-->

11 Mart 2010


Yukarıdaki grafik Kanada'nın Edmonton şehrinin 27 Şubat (yeşil) ve 28 (lacivert) Şubat'taki su tüketimini gösteriyor. ABD - Kanada buz hokeyi maçının olduğu 28 Şubat günü grafik adeta kendinden geçmiş. Ani çıkışlar periyot araları. En düşük noktalar ise maç sonu ve madalya töreni. Yayının bitişinde ise en yüksek noktaya ulaşılıyor. Super Bowl baçlarının devre aralarında kanalizasyon sistemi çöküyormuş geyiğinin vuku bulmuş hali.


Ben çocukken şanslı azınlıktaydım. Evime yakın, bazı zamanlar halkın kullanımına açılan, iki çim saha vardı. Bildiğin normal futbol sahası yani. O zamanlar Türkiye daha yeni 60 milyonluk Türkiye olmuştu. Adım başı insan, her sokakta trafik yaratacak kadar araba ve çocukların sokaktan sakınılmasını gerektirecek tehlikeler yoktu. Sokakta futbol oynamak lüks değildi. Her ne kadar topumuzu kesen amcalar olsa da doğal hak gibiydi ama çim saha o zamanlar alt liglerde bile lükstü. Çime ayak basabilmek, o sahanın büyüklüğü karşısında şaşıp kalmak, cılız bacaklarla güçsüz vuruşlar yapıp topu kaleye yetiştirememek her çocuğun yaşayabildiği şeyler değildi.

O yaşta o sahalarda yaptığımız, futbol oynamaktan çok debelenip durmaya benzese de kendimizi bir farklı hissederdik çime ayak basınca. Çim sahada top sürerken, Rıdvan, Metin, Kubilay diye bağırıp futbolcu taklidi yapmaya gerek duymazdık. Çünkü biz zaten birer futbolcu olurduk. O sahaya dışarıdan bakarken sevdiğimiz futbola, sahanın içinde aşık olurduk.

Peki bunları niye anlattım? Türk Telekom'un bir süredir gerçekleştirdiği bir proje var. 130000 üyesi olan TT Çocuk portalından belirli maçlar için 22 çocuk seçerek, onları hayran oldukları futbolcu ağabeyleriyle el ele maçlara çıkartıyorlar. Bu çocuklar o koca stadlarda maç yapmıyorlar belki ama, on binlerce kişinin önünde, alkışlar arasında ilk defa çime ayak basmanın keyfini yaşıyorlar. Belki de bir gün, o sırada ellerini sıkı sıkı tuttukları ağabeyleri gibi olmanın hayalini kuruyorlar. Bir çocuğu futbola aşık etmek için bundan daha güzel bir manzara düşünemiyorum.

Bu ülkede binlerce dev şirket var ama bunlardan çok azı spora yatırım yapıyor ve gerçekten de çok çok azının yatırımı sporun temeline yönelik. 10000'in üzerinde lisanlı sporcusu bulunan Türk Telekom belki de bu şirketlerin en başta geleni ve en çok takdir edilmesi gerekeni. Şimdi, 21 Mart'ta Trabzonspor - Galatasaray maçında 22 çocuğu daha futbola kazandırmanın hazırlığı içindeler. Daha sonra bir 22 daha ve sonra bir 22 daha. Böyle böyle bir bakmışız binlerce çocuk spor yapmaya başlamış. Bu tarz çabaların diğer şirketlere de örnek olmasını diliyorum. 22 değil, 1 bile yeter.

10 Mart 2010


Bu hafta itibariyle işe başladığım için blogda biraz aksama söz konusu. Yeni tempoya alışana kadar böyle olacak gibi görünüyor. Her gün burada yazılanları okumadan içi rahat etmeyenler (varsa tabii öyle birileri) kusura bakmasınlar. Geç olsun güç olmasın diyerek başlayalım. İki takım için de önem derecesi çok yüksek seviyede bir maçtı. Nitekim Karşıyaka kazandı ve ilk altıyı psikolojik olarak garantilemiş oldu. Boluspor'la oluşan 7 puanlık fark bundan sonra zor kapanır. Artık amaç Bucaspor maçına kadar farkı 3'e çekmek. Konyaspor ise ilk ikiden çıkmak istemediğini cümle aleme kanıtlamış oldu. Zaten bir takım ligin en kritik virajında 5 hafta üst üste kazanamıyorsa, kimse kusura bakmasın ama hak etmiyor demektir.

Aslında maçın analizi açısından yazılabilecekler çok sınırlı. Hayatımda izlediğim en uyuz maçlardan biriydi. Fuat Yaman Altay'dan ayrılmasına yol açan hatayı tekrarlamadı ve bu sefer ortayı kalabalık tuttu. Ama bu sefer de savunmaya o kadar odaklanmış ki nasıl hücum edeceklerini tasarlamayı unutmuş. Karşıyaka ise klasik 4-3-3 çakması 4-5-1 kırması taktikle sahadaydı. Açıktaki kanat adamlarının asli görevinin ne olduğuna sezon başından beri bir türlü karar verilemiyor. 3 hoca değişti bu kaos baki kaldı.

Anlık patlamalar haricinde maçın bariz hakimi Konyaspor'du. Kanat organizasyonlarıyla başladılar. Düzeltiyorum, kanattan gelmeye çalıştılar. Zira organizasyon falan yoktu. Bireysel çabalar sürekli kanadın derinliklerinde yok oldu, gitti. Karşıyaka ise geçen sezon 16 gol atan ama bu sezon bahsettiğim kanat saçmalığı yüzünden yokları oynayan Emrah ve ters ayakta kaldığı için, sıkışık orta sahaya dalmak zorunda kalan Köksal'ın etkisiz kalmasıyla, nasıl olsa Okan var taktiğine geçiverdi.

İlk tehlikeli pozisyonları Poljac'la Konyaspor buldu. Ancak Poljac toplara alnı yerine burnuyla vurmayı tercih edince sonuç alamadılar. Eser'in de karşı karşıya bir pozisyonu var ama kendisinin zaten bu tarz pozisyonları gole çevirmek gibi bir yeteneği olmadığından detaya girmiyorum. Karşıyaka ilk kez toplu olarak hücuma çıktığında dakika 38'di. Bu dakikadan önce gole yönelik yegane girişim Köksal'ın 30'dan ya tutarsa vuruşuydu. Kıvanç sol dipten ceza sahasına girerken defansın uzaklaştırmaya çalıştırdığı top, yay civarında bekleyen Köksal'ın önünde kaldı ve düzgün bir vuruş sonucunda gol geldi.

Bundan sonrasını anlatmaya dilim varmıyor. Şöyle özetleyeyim: Karşıyaka kapandı, Konyaspor açamadı. Bu kadar! Ne doğru düzgün bir pozisyon, ne bir heyecan. Harala gürele, kavga gürültü. Bu kadar zayıf bir maçın ligin seyrini belirlemesi de manidar oldu ama ligin kalitesi açısından güzel bir ipucuydu.

Bu arada Ahmet Görkem Görk esprin pek komikti Sabri Ugan. Aferin seni!

6 Mart 2010


Öncelikle, Diyarbakırspor taraftarı maskesiyle sezon başından beri ortaya konan tiyatronun ilk iki perdesi hakkındaki şu iki yazıya göz atmanızı öneririm: 'Neden?' ve 'Küstüm Oynamıyorum'.

Umarım, haksız rekabetin en önemli temsilcisi haline gelmiş, insanı futbol izlemekten soğutmaktan başka hiçbir işlevi olmayan Diyarbakırspor'u bu sezon son yazışım olur ve bu tiyatro, üçüncü perdenin kapanışıyla son bulur. Artık kabak tadı verdi çünkü.

Uzatmayacağım. Sadece bir soru sormak istiyorum. Bu bir inkar mıydı, yoksa kabul mü? Yani bugünkü olaylar, Diyarbakırlılar'a PKK'lı muamelesi yapıldığı için mi yaşandı, yoksa PKK dışarı dendiği için mi?

5 Mart 2010


2. Soru
Hangi yıllarda Avrupa Futbol Şampiyonası'nı ev sahibi ekipler kazanmıştır?

Cevapları yorum olarak, iletişim bilgilerinizi paylaşmadan gönderiniz.



Biletleri egosima ve Kitap Kurdu kazanmıştır. Kendilerini tebrik ediyor ve iletişim bilgilerini rica ediyoruz.


Pazar günü oynanacak Fenerbahçe - Antalyaspor maçına AVEA sponsorluğunda 3 adet Türk Telekom tribünü bileti veriyoruz. Bir bilet şimdi, iki bilet 20.30'da. Sorulacak sorulara cevapları en hızlı verenler, biletlerin sahibi olacaklar.

Cevapları yorum olarak, iletişim bilgilerinizi paylaşmadan gönderiniz.

1. Soru
En son hangi Avrupa Futbol Şampiyonası'nda üçüncülük maçı oynanmıştır?


Bileti kazanan fatihaydın oldu. Kendisinin iletişim bilgilerini rica ediyoruz.

4 Mart 2010


Önceki yüzyılların en önemli ulaşım aracı olan trenler, şimdilerde ise gelişmiş ülkeler haricinde nostalji unsuru olmaktan öteye gidemeyen bir durumda. Demiryolu taşımacılığı, ekonomik olarak kanıtlanmış üstünlüğü olmasa bile sadece geçmişteki toplumsal faydası hatırına ahde vefa gösterilmesi gereken bir ulaşım çeşidi aslında. Lokomotifler, artık peşlerine takılan vagonlarda sadece insan, yük ve her ulaşım aracının yaptığı gibi umut taşımaya yarasa da eski günlerde daha farklı konukları da olurmuş. Örneğin futbol...

Demiryollarının, futbol üzerinde, ilk oynanmaya başladığı zamanlardan beri incelenmeye değer bir etkisi var. Günümüzde kulüp isimleriyle sınırlı kalan bir etki olsa da, 19. yüzyılın sonlarında, daha yeni yeni yayılırken, futbol en önemli desteği demiryollarından görmüş. Dünyanın birçok noktasına futbolun ulaşmasını sağlayan, oralara çalışmak için giden Britanyalı demiryolu işçileri. Örneğin güzel oyunun en güzel oynandığı yer olan Brezilya'yı futbolla tanıştıran ve bu yüzden Brezilya futbolunun babası sayılan Charles William Miller, İskoç bir demiryolu işçisinin oğludur.

Demiryollarının futbola yegane katkısı, tanıtım olmadı tabii. Günümüzde artan seçenekler sayesinde oldukça kolaylaşan ulaşım eskiden önemli bir sorundu. Bu sebeple futbolun ilk yıllarında izleyici sayıları günümüzdeki kadar yüksek değildi. Dünyanın en eski futbol organizasyonu olan İngiltere Federasyon Kupası'nın (FA Cup) 1872'de oynanan ilk finalini yalnızca 2000 kişinin izlemiş olmasını bunun en çarpıcı örneği olarak gösterebiliriz. Futbolun beşiği İngiltere'de zamanın yegane, dolayısıyla da en önemli futbol organizasyonuna katılımın bu kadar düşük kalmasının sebebinin ilgisizlik olması mümkün değil tabii ki. Demiryollarının günümüzdeki kadar yaygın olmaması, o zamanlar ulaşım maliyetlerinin aşırı yükselmesine sebep oluyordu. Öyle ki bazı takımlar, deplasman masraflarını karşılayamayacakları için ligden çekilmek zorunda kalıyordu.

Zaman içinde demiryollarına yapılan yatırımlar, dolaylı olarak futbolu da etkiledi. Kulüpler stadyumlarını, sayıları hızla artan demiryolu istasyonlarına yakın yerlerde inşa etmeye başladılar ve bunun sonucunda izleyici sayılarında çok ciddi artışlar yaşandı. 1872'de sadece 2000 kişinin izlediği FA Cup finalini, yıl 1901 olduğunda tam 114000 kişi izledi.

İlerleyen yıllarda, demiryollarının, bizzat kulüpler kurarak futbolun içine daha fazla girmeye başladığını görüyoruz. Özellikle komünizmle yönetilen doğu blok ülkelerinde kurulan birçok lokomotif ön adlı takım görmekteyiz. Bu takımların ülkemizdeki örnekleri ise demirsporlar. 29 haziran 1938'de Beden Terbiyesi Kanunu'na eklenen bir madde, 500'den fazla işçi çalıştıran tüm kuruluşları spora yatırım yapmak zorunda bıraktı. Bu sebeple günümüze kadar 38 tane demirspor kuruldu. Bunlardan en bilineni ve en başarılısı olan Adana Demirspor, 17 yıl Süper Lig'de mücadele etti. Bugün ise 2. Lig'deler ve Ankara Demirspor'la birlikte profesyonel liglerde kalmayı başaran iki demirspordan biri konumundalar.

Futbolun giderek endüstriyelleşmesi ve evrilmesiyle eski misyonlarından uzaklaşmaları sonucu, bu kulüplerin artık demiryollarıyla sadece sembolik bağları kaldı. Tarih içerisinde devletin de desteğiyle futbolun gelişimi için uğraşan demirsporlar, artık eski günleri mumla arıyorlar ve aynı kara dumanları havaya salarak ilerleyen eski lokomotifler gibi birer nostalji unsuruna dönüşmüş haldeler.

3 Mart 2010

Fırtına öncesi sessizlik halindeyiz bu aralar. Hiddink-Fildişi flörtünü sessiz sedasız izlemekle yetiniyoruz. Hele bir imzalar atılsın, savaş baltaları hemen çıkacak gömüldükleri yerlerden. Bu nasıl iş diye sorulacak. Madem ağustosa kadar Rusya'da kalmayacaktı, geleydi de bize çobanlık edeydi, ne işi var dünyanın bir ucunda elin Afrikalılar'ıyla denecek. Derler tabii. Çokça sınıfta kaldığımız vizyonla ilgili bir mesele sonuçta.

O kadar isterim ki Hiddink'in bu yaz Güney Afrika'da olmasını. Bizim basiretsizliğimizden kendi kendimize ambargo koyup gidemediğimiz yere en azından müstakbel hocamızın gitmesi muazzam bir fırsat olur.

Öncelikle işin reklam boyutunu hesaba katmak lazım. Esamemiz bile okunmayacakken, Hiddink'in adının geçtiği her an bizden de bahsedilecek turnuva boyunca. Televizyonda spikerler Fildişi maçlarını anlatırken, Hiddink ekrana geldiği zaman, bu turnuvadan sonra Türkiye'nin başına geçecek diyecekler.

Ayrıca Hiddink'in kondisyonunu koruması açısından da çok olumlu bir hareket bu. Her yerinden tecrübe akıyor zaten ama bir kupa daha yaşamasının mutlaka faydası olur. O heyecanı yaşamak, dört sene sonra tekrardan aynı arenaya gitme isteğini de kamçılayacaktır.

Kısacası, bizim açımızdan hiçbir zararı olmayacak, bilakis önemli faydaları olabilecek bir birliktelik bu. Hiddink'in orada en azından Fildişi Sahili kadar bizi de temsil etmesi yerine ölü sezonda burada boş boş yatmasını tercih etmenin bir manası yok bence. Bırakın adamı da gitsin, gelsin.

1 Mart 2010

Ankaraspor'un acayiplikleri yüzünden şirazesi kaybolan Süper Lig'in takibini yapmak da bir hayli zorlaştı. Sürekli X takım şu kadar puan geride ama daha Ankaraspor'la maçı var şeklinde yorumlar duyuyoruz. Yalandan bir belirsizlik ve heyecan havası mı katılmaya mı çalışılıyor bu sayede bilemiyorum ama Ankaraspor'un maçlarını haftalık olarak güncellemek son derece lüzumsuz bence.

Bu yüzden malum takımın bütün maçlarının oynanmış kabul edildiği bir puan tablosu hazırladım. Ligin seyrinin anlaşılması açısından çok daha faydalı oldu. Yeni tabloya göre sadece Beşiktaş ile Kayserispor yer değiştiriyor, ancak puan farkları açısından önemli değişiklikler oluşuyor. Örneğin zirvedeki Galatasaray'ın Bursaspor'la 1, Fenerbahçe'yle 2 puan farkı kalıyor. Alt tarafta ise Denizlispor'un, 15. Manisaspor'la arasındaki fark 7'den 10'a çıkıyor. 

Bu tabloyu her hafta güncelleyip sağ tarafa sabitleyeceğim. Takımların gerçekte kaçıncı sırada olduğunu merak edenler pazartesi günleri girip bakabilir.


Manchester United'ın dün akşam Carling Cup Finali'nde Aston Villa'ya karşı aldığı 2-1'lik galibiyet, Sir Alex Ferguson'un United'ın başında kazandığı 34. kupa olarak tarihe geçti. Bugüne kadar bir takımda en çok kupa kazanan menajer olan Ferguson, bu dalda inanılması güç bir başarıya imza attığı gibi rekorunu her geçen gün geliştirerek, gelecekte egale edilmesini veya kırılmasını imkansız hale getiriyor. Menajerlik kariyerine 3-4 sene daha devam edeceği tahmininde bulunursak, Sir'ün rekorunu 40'lara taşıması kesin gibi görünüyor.

28 Şubat 2010


Saat 15.00, ben hala kurstayım. Aklımda Fenerbahçe maçı ama izleme şansım yok. Telefondan kadrolara bakıyorum, Belediye'yi kesin yeneriz diyemiyorum. Son haftalarda galibiyete o kadar hasret kaldık ki, bir darbe de İBB'den gelir mi diye düşünmeden edemiyorum. Vederson, Bekir, Deniz, Bilica... Bunların oynadığını görüp de bu düşüncelere kapılmamak mümkün mü zaten?

Çok geçmeden, 30. dakikada İBB golünün haberi geliyor. İlk devreyle birlikte neyse ki ders bitiyor ve ikinci yarıyı radyodan da olsa dinleme şansı doğuyor. İkinci yarının 12. dakikasında Alex'in harika golü falan diyince spiker herhalde takım toparlandı, alırlar belki maçı diyorum. Sonrasında ise dakikalarca gelmeyen gol, İstanbul'un trafiğiyle birleşince ve bir de üstüne Alex'in atılması eklenince sinir katsayım tavan yapıyor. Yanımdaki arkadaşıma, biz bu maçı kaybederiz dememden 3-4 dakika geçmeden belediye ikinciyi atıyor; galibiyet bize hayal oluyor.

Sonunda evdeyim. Maçın özetini izlemek için hemen televizyonu açıyorum. Belki takım iyi oynamıştır, goller kaçmıştır, belki iyi mücadele etmişizdir ümidiyle ama yenen ilk golü izleyince görüyorum ki bu ahmaklar aynı golleri yemekten bıkmamışlar. Kenardaki en büyük ahmak da haftalardır izleyip çare bulamamaktan. Klasikleşen bireysel hatalar, ceza sahası dışında ne halt ettiğini anlayamadığım Volkan'ın kendisiyle özdeşleşen kontrolsüz çıkışları aynen devam.

Gelelim bu kadroyu kuran yönetime. Onlar işin kolay yolunu bulmuşlar. Yönetimden Nihat Özdemir maçtan sonra, hakem 3 puanımızı katletti falan diyor da ben de karşılık olarak Nihat Bey'e neden bu takım 7 maçtır kazanamıyor, bir de onu anlatır mısınız zahmet olmazsa demek istiyorum. 7 maçtır hakem yüzünden mi kazanamıyoruz yoksa yaptığınız yanlış transferler ve Daum tercihiniz yüzünden mi? Hakem kararlarının arkasına sığınıp taraftarı uyutma çabalarınız bu saatten sonra işlemez, Fenerbahçe taraftarı da bu numaraları yemez. Bu laflara karnımız tok. Bırakın yalandan açıklama yapmayı da işinizi yapıp takımı toplayın.

26 Şubat 2010


Will Smith'in o sımsıcak filmi "Pursuit of Happiness" tadında başlamıştı gece. İspanya'da elde edilen avantajlı skorun açtığı kapıdan geçilecek ve son 16'ya kalınacaktı. Kağıt üstünde her şey çok basitti ama kazın ayağı öyle değilmiş meğer.

Galatasaray ilk maçın karbon kopyası bir diziliş ve anlayışla çıktı sahaya. Doğal olarak oynanan oyun da tıpkısının aynısıydı. Rakibinden daha istekli, daha saldırgan, oyunu karşı alana yıkmaya çalışan ama bunu yapmak için topu, Elano üzerinden Keita'ya kayıtsız, şartsız teslim etmekten başka hiçbir opsiyonu olmayan bir Galatasaray. Öyle ki, ilk yarı boyunca Galatasaray'ın hücuma kalktığı anlarda ekranın üst tarafına siyah bir şerit çekilse maçın seyri açısından zerre değişen bir şey olmazdı. Sanki Rijkaard topun zorunlu haller dışında sol kanada atılmasını yasaklamış gibiydi. 45 dakika boyunca yapılmaya çalışılanı şu şekilde özetlemek mümkün: Topu Elano'ya veriyoruz. O becerebilirse Keita'ya gönderiyor, olmazsa geriden rastgele şişiriyoruz. Montaigne'den denemeler... Buna rağmen Arda ve Elano ile iki net pozisyona girildi. Atletico Madrid ise 25'le 30 arasındaki süre haricinde ter idmanına çıkmış gibiydi. Soldan sıfıra indikleri ve Aguero'nun çalımlarla ceza sahasına girdiği pozisyonlar haricinde maçın içine giremediler. Girmeye de pek istekleri yok gibiydi zaten.

İkinci yarı ise işler bir anda değişti. Atletico Madrid biri direkte patlayan iki pozisyonla başladı. Galatasaray ise Elano'nun çıkışının da etkisiyle, devre arası bize yetmedi, on dakika daha kestirelim diyince, İspanyollar durun biz atalım o zaman size bir tane de uyanın bakalım diye cevap verdi. Cidden de uyuyan devi uyandırdı bu gol. Maç boyunca ısrarla top verilmeyen Caner, Galatasaray'a bir de sol kanadı olduğunu hatırlatırcasına bindirerek golü hazırladı. Arda'yla Keita da süslemesini yaparak skoru eşitlediler. Ne var ki uzatmayla falan uğraşmamak için bir gol daha atmak gerekiyordu şimdi ama nasıl? Zaten forveti olmayan, forvet diye oynattığı Arda'nın bile alışkanlıktan sık sık orta sahaya yanaştığı takımın illa ki ikinci bölgeden bir şeyler üretmesi gerekiyordu ama bunu yapması gereken de Topal-Sarp-Ayhan üçlüsüydü desem, becerebildiler mi diye bile sormazsınız herhalde. Bu dakikalarda Sarp-Gio değişikliğiyle Gio'yu forvete, Arda'yı da arkasına yerleştirmek maçı kotarabilecek yegane hamle olurdu bence.

Gelelim maçın dönem noktası olan 79. dakikaya. Pozisyonun penaltı olup olmadığı tartışmam bile. Olmadığını iddia edenin de kalbini kırarım. Anlıyoruz ki maçları 6 değil 66 hakem de yönetse böyle saçmalıklarla takımların kaderi çizilmeye devam edecek ama... Büyük de bir ama var işte. Caner'in pireye kızıp, değil yorganı, bütün evi yakmasının benim nazarımda hiçbir açıklaması olamaz. İki dakikada iki sarı kartla atılmak hırsla, kazanma arzusuyla falan geçiştirilecek bir şey değildir. Adının duyulmadığı bütün bir ilk yarı neredeydin derler adama. Bir de demek ki sen bu seviyede oynamaya hazır değilmişsin derler ama hadi onu ben demiyim.

Kırmızı karttan sonra mecburen uzatmaya oynayan Galatasaray'ı nereden nereye geldik düşünceleriyle izlemek gecenin en can sıkıcı bölümüydü. Hasbelkader penaltılara kalınmadıkça Atletico geçer artık turu diyordum ki Forlan, uzatmaya bırakmadan fişi çekti zaten.

Kapanışı Candan Erçetin'e bırakıyorum. 2003 yılının son aylarından bir şarkıyla sesleniyor bize: Yazık Oldu!

24 Şubat 2010

2. Soru
Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray'da oynayan ilk futbolcu kimdir?

Cevapları yorum olarak, iletişim bilgilerinizi paylaşmadan gönderiniz.

Bileti musti336 kazandı. Tebrik ediyor ve iletişim bilgilerini rica ediyoruz.

23 Şubat 2010

AVEA sponsorluğunda Fenerbahçe - Lille maçı için iki adet Türk Telekom tribünü bileti veriyoruz. İlk soru şimdi, ikinci soru yarın. İlk cevap verenler biletleri kazanacaklar. Cevapları yorum olarak, iletişim bilgilerinizi paylaşmadan gönderiniz.

1. Soru
Almanya'nın bölünmüş zamanlarında, Doğu Almanya'da üst üste 10 yıl şampiyon olan, Thomas Doll'ün de bir zamanlar formasını giydiği, duvarın yıkılmasından sonra ise kapanışa kadar varan bir çöküşe giren kulübün adı nedir?


Bileti kazanan cihangir oldu. Tebrik ediyor ve iletişim bilgilerini rica ediyoruz.


Galatasaray, en az stad kadar önemli bir işe girişti bugün. 5 bankanın konsorsiyumuyla yapılan 70 milyon Dolar'lık kredi anlaşması, Galatasaray'ın geleceğini kökten değiştirecek. Bundan sonra Meira'nın satışı gibi parasızlıktan yapılan çaresiz hamleleri görmeyeceğiz.

Biraz açalım. Bu anlaşmadan gelen para tamamen Sportif A.Ş. hisselerinin geri alımı için kullanılacak. Yani %36 oranında halka açık olan Galatasaray, şimdi halka kapanıyor. Peki halka açık olmak bu kadar kötü bir şey mi ki, Galatasaray yıllardır parasızlıktan kıvranıyor? Normalde değil, ancak halka açılma sırasında yüksek kazanç elde etmeye yönelik alınan bir karar, uzun vadede Galatasaray'ın tabiri caizse canına okudu.

Sarı Kırmızılılar, halka açılarken iki şirket kuruldu: Futbol A.Ş. ve Sportif A.Ş. Futbol A.Ş. bildiğimiz Galatasaray. Sportif A.Ş. ise tamamen paravan, hatta sanal, operasyonel hiçbir faaliyeti olmayan, sadece kulübün gelirlerinin toplandığı bir şirket. Mali yılın sonunda Galatasaray bütün giderlerini kulüpte bırakırken, gelirlerini Sportif A.Ş.'ye aktarıyor. Daha sonra burada toplanan paranın %36'sı temettü olarak halka dağıtılırken, %64'ü kulübe geri dönüyor. Yani pratikte şöyle bir durum ortaya çıkıyor:

Diyelim ki Galatasaray sene boyunca 100TL gelir elde ederken, 80TL de gider oluştu. 100TL Sportif'e aktarılıyor ve 36'sı halka dağıtıldıktan sonra 64TL kulübe geri dönüyor. Yani sonuç olarak kulüp aslında %36'lık kesintiyle beraber 12,8TL kar edecekken, 16TL zarar ediyor. Trajik!

Günü kurtaralım, hisseler yüksek fiyattan gitsin mantığıyla oluşturulan bu kar ortaklığı düzeni kulübü iflasın eşiğine getirmişti ki, sonunda dur diyebildiler. Galatasaray bu sistem yüzünden, halka açılırken ne kazandıysa aynen geri verdi. Üstüne de yıllar boyu gereksiz bir esaret yaşadı. Şu an Fenerbahçe ve Trabzonspor da aynı şekilde karını dağıtıyor ama halka açıklık oranları Galatasaray kadar yüksek olmadığı için bu boyutta bir zarar görmüyorlar, ancak Galatasaray stadını da yaptığı bu süreçte kendini bu düzenden kurtarırken, onlar devam ederlerse, ekonomik olarak sarı kırmızılı kulübün çok arkasında kalabilirler.

 
Meşale Kokusu