-->

9 Aralık 2009



Eskiden, baya ağır nefret ederdim Aziz Yıldırım'dan. Antipatikliğin kitabının her gün ayrı bir sayfasını yazdığı zamanlardı. Ancak zamanla sempatimi kazanmaya başladı. Zira severim zeki adamı. Fenerbahçe'nin kulüp olarak son yıllarda gösterdiği gelişimde de aslan payının onun zekasına ait olduğu inkar edilemez. Aynı zamanda bu süreçte Aziz Yıldırım eskiye oranla televizyonlara daha az çıkmaya, sağa sola sallama işlerini azaltmaya başlamıştı.

Gel gelelim hafta sonundan beri makara başa sarmaya başladı. Yıldırım, rahat rahat federasyona ve hakemlere sallayabilmek için Kulüpler Birliği Başkanlığı görevinden istifa etti. Maksat Kulüpler Birliği Başkanı nasıl böyle konuşur dedirtmemek. Ardından da açtı ağzını, yumdu gözünü.

Bugün ise istifasını geri çekti. Peki ne anladık o zaman biz bu işten? Çocuk mu kandırıyorsun başkan? Ben de şimdi iki günlüğüne insanlıktan çıkıp, buradan sana döşensem, küfürün, hakaretin binini bir para yapsam, sonra da tamam, döndüm insanlığa, bir daha yapmayacağım desem olur mu? Olmaz... Seninki de olmaz ama huylu huyundan vazgeçmiyor işte. Bu istifa senaryolarını ilk defa izlemiyoruz maalesef. Alıştık artık Aziz Yıldırım'ın istifa sonrası geri viteslerine. Bundan öncekiler camiasını bağlar ama bu sefer tüm futbol kamuoyu salak yerine konuluyor. Şöyle bir dur bakalım demek lazım.



Kuzey Kore'nin devlet başkanı(diktatörü) Kim Jong Il, ülkesinin 44 yıl sonra ilk kez katılacağı Dünya Kupası maçlarının yayınını yasaklamış. Ancak Kuzey Kore sürpriz bir galibiyet alırsa, o maçın özeti yayınlanacak. Bu özet de Kuzey Kore'yi bariz bir şekilde daha iyi gösterecek şekilde sunulacak. Mesela sadece bir pozisyona girip 1-0 kazanırlarsa, özet sadece o pozisyondan oluşacak. Ayrıca staddaki reklamlar ve rakip takım taraftarları da sansürlenecek.

66' İngiltere'de İtalya'yı bir sıfır yenip çeyrek finale çıkarak büyük bir sürprize imza atmışlar ama bu sefer Brezilya, Fildişi Sahili ve Portekiz'in olduğu grupta gol bile atabilecekleri şüpheli. Olur da atabilirlerse ve buna rağmen yenilirlerse, haberlerde maçın sonucu söylenmeden, bugün yüce ulusumuz Portekiz'e bir gol attı mı denecek acaba? Akla ister istemez Orwell'in 1984'ü geliyor. 21. yüzyılda hala bu tarz haberler görmek gerçekten olacak iş değil. Akıl fikir...



2010 Dünya Kupası resmi müsabaka topu Jabulani'nin üretim videosu...

8 Aralık 2009

Hafta sonu oynanan Galatasaray - İstanbul B.B. maçının ardından Mustafa Sarp'ın yaptığı saçma açıklamaları ve aşırı kontrolsüz sinirlenmesi sonucu formasını yırtması en çok konuşulan konu oldu. Fanatik Galatasaraylılar bu hareketlerin ve açıklamaların çok doğru olduğunu savunsalar da, bence fanatizmden kör olan gözler yüzünden olaya objektif bakamıyorlar.

İlk olarak Sarp'ın maç sonu gelen golden sonra hakeme yağdırdığı küfürlerden bahsetmek lazım. Sen saha içinde görevini tam yapamıyorsun. Takımın görevini tam yapamıyor. Son dakikada gelen gole engel olamıyorsun. Ondan sonra kalkıyorsun, bunun suçlusu hakem diyorsun ve hakeme yağıyorsun. Hakemde ne yapsın? Bakıyor ki senin arkanda seyirci var. Ondan almışsın cesareti. Ortalık daha fazla karışmasın diye seni atamıyor oyundan. Ama sen yine de hızını alamıyorsun maç sonunda da hakemlere kendinizden utanın falan diyorsun.

Bence sen kendinden utan Mustafa Sarp. Zaten utanıyorum da dedin. Sen de kendini iyi tanımışsın belli ki bunu dediğine göre. Neymiş efendim? Mücadele etmek istiyormuş ama hakemler izin vermiyormuş. İngiltere liginde hakemler buna izin veriyormuş. Burada neden olmuyormuş? Burada neden olmadığını işine gelmediği için anlamıyorsundur. Senin takım arkadaşların ve sen her aldığın darbede yerde kalacaksın, hakemi yanına almaya çalışacaksın (bunu 3 büyük takımın futbolcuları için de söylüyorum), senin lehine verdiği kararların hepsi haklı olacak ama alehine verdiğinde formanı yırtacaksın. Sonra da neden böyle oluyor anlamayacaksın.

İngiltere ligini örnek veriyor bu arkadaş ama işine geldiği gibi tabii. Maçlardan sonra yenilgiyi ya da beraberliği hazmedemeyip de futbolcular hakeme saldırıyor mu İngiltere'de? Ya da çıkıp hakem yüzünden kaybettik gibi bahaneler buluyorlar mı? Yanlış karar verdi diye hakeme küfür yağdırıyorlar mı? Bu soruları kendine sormadan, cevaplarını vermeden, hakem şöyle yaptı böyle yaptı diyerek, hakemi seyircinin önüne atıp kendi ayıbını kapatmaya çalışmak, bizim futbolcularımızı İngiltere ligindekilerden ayıran farkları ama onlar bunları görmezden gelmeye alışmış.

Hakem Hüseyin Göçek, 1-2 önemsiz hatanın dışında GS'nin beraberliğine sebep olacak bir hata da yapmamasına rağmen bunları yaşamak zorunda kalıyor ama biz bu senaryolara alışığız Galatasaray'dan, Fenerbahçe'den, Beşiktaş'tan. Bu takımlar yenilir ya da berabere kalırsa ilk suçlu her zaman hakem olur. Hiç dönüp takımın yaptığı hatalara bakmazlar. Seyirciyi biz karşımıza almayalım, hakeme yıkalım ihaleyi mantığı bu. Mustafa da bu yolun yolcusu olduğunu belli etti.

Kısacası Türkiye'de işinin hakkını vermeyen diğerleri gibi Mustafa Sarp da aynı şeyi yapıp kendisine bakmadan başkasına saldırdı. Bunu yapana kadar çıksın sahaya topunu oynasın. Maçtan sonra kaybetmeyi hazmedip rakip takım oyuncusunun elini sıksın, tebrik etsin. Hakemin elini sıkıp soyunma odasına gitsin. Yalandan, taraftara şirin gözükmek için bu şovlara bulaşmasın. Yoksa onun da sonu diğer şovmenler gibi olur. Seyircisi bir arkasında olur, iki olur, üçüncüde küfürü kendisi yer. Örnek mi? Hasan Şaş...

7 Aralık 2009

Özellikle son iki sezonda, ilginç bir şehir efsanesi doğdu. Bank Asya 1. Lig, Turkcell Süper Lig'den daha kaliteliymiş. Şu lafı söyleyenler bir sezonda, kaç tane 1. Lig maçı izliyor gerçekten çok merak ediyorum. Belli ki önemi yüksek bir kaç maç veya belki de hiç. Eğer 1. Lig'i ciddi ciddi takip edip, hala bu iddianın arkasında duran varsa, onun da kalite anlayışından şüphe ederim.

Baktığımız zaman; futbolcular 2. sınıf, teknik direktörler 2. sınıf, hakemler 2. sınıf, stadlar 5. sınıf, yöneticiler 10. sınıf. Sahadaki en pahalı oyuncunun senede 500.000TL kazandığı, patates tarlasına dönmüş eğri büğrü stadlarda oynanan, 1000-2000 biletli seyircinin izlediği, okul turnuvası emanet edilmeyecek hakemlerin yönettiği, takımların başında hiç Süper Lig görmemiş birer teknik direktörün olduğu ve kimi zaman ticari, kimi zaman da siyasi propagandalarını yapmaktan başka hiçbir motivasyonu olmayan başkanlara sahip takımların maçlarından, nasıl oluyor da kaliteli bir lig ortaya çıkıyor? Tabii ki algıda seçicilik sayesinde.

Üç İstanbul takımı ilk üç sıranın dışında kaldığında ve hatta herhangi bir anadolu kulübüne puan kaybettiğinde bile, ortalığı ayağa kaldıranların, bu ne kalitesiz bir ligdir diyenlerin, nedense 1. Lig'de herkesin herkesi yenebilmesi, sürekli sıralamaların değişmesi, 5-6 takımın şampiyonluğa oynaması pek hoşlarına gidiyor. Yani kendi takımları puan kaybedince tu kaka, başkası kaybederse ala.

1. Lig'de, Süper Lig'den fazla olan tek bir şey var: rekabet. Ancak, maalesef kalitesizlikten kaynaklı bir rekabet. Bu, sözde kaliteli ligde, en kaliteli takım değil, kalitesizliği minimuma indiren takım şampiyon oluyor. Bunu başarabilen takım sayısı da bir sezonda ikiyi üçü geçmediğinden, herkesin herkesi yenebildiği bir lig çıkıyor ortaya. Bir bakıyorsunuz 10. sıradaki bir takım iki hafta içinde ilk altıya giriyor. Sonra üç hafta kazanamıyor ama rakipleri de kazanamıyor ve hala ilk altı içinde kalıyor. Sonra bir daha bir galibiyet serisi... Bu sefer aynı takımı ilk ikiye yaklaşırken görüyoruz. Sezon sonunda ise 14. sırada. Yani istikrarsızlık, bilinmezlik had safhada. Kaliteden söz etmek ise gerçekten güç.



Maçların D Spor'dan yayınlandığını da unutmamak lazım! Bu da kalitesizliği katlayan bir faktör. Yani aslında, şu haliyle 1. Lig'de oynanan maçları izlemek gerçekten insanın içini sıkan bir aktivite ama bu ligden bir takımın taraftarı olmak biraz farklı. 34 hafta boyunca ne yapacağını kestiremediğiniz bir takımı tutuyorsunuz. Şampiyonluk hedefiyle yola çıkıp küme de düşebilirsiniz. Ligde kalmayı hedefleyip Süper Lig'e de çıkabilirsiniz. Zaten sezon başında en az on takım şampiyonluk hedefi koyar. Tam bir heyecan fırtınası. Tabii sağlam bir kalbiniz olması şart. Zira böylesi bir strese dayanmak kolay iş değil.

Demem odur ki, bir takımın taraftarı değilseniz, alt liglere özel bir merakınız yoksa, 2. lig golcüleri tarzı geyikler yapmayı sevmiyorsanız ya da eskilerin muhabbetlerini dinlemek için açık tribüne girenlerden değilseniz hiç bulaşmayın; keyif almazsınız. Şu yazıyı okuduktan sonra da biri gelip, ya aslında 1. Lig daha kaliteli, orada acayip top oynanıyor derse, benim için şöyle bir bıyık altından gülersiniz.

4 Aralık 2009



Sonunda, Türkiye'den iki takımın Avrupa'da oynadığı grup maçlarını lider bitirmeyi, hem de henüz birer maçları daha varken garantilediğini de gördük. Fenerbahçe'nin kazanması, Twente'yi arkasında bırakması ülke puanı sıralamasında rakibimiz olan Hollanda'yla girdiğimiz yarış açısından önemliydi. Galatasaray'ın kazanması ülke puanı açısından da önemliydi ama bu galibiyetin bir Yunan takımına karşı alınanmasının da ayrı bir keyifli yanı vardı. İki takımın da, yaşadıkları bu sıkıntılı dönemde aldıkları galibiyetler, hem camialarının hem de taraftarlarının biraz olsun moralini düzeltecektir. Eğer Beşiktaş da haftaya ufak çaplı bir mucize gerçekleştirip Avrupa Ligi'ne kalırsa son 32'de 3 takımımız olmuş olacak. Bu da Türkiye için bir ilk demek. Son 32'yi başarı kabul edersek kendimizi kandırmış oluruz, fakat son 8'e 2, ya da son dörde 1 takım sokarsak başarılı olmuşuzdur bence. Takımlarımız en iyi performanslarını gösteririp, ilk dörtten de iyisini yaparlar demek istiyorum ama böyle güçlü rakiplerin olduğu Avrupa kulvarında hedeflerin abartılı konması sonucu yaşanan hüsranlar bu kadar tazeyken, insan rasyonel olmak zorunda kalıyor. Sezonun geri kalanının mucizevi denecek kadar irrasyonel geçmesi dileğiyle...

3 Aralık 2009



Şu adama bakıyorum. Televizyondaki hal ve tavırlarını gözlüyorum. Sonra da meslek olarak buna ne gider diye düşünüyorum. Olsa olsa soytarı emeklisidir diyorum. Evet, Sepp Blatter futbolun kralı değil, soytarısıdır. Zira bu kadar trajikomik hadise ancak bir soytarının önderliğinde yaşanabilir. Dünya Kupası play-off maçlarında seri başı uygulamasına karar verilmesiyle başlayan olaylar zinciri tamamen soytarılık. Ancak, son alınan karar tam bir skandal. FIFA'nın gerçek niyeti ortaya çıkmıştır bence.

Dünya Kupası'nda altı hakem yerine yine dört hakem görev yapacakmış. Babalar, altı hakem uygulamasının oyunun hızına bir katkı yapmadığını düşünüyormuş. Oysa dört hakemli sistemle, hakem hatalarının daha çok yaşandığı aşikar değil mi? Örneğin Fransa - İrlanda maçında çizgi hakemi olsaydı, o meşhur pozisyonun gole dönüşmeyeceğinde herkes hem fikir. Peki bu tarz hakem hataları kime ne fayda sağlıyor da bilerek ve isteyerek devamı sağlanıyor?

Şimdi biraz düşünelim. Fransa - İrlanda maçı sayesinde FIFA ve dolayısıyla futbol günlerdir gündemde. Eğer böyle bir hata yaşanmasaydı, bu maç oynandığından beri Dünya Kupası'yla ilgili gündem sadece grup kuralarından ibaret olacaktı. Yani hakem hataları futbolun gündemdeki payını arttırıyor. Öte yandan, maçın ardından bariz bir şekilde Fransa'dan nefret eden, kupada başarısız olmalarını dileyen bir kitle oluştu. Bu kitle, Dünya Kupası'nda Fransa maçlarını özellikle izleyecek. Bu maçlardan önce gündem tekrardan coşacak. Daha yoğun bir yayın yapılacak. Daha fazla izleyiciye ulaşılacak. Daha fazla para dönecek.

Kısacası hesap ortada. Hakem hatası demek, futbolun daha çok konuşulması ve dolayısıyla daha popüler olması demek. Bu da daha çok para demek tabii ki. Sizin anlayacağınız, Blatter'in bırakın kamera ve çipli top kullanımına, altı hakem uygulamasına bile taş koymasının altında, futbol hatalar oyunudur tarzı romantik nedenler bulunmuyor. Olay yine tamamen parayla ilgili. Endüstriyel futbol dediğimiz şey öyle elli liralık bilet fiyatlarından, taraftarın seyirciye dönüştürülmesinden ibaret değil. Futbolu endüstriyel yapan faktörler aslında böyle ayrıntılarda gizli. Daha çok para kazanmak için hatalı bir oyun oynatılıyor. Daha ne kadar endüstriyelleşebiliriz ki?



2010 Dünya Kupası'nda kullanılacak top görücüye çıktı: Adidas Jabulani. Şimdiye kadarki bütün toplardan daha yuvarlakmış. Mış...

1 Aralık 2009


Kızılyıldız 1-2 Partizan
28 Kasım 2009


Olympiakos 2-0 Panathinaikos
29 Kasım 2009




Bugün, sezonun kaybedeni kim diye sorsak, çoğunluğun işaret edeceği isim Tuncay Şanlı olur. Middlesbrough'yu şampiyonluğa taşıyıp efsane olma fırsatını teperek, Stoke City'ye imza atması bence de skandal bir karar oldu. Takımı fena gitmiyor aslında. 20 puanla 9. sıradalar ve 5. Liverpool'la aralarında sadece 3 puan var. Hedefsiz bir takım için iyi bir performans ama maalesef Tuncay'ın şimdiye kadar ki katkısı '0'. 8 lig maçında bir kere bile ilk onbire giremedi. Bırakın gol atmayı, sarı kartı bile yok daha. Hull maçında dostlar alışverişte görsün gibisinden 7 dakikalığına oyuna girip çıkması, Mirsad NBA'e ilk gittiğinde 20 saniye oynadı diye sevindiğimiz zamanları hatırlattı.

Tuncay'ın kararı tartışmasız yanlıştı. Verdiği kararın cezasını da çekiyor zaten. Ancak ondan çok daha yanlış bir karar alan ve şimdilik pek kimsenin bahsetmediği bir sporcumuz var: Hidayet Türkoğlu. Hidayet, geçtiğimiz sezon kariyerinde zirve yaptı, NBA finali oynadı. Hem de takımının en önemli isimlerinden biri olarak. Sanırım bugün dünyada onun ismini bilmeyen bir basketbolsever yoktur. Bu efsanevi sezondan sonra Hidayet de bir yol ayrımına geldi ve Sacramento günlerinde saçlarını sarıya boyadığından beri en kötü kararını verdi. Orlando, kalsın diye tarihinde ilk kez lüks vergisi ödemeyi göze aldı. Portland peşinde pervane oldu. O gitti 1 milyon Dolar için çakma NBA takımı Toronto'yu seçti. Toronto, Avrupa karması tadında, Kanada'da konuşlanmış, Amerikan ligine dahil acayip bir takım. Vince Carter'ın hatırına biraz sempatimiz var tabii ama Carter da o diyardan ayrılalı epey zaman oldu artık. Aradan geçen yıllarda git gide sevimsizleştiler.

Sezonun şimdiye kadarki kısmında Toronto 7-11, Orlando 14-4 yaptı. Hido'nun eski tayfası, durmak yola devam derken, o play-off oynar mıyız acaba hesabı yapıyor. Açıkçası oynamama ihtimalleri daha yüksek. Hidayet'in bireysel istatistiklerinde de gözle görülür düşüş var. Sayı, ribaund, asist, süre ve kullandığı top... Hepsi geçen seneden daha az. En önemlisi de konumunda düşüş var. Hidayet artık lider oyuncu değil. Calderon ne kadar müsade ederse o kadar oynuyor. Aralarında ciddi bir uyumsuzluk olduğu o kadar açık ki. Overrated İspanyol guard, bariz bir şekilde, hey yeni çocuk burası benim çöplüğüm mesajı vermeye çalışıyor. Bu çekişme mucizevi bir şekilde son bulmazsa, Toronto'nun Bosh'lu son sezonu çöpe gidecek gibi duruyor. Bosh gittikten sonra da bu takımın halinin ne olacağı büyük soru işareti.

Hidayet artık 30 yaşını geçti. Kariyerinin son dönemine giriyor ve ne yazık ki bunu geleceği belirsiz bir takımda yapıyor. Eğer kısa süre içerisinde tekrardan bir takasın içinde olmazsa, bir daha önemli bir başarı yakalaması zor görünüyor. Şu an için en önemli, belki de son fırsat Dünya Basketbol Şampiyonası. Tek temennim Toronto'nun play-off dışında kalması. İlk turda paspas olacaklarına, Hidayet'in sezonu erken kapaması ve şampiyonaya hazırlanmak için daha çok vakit kazanması, hem onun hem de ülkemizin adına daha hayırlı olacaktır. Geçen sezon finalde boy göstermiş bir oyuncu için bu sene play-off oynamazsa daha iyi olur demek ne kadar acı değil mi? Acı ama gerçek...

29 Kasım 2009



Taraftara terörist muamelesi yapmaya devam ediliyor. Tribünlerde yaşananların neden ve nasıl yaşandığı konusunda hiçbir fikri olmayan bir kaç kişi yine bir masanın başına toplanıp, kapalı kapılar ardında, kafalarına göre bir kaç karar almış. Cezalandırıcı olmak o kadar hoşlarına gitmiş ki, önleyici olabilecekleri akıllarına bile gelmemiş. Bu taslaktaki maddelerin bir kaç istisna dışında uygulanması, iki hafta üst üste lotoyu tutturma olasılığından daha düşük. İşte maddeler:

1) Maç biletlerinin üzerine bilet sahibinin TC Kimlik numarası yazılacak.
Muhtardan ikametgah da alalım tam olsun.

2) Süper Lig ve Bank Asya Ligi maçlarında anonsların yapıldığı ve güvenlik kameralarının izlendiği odalarda federasyon ve kulüplerden birer temsilci yer alacak.
Gerekli olduğuna inanmıyorum. Laf olsun diye düşünülmüş bir madde.

3) Emniyet teşkilatı içinde belirlenecek kulüp polisi, ilgili kulübün deplasman maçları dahil bütün maçlarında görev alacak.
Deplasman otobüsüne para verip, alkol koalisyonuna ortak olacaklarsa olur.

4) Spor alanlarına yasak madde sokulması ve kullanılması halinde 3 yıldan 5 yıla kadar spor alanlarında seyirden men edilecek ve 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası verilecek. 2 yıl içinde aynı suçun tekrarlanması halinde ömür boyu müsabakaları spor alanlarından seyirden men edilecek.
Eğer meşale de bu kapsama girecekse ağır söverim.

5) Çirkin ve kötü tezahüratta bulunanlara, 2 yıldan 4 yıla kadar müsabakaları spor alanlarında seyirden men ve 10 bin TL para cezası verilecek. Tekrarında ömür boyu spor müsabakalarını spor alanlarında seyirden men cezası verilecek.
Tribünler konusunda emin olduğum tek bir şey varsa, o da küfürün hiçbir zaman bitmeyeceğidir. Noktalama işareti olarak küfür kullanan bir milletiz. Nerede o eski bayramlar tayfasına bedava kombine dağıtılmadıkça, stadlarda küfür olacaktır.

6) Ayrımcılık içeren söz ve pankartlara 3 yıldan 5 yıla kadar müsabakaları spor alanlarında seyirden men cezası ile birlikte para cezası verilecek. Tekrarında ömür boyu müsabakaları spor alanlarında seyirden men cezası ve para cezası verilecek.
Bunu desteklerim işte. 'Say No To Racism'

7) Yasak beyan veya demeçte bulunan başkan, yönetici, idari veya teknik personel veya sporcu veya taraftar temsilcileri ile taraftar derneklerinin başkan ve yönetim kurulu üyelerine 100 bin Türk Lirası’ndan başlayan para cezası verilecek.
Bu da mantıklı ama cezası daha çok olmalı bence.

8) Taraftarları şiddete teşvik edecek nitelikte yayın ve yazılar yasaklanacak. Bu yasağa aykırılık halinde, kişilere 200 bin TL’den, kuruluşlara da 500 bin TL’den başlayan para cezaları verilecek.
Provakatör medya için de bir ceza düşünülmüş olması güzel ama bu maddedeki cezaların yanına da birer sıfır eklemek lazım.

9) Şike ve teşvik primi suçlarında 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası verilecek.
Yapamayacağın şeyleri söyleme demişler.

10) Müsabakaları spor alanlarında seyirden men cezası alanlar takımının maçının başlangıcında, devre arasında ve bitiminde en yakın mahalli karakola başvurmak zorunda olacak. Bu kişiler ayrıca, takımlarının yurt dışı maçından 5 gün önce pasaportlarını karakola teslim edecek.
Karakolların bir odasına sandalye koyup Lig TV de bağlatsınlar. Adam başı 5TL'den güzel gelir olur. Meşrubat servisi de olursa ala.

11) Cezalı kişilerin spor alanlarına girmesine yardımcı olanlara 1 yıldan 3 yıla kadar müsabakaları spor alanlarında seyirden men cezası ve 2 yıla kadar hapis cezası veya 50 bin TL’ye kadar para cezası...
Bence bu cezaları 1'den 100'e kadar rastgele bir sayı söyle mantığıyla belirlemişler.

12) Spor alanlarına zarar verenlere (koltuk, lavabo kıranlar gibi) 1 yıldan 3 yıla kadar müsabakaları spor alanlarında seyirden men cezası...
Masrafı karşılatmak daha mantıklı değil mi?

13) Şiddet olaylarına karışanlara, 3 yıldan 5 yıla kadar müsabakaları spor alanında seyirden men cezası ile 2 yıldan 5 yıla kadar hapis ve para cezası verilecek.
Orantısız güç kullanarak, olayları önlemekten ziyade büyütmeye yarayan polislere de ceza verilecekse kabul.

14) Cezalar il-ilçe güvenlik kurulları tarafından değil, yeni kurulacak “Spor İhtisas Mahkemesi” tarafından verilecek. Suçların cezası 24 saat içinde belirlenecek.
Güzel bir gelişme.

28 Kasım 2009



Adana Demirspor
Adanaspor
Ankaragücü
Antalyaspor
Beşiktaş
Boluspor
Bursaspor
Eskişehirspor
Fenerbahçe
Galatasaray
Gaziantepspor
Gençlerbirliği
Göztepe
Karşıyaka
Kocaelispor
Sakaryaspor
Samsunspor
Trabzonspor

Ne dersiniz? Müthiş olmaz mı? 20000 seyirci ortalamalı, gerçek Süper Lig... Her hafta sonu Türkiye'nin yollarında onlarca deplasman otobüsü. Kıran kırana rekabet. Bol bol derbi.

10'u zaten Süper Lig'de. 5'i Bank Asya'da. 3'ü de 2. Lig'de. Belki bir gün... Neden olmasın?

26 Kasım 2009



Açık söyleyeyim, çok ağır bir mağlubiyet bekliyordum. Moskova'dan umulan sonuç gelmeyince, Beşiktaş'ta motivasyon falan kalmamıştır diyordum ama oynadıkları stadın adının Rüyalar Tiyatrosu olduğunu unutmuşum. Beşiktaş, bu tiyatroda Alex Ferguson'a bela olan Türk takımları kervanına katılırken, Avrupa Ligi rüyasını da sürdürmüş oldu. Artık kendi göbeklerini, kendileri kesecekler. CSKA'yı iki farklı yenerlerse tarih yazarlar.

Maça dair bütün istatistiklerde, Manchester'ın çok arkasında kalan Beşiktaş, sadece koşulan mesafede rakibini geride bırakmış. Galibiyetin şifresi hakkında önemli bir veri. Beşiktaş çok koştu, çok mücadele etti bugün. Tello'nun her şeyiyle Boliç'inkine benzeyen golünden sonra, Beşiktaşlı futbolcular rakibi ceza sahasının içine sokmamak için yapılması gerekenlerin hepsini eksiksiz yaptılar. Bu sayede son dakikalarda Rüştü'nün, bizi eski günlere götürdüğü iki kurtarışına kadar aman aman bir tehlike oluşturamadı United.

Mustafa Denizli de ilk Şampiyonlar Ligi galibiyetini aldı sonunda. Gerçekten fıkra gibi adam. Sen üst üste o kadar maç kaybettikten sonra dört puan al. Bunlardan birisi Wolfsburg deplasmanında olsun, üçü de Old Trafford'da. Anlatsan inanmazlar. Bu arada hep kızardım Batuhan'ı oynatmıyor diye ama bu akşamki saçma sapan sarı karttan sonra, sopayla dövse yeridir. Zaten hoca bugün istediğini sever istediğini de döver. Gidip Yıldırım Demirören'e bir tokat atsa, gıkı çıkmaz Y.D'nin. Malum gün onun günü! Tadını çıkarsın. İki hafta sonra CSKA maçından istediklerini alamazlarsa ağzının tadı yine kaçacaktır.

 
Meşale Kokusu