen on dokuz görev değişikliğinin yedisi istifa yoluyla oldu. Mehmet Şansal, Ekrem Al, Fuat Yaman, Kemal Kılıç, Bünyamin Süral, Serhat Güller ve Turhan Özyazanlar kötü gidişe dur diyemedikleri sebebiyle istifa eden teknik direktörler oldular. Ekrem Al, hem Adanaspor’dan hem de Orduspor’dan istifa etti. Son düşen habere göre, daha önce Altay'dan istifa eden Fuat Yaman da bugün aynı sezondaki ikinci istifasını vermiş ve Konyaspor'dan ayrılmış.
Giresunspor’a Değişiklik Yaradı
Teknik direktörlerin maç başına kazandırdıkları puanlar karşılaştırıldığında, değişikliğin en çok yaradığı takım olarak Giresunspor göze çarpıyor. Yüksel Yeşilova ve Levent Eriş dönemleri arasında maç başına 1.33’lük puan farkı var. Giresunspor’un ardından ise 0.94 puanlık artış sağlayan Orduspor geliyor. Bu yükselişi sağlayan Ekrem Al’ın görevinden alınması ve yerine getirilen Ahmet Akcan’la birlikte 0.14 puanlık bir gerileme yaşanması ise oldukça ilginç bir detay. Aynı şekilde takımını yükselişe geçirmesine rağmen görevine son verilen bir diğer isim ise Karşıyaka’da 13. ve 22. haftalar arasında görev alan Ümit Turmuş. Aynı Orduspor’da olduğu gibi Karşıyaka’da da 2. değişikliğin etkisi olumsuz oldu. Çaykur Rizespor’da ise yapılan iki görev değişimi birden puan ortalamasında düşüşle sonuçlandı. Maç başına 1.5 puan ortalama tutturan Oktay Çevik’in yerine gelen Mehmet Şansal 1, onun ardından görev alan Ümit Kayıhan ise 0.71 puan ortalamalarına ulaşabildiler.
Toplamda takımların yaptığı on dokuz görev değişikliğinin on ikisi puan ortalamasının artışıyla sonuçlanırken, yedisi sorunlara çare olamadı. Teknik direktör değişikliğinin ardından özellikle ilk haftalarda beklenmedik puanlar kazandıkları gerçeği göz önünde bulundurulursa, ortaya çıkan %63’lük genel başarı yüzdesinin çok düşük kaldığı iddia edilebilir.
En Başarılısı İldiz
Görev aldığı haftalar içinde en yüksek puan ortalamasını tutturan teknik adam doğal olarak Karabükspor’un hocası Yücel İldiz. İldiz’in ortalaması maç başına 2.33 puan. Ardından 2 puanla Bucaspor’un hocası Özcan Kızıltan ve 1.91 puanla Konyaspor’un 22. haftada görevine son verilen teknik direktörü Hüsnü Özkara geliyorlar. En düşük ortalamaya sahip teknik adam ise görev şansı bulabildiği üç maçta ortalama 0.33 puan alabilen Yüksel Yeşilova. En az beş maç şans verilen teknik adamlar arasından ise 0.40’ar ortalama ile Fuat Yaman ve Coşkun Demirbakan en düşük ortalamaya sahip olanlar.
21 Mart 2010
Türk Hava Yolları, Barcelona'ya sponsor olduktan sonra, ne gereği vardı diyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktu. Arsenal'in göğsünde Emirates'i görünce, vay be adamlara bak diyenler, THY'ye nedense sadece kamyon arkası yazılarını reva gördü. Daha sonra, Barcelona'yı bir başka dünya devi, Manchester United takip etti. Bugün gördüm ki, THY sahiden büyük iş başarmış. İngiltere'nin en önemli rekabeti olan Manchester-Liverpool maçında saha kenarındaki reklam panolarında THY'nin reklamını her gördüğümde ayrı bir keyiflendim. Bu maçı dünyada kaç ülke canlı veriyor bilmiyorum ama epey bir insana ulaştığına hiç şüphe yok. İzleyenler arasından büyük bir bölüm reklamların farkına muhakkak varmıştır. Bu da THY'ye büyük katkı sağlayacaktır. Helal olsun diyorum. Devamını bekliyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







